MİLLETLEŞME ÜLKÜSÜNDE EKSEN KAYMASI OLARAK: 12 EYLÜL 1980

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

12 Eylül 1980 tarihi, bu tarihin öncesinde yaşanan ihtilal sebepleri ile daha sonraki zaman süresinde ortaya çıkan sonuçlarıyla birlikte, hem Türk milleti, hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından en kapsamlı “dönemeçlerden” ve “kırılma” noktalarından biri oldu. Bu tarihten itibaren, kurucu irade tarafından bilinçli bir şekilde “dâhili taleplere” daha çok cevap verebilecek, ama “dış müdahalelere” nispeten kapalı olacak bir yapılanma üzerine inşa edilen “millî kimlik” ve “millî devlet”, özellikle ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel yapı ile diplomatik ve uluslararası ilişkiler alanında, son derece kırılgan hâle geldi. Türkiye’nin 1950’lerden sonraki “demokrasi” tecrübesiyle, toplumsal talep ve beklentilerin “devlet” üzerindeki temsili yönünde önemli hamleler yapılmış olmasına rağmen, 12 Eylül 1980’den itibaren, demokrasinin kurumsal organizasyonlarını teşkil eden siyasi partilerin yönetici kadrolarında temsil yetersizliği, buna karşılık seçmenlerde ise siyasetten soğuma eğilimi ortaya çıktı. 12 Eylül’den önceki Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve kültürel yapısının nispeten “millilik” vasfı belirgin, ayrıca mevcut fikir ve düşünce hareketleri de özellikle ülkenin iç dinamiklerini ve toplumsal sorunlarını merkeze alacak kadar nispeten yerliydi. Oysa, 1980 sonrasında, egemen yönetici sınıfın biz Türkleri, Batılıların görmek istediği “şekle” ve “tipe” dönüştürme çabalarına büyük bir ivme kazandırdıkları görüldü. Genel olarak, 12 Eylül 1980 tarihi öncesi Türkiye’nin temel parametreleri ve değişkenleri, yerlilik ve millilik üzerine yapılandırılmış millî bir devlet iken; sonrasındaki Türkiye’de insan, örgüt, kurum, toplum ve devlet olgularıyla ilgili temel davranış ve süreçlerde, çok açık bir “yabancılaşma” damgası kendini göstermiştir.

 

1. 12 Eylül Öncesinin ve Sonrasının Yaygın Krizlerini Doğru Okumak

Uzun bir süredir biz Türklerin Batı karşısındaki durumunu değiştirmeye yönelik “Yenilik ve Çağdaşlaşma” politikalarının temel hedefi, Batılıların bizde görmek istemedikleri millî kimliğimizin toplumsal direnç noktalarını kırma niyetidir. Özellikle zorunlu ve serbest kültür değişmelerinden beklenen “değişimler” başarılı olmadığı zaman, ülke içi bazı zaaflar ve sorunlar üzerinden çoğunlukla yönetici ve egemen sınıf arasında bulunan iş birlikçilerin de kullanılmasıyla bir takım krizler ortaya çıkarılmıştır. Başka bir ifadeyle sular bulandırılır, (b)alıklar yakalanır. Her toplumsal sistemde sorunlar zaman zaman krize dönüşür. Ancak, Tanzimat’tan bu yana Türk ülkesi ve milleti üzerindeki krizlerin -ki bunların önemli bir kısmı aslında kriz olmayı gerektirir şeyler değildir- çok büyük bir kısmı içeriden ve dışarıdan abartılmış, kışkırtılmış, ayartılmış ve ayarlanmış; açıkçası kriz sonrası istenilen “Tanzimatı” (düzenlemeyi) yapabilmeyi meşrulaştırmak ve içselleştirmek için kurgulanmış krizlerdir. İşte, Batılıların ve Batıcıların karıştığı her önemli hadisede, tarihî tecrübeye bakılacak olursa, kurgulanmış krizler ile kriz yönetimi için büyük bir ihtimalle “Kurtarıcı büyük Reşit Paşalar” var olmuştur. Bu çerçevede, 12 Eylül sonrası düzenlemelerin haklılaştırılması ve meşrulaştırılması bakımından, 12 Eylül öncesi ve sonrası krizlerin derinlemesine analiz edilmesi gerekmektedir.

 

a) Milli Ekonomiden Küresel Ekonomiye Geçiş Krizi

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu 1923’den 1980 tarihine kadar, ülkemizde çoğunlukla ülkenin ihtiyaçlarına ve toplumun beklentilerine cevap vermeyi önceleyen bir “millî ekonomi” politikası izlenmiştir. “Dış borçlardan” dolayı bir İmparatorluk kaybedilmesi nedeniyle sınırlı ve ödenebilir miktarlarda dış kredi alınmış, ekonominin büyümesi ve gelişmesi için “millî tasarrufun” arttırılması teşvik edilmiş, ekonomik faaliyetlerin lokomotif süreci “tüketim” yerine “üretim” faaliyetleri üzerine yoğunlaştırılmıştı. Türk ekonomisinde, tarımdan kopmadan, endüstri ve hizmetler sektörünün tümünde yatırım yapılmaya çalışılmış, bu bağlamda hem kamu hem de özel sektörün yatırımları, özellikle 1970’li yılların ortasında büyük atılımlar yapmış, hatta Anadolu’da kendilerine daha sonra “kaplanlar” denilecek olan İstanbul sermayesine ilave yeni bir girişimci sınıf da doğmaya başlamıştı. Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik büyüme oranlarına (mesela %9) o yıllarda ulaşılmıştı. Büyüyen ve gelişen Türk ekonomisinin nimetlerinden memur,işçi, çiftçi, esnaf gibi daha geniş bir kesim yararlanmaya başladığı için reel anlamda bir “orta sınıflaşmanın” varlığı hissedilmeye başlamıştı. Bu anlamda, 1980 tarihinden önce Türk ekonomisi, devletin kuruluş felsefesine ve iradesine uygun olarak büyük ölçüde Türk milletinin ihtiyacını karşılamayı ve hizmet etmeyi önceleyen millî bir ekonomi idi. Türk ekonomisindeki alt yapı yatırımlarındaki artış, tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerindeki gelişmeler, üretim kapasitesinin geliştirilmesinde önemli sonuçlar yaratmıştır. Bu ekonomik gelişmelere dair bahar havası, 1970’li yılların ortasından itibaren-petrol fiyatlarındaki artışın etkisiyle Türk ekonomisinin yüksek enflasyon hastalığına yakalanmasıyla dağılmaya başladı.

Büyüyen ve gelişen her ekonomide enflasyon olur; ama Türk ekonomisindeki “enflasyon” büyüme ve gelişmenin neden olacağından daha fazla oldu. Dâhili ve harici müdahalelerin de etkisiyle yüksek enflasyon önce ekonomik gelişmeyi yavaşlattı, sonra da bütün ekonomik süreçleri krizler ile karşı karşıya bıraktı. Bu krizler arasında petrol sıkıntısı ve enerji kısıtlamalarını, yüksek enflasyonu, döviz yokluğunu, temel girdilerin ithalatının yapılamamasını, yeterince ihracat yapamamayı, toplam üretim güçlerinin harekete geçirilmesini sağlayacak “sermaye yetersizliği” ve bütün bunların doğal sonucu olarak benzin ve mazot yokluğunu, margarin ve likit yağ sıkıntısını saymak mümkündür. Bütün bu sıkıntıların ve krizin asli sebebi olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan bu yana büyük bir ısrarla uygulamaya çalışılan “ulusal kalkınma” stratejisi gösterildi. 12 Eylül öncesindeki ekonomik krizin faturası, Amerika’da bir süre kalmış bürokrat, siyasetçi, iş adamı, profesör ve medyanın ünlü köşe yazarları tarafından topyekûn ülke kalkınması stratejisine çıkarıldı. Arkasından, millî ekonomiyi kendi ekseninden dış eksene kaydırıcı nitelikte öneriler çözüm olarak sunuldu. “Küresel aktörler”, Türk ekonomisinin, dünya ekonomisinde nispeten önemli bir “özne” durumuna gelebileceği kaygısına kapılarak, millî ekonomiyi, “küresel ekonomiye” eklemlemenin ön hazırlığı olarak ekonomik krizi, içeriden ve dışarıdan daha fazla kışkırttılar: Serbest piyasa ekonomisine bütün kurallarıyla birlikte geçmek gerekti. Bu bağlamda, ekonomide dışa açılmak, tarım sektöründeki sübvansiyonları çekmek, ülkeye yabancı sermaye girişini cezp etmek, özelleştirme uygulamalarını hızlandırmak ve küresel ekonomiye kayıtsız şartsız dahil olmak zorunluluğu ortaya çıkartıldı. Adı, serbest piyasa ekonomisi idi ama az gelişmiş ülke olarak bütün bunları yapmak zorunluydu. Yoksa, krizler büyüyerek devam edebilirdi.

Aslında, toplumun ve ülkenin hemen hemen her kesiminin bu çözümleri kabul etmesinde 12 Eylül öncesi ekonomik krizleri ve sıkıntıları son derece öğretici olmuştu. Sonuçta, 12 Eylül süreciyle bağlantılı 24 Ocak tedbirleri gibi ekonomik politikalar, ülkenin döviz sıkıntısını geçici olarak giderdi, turizm sektörü ile tekstil, taş ve toprak sanayi ağırlıklı imalat sektörünün ihracatında önemli artışlar oldu, doğrudan yabancı sermaye yatırımları pek gelmedi ama ülke “kara para cenneti” oldu, ithalat âdeta coştu, gecikmeli olarak enflasyon canavarı durduruldu ve sonunda özelleştirmeler gerçekleştirildi. Ekonomi de işlerlik hızlandı ve hatta “borsa” bile son derece faal hâle geldi, düştü, yükseldi ve ekonominin sağlığını gösterir bir barometre gibi görülmeye başlandı.(İlgilenenlere not: Kayıtlı-gelişmiş ülke ekonomilerinde “borsa”, gerçekten ekonominin sağlık derecesini gösteren tutarlı bir gösterge olarak kabul edilmektedir. Ancak, kayıt dışılığın yaygın olduğu az gelişmiş bir ekonomide “borsa”, gerçek ekonomik bir gösterge olmaktan çok, çoğunlukla ülke ekonomisine dış müdahalelerin yapılmasına imkân veren bir psikolojik savaş aygıtı olarak kullanılmaktadır).

Ancak, 1980’den sonra Türk milletinin asli çoğunluğu, bütün bu ekonomik canlılıktan pek yararlanamadı, mutlak olarak değil ama nispi olarak yoksullaştı, işleyen ve çalışan ekonomi daha çok ülke ekonomisine borç veren yabancı banka ve finans çevreleri ile ülkeye ithalat yapan yabancı şirketlerin işine yaradı. Ayrıca, yerli imalatı bırakıp, daha çok iç ve dış siyaset ile iştigal eden, Batılı sermayenin fason üreticisi durumunda olan “iş adamları”, bu değişimden çok büyük rantlar kazandılar. Ülke ekonomisi, çok çeşitli alanlarda üretim yaparak markalaşma yönünde çaba göstermek yerine, ABD ve AB ülkelerinin başta otomobil ve tekstil olmak üzere çeşitli yabancı markaların imalathanesine dönüştü. Ayrıca, turizm sektörü yüceltilerek, gelişmenin lokomotifiymiş masalına tüm ülke inandırıldı, (İlgilenenlere not: Turizm sektörü ile kalkınmış hiçbir gelişmiş ülke yoktur; bu öngörü, küresel ekonominin azgelişmişlere biçtiği bir roldür). Böylece, Türk ekonomisi finansmanı, üretimi, pazarlaması ve gelir akışı büyük ölçüde dış bağlantılı ve katma değeri düşük olan sektörlere indirgenerek, dışa bağımlılığın şiddeti daha fazla artırılmış oldu.  

12 Eylül 1980 öncesi Türk ekonomisinin temel ekseni değişti; birçok sektörde ekonomik gelişme yerine kârlılık ve katma değeri en düşük marjinal sektörlerin ağırlığında dışa bağımlılık derecesi daha yüksek bir ekonomi yaratıldı; daha doğrusu Türk ekonomisinde “bir kimlik kayması” meydana geldi. Zaten bu süreç, küreselleşmenin ideolojik aygıtı gibi çalışan bir kısım akademik ve medya lisanında “Türkiye ekonomisi”, “dışa açılıyor” diye ifadelendirildi. Böylece, ekonominin nabzı dışarıdan gelecek “sıcak paraya” bağlandı. Sonuçta , Türk ekonomisinin yaşadığı 1980 öncesi krizden esinlenerek çıkarılan ekonomik politikalar, Türk ekonomisini “millî ekonomi” modelinden ayırarak gelişmiş zengin ekonomilerin “arka bahçesi” ve “taşeronu” hâline getirdi. (İlginenlere not; gerçekte “serbest piyasa ekonomisi” söylemi, iktisat bilimi üzerinden, zengin ülkelerin diğer dünya ülkelerinin ekonomik imkânlarını sömürmek için yarattığı sanal bir kavramdır).

 

b) Milli Siyasetten Küresel Siyasete Geçiş Krizi

12 Eylül öncesi siyaset, Türk demokrasi tarihinin, o zamana dair anarşi ve terör öğesi çıkarıldığı vakit, en başarılı tecrübelerinden biri sayılır. Belki de Batı dışı toplumlar içinde demokrasiyi en iyi öğrenen ve benimseyen toplumun, biz Türkler olduğu bile söylenebilir. Türk milleti, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin milletle kaynaşmasının ideali olarak gördüğü demokrasiyi anlamış ve sahiplenmiştir. Özellikle Atatürk sonrası tek parti dönemindeki “bürokratik baskı ve tahakkümü” önlemenin yolunun demokrasi kalkanı ile mümkün olacağını da yaşayarak görmüştür. Millî devlet, yani millete dayanan ve yaslanan bir devlet olmanın bu çağda başka yolunun olmadığını da anlamıştır. Bu bağlamda, 1980’lerden önceki dönemde, Türk milleti tek partili dönemin “milleti dışlayan” ve hesaba katmayan “baskıcı” yönetimine karşı bir tür savunma mekanizması olarak, siyasi partilere ve faaliyetlere çok yakın ilgi göstermiştir. Ayrıca, Türk milletinin toplumsal talep ve beklentilerini “devlet yönetimine” kabul ettirme araçları olarak siyasi partilerin faaliyetlerine katılma derecesi yüksek olmuştur. 1970’li yılların ortasında, çok farklı fikir ve değerlere sahip olan siyasi faaliyetler, toplumun geniş bir kesiminden destek görmüştür. Bu çerçevede, siyasi partilerin programları, yönetim mekanizmalarının oluşumu, karar ve yürütme organlarının işleyişi, buna bağlı olarak iktidarın işleyişi ve hatta muhalefetteki duruş büyük ölçüde seçmen ve taraftarların katılımı altında gerçekleşmiştir. Karizmatik parti liderleri dahi, seçmen ve taraftarlarının demokratik denetimini, siyasi faaliyetlerin her aşamasında, üzerlerinde hissetmişlerdir.  

12 Eylül öncesi Türk siyasetinin, 12 Eylül sonrasına göre en önemli taraflarından biri de, ülkenin topyekûn “siyaset” yoluyla yeni bir sosyalleşme sürecine katılıyor olmasıydı. Bu dönemin “aşırı siyasallaşması” daha sonra çok eleştirilmiş olsa da, anarşi ve terör boyutu hariç olmak üzere, aslında bu siyasallaşma Türk toplumunda yeni bir sosyalleşme zemini de yaratmıştır. Yakın akrabalık sistemine ilave olarak siyasi hareketler üzerinden yeni bir yakınlık sistemi ortaya çıkmıştır. Bireylerin kentleşen ve endüstrileşen yeni toplumsal süreçlere ve hedeflere katılımında bu sağlı-sollu yaygın siyasi hareketler daha geniş sosyal guruplara ve genelde toplumsal süreçlere dâhil olmalarında birer basamak görevi görmüştür. Ayrıca, bu dönem, çok genç yaşlarda toplumsal hedefler ve siyasi hareketler içerisinde yer almak, o zamanlar farkında olunmasa da birçok insanın “girişimcilik” ve “liderlik” kabiliyetlerinin açığa çıkmasına vesile olmuştur. Şimdiki zamanlarda, medyada, reklamcılık ve pazarlama sektöründe iş adamı ve çeşitli mesleki  örgütlenmelerin öncülüğünü yapan kişilerin, 12 Eylül öncesi siyasi hareketler içerisinde aktif olarak rol almış kişiler olması bu durumun açık kanıtıdır.

12 Eylül sonrası düzenlemelere gerekçe teşkil eden siyasi krizin bir nedeni de siyasi parti liderlerinin birbiriyle uzlaşmaz bir tutum içerisine girmesi olarak gösterildi. Siyasi liderlerin bu uzlaşmaz tavırları, kendi seçmen ve taraftarlarının aşağıdan yukarıya doğru akan demokratik talep ve beklentilerinin sonucuydu. Bu durum, Türk siyasi hayatında merkezdeki ana gövdeyi çatlatmıştı, “aşırı uçlar” almış başını gitmişti. Siyaset, aşırı parçalandığı için siyasi hareketleri ve ideolojileri kontrol etmek pek mümkün olmuyor, hatta koalisyonlarda siyasi hareketler “uzlaşmaz” tavırlar konusunda âdeta yarış ediyorlardı. Bu konuda seçkinci ve Batıcı çevreler açısından en fenası, “solcu” siyasetin bir kısmı ile “millî” ve “dinî” içerikli siyasetin büyük bir kısmı yerli eksende siyasi programlara sahipti. Bu durum, ülkenin sahibiymiş gibi davranma alışkanlığına sahip yönetici-egemen sınıfın, Batı karşısındaki konumlarını ve ilişkilerini aşırı zorlayacak şekilde onları zor durumda bırakıyordu. Batılı ve Batıcı çalışma grupları, böyle durumlarda “icra-i sanatlarını” ve misyonlarını yerine getirmeliydi. Sonuçta, bugün hatırlayanların bile dudaklarını uçuklatan, o günleri yaşayanların “Allah o günleri bir daha göstermesin” dediği dehşetengiz günler, aylar ve yıllar ortaya çıktı: Eh, 12 Eylül 1980 artık kaçınılmazdı. Buna kimse kolay kolay itiraz edemezdi ve bütün bunlara bağlı olarak yapılacak düzenlemeler için de bunda yaşanılan tecrübelerden sonra hemen hemen herkesin kabulü alınmış sayılırdı.

Siyasi partiler ve seçim kanununda öyle düzenlemeler yapılmalıydı ki, 12 Eylül öncesinin “siyasi krizleri” bir daha ortaya çıkmamalıydı. Bu bağlamda yapılan düzenlemeler sonucunda, öyle bir siyasi partiler organizasyonu oluştu ki, mevcut parti liderleri ve yöneticileri seçmen ve taraftarlarından “oy toplarken” kendi ilkelerine ve ideolojilerine yakın duruyor gibi görünüyorlar; ama, seçmen ve taraftarların siyasi düşünce ve hedeflerini fiilen temsil etme konusunda pek duyarlı davranmıyorlardı. 12 Eylül sonrasının önemli siyasi düzenlemelerine bağlı olarak, siyasi partilerin lider ve yönetici kadroları ile tabanları arasında çok büyük kopuşlar yaşandı. 12 Eylül’ün damgasını taşıyan ve siyasi partilerin genel başkanları ile yönetici kadrolarını bürokratik bir merkeziyetçilik konumuna getiren yasal düzenlemelerden yararlanarak parti tavanları, artık tabanlarının sesi, gözü ve vicdanı olmuyor, fikir ve ideoloji olarak beslendikleri birtakım yerlerin anlayış ve yaklaşımlarını, kendi tabanlarına aktarmaya hatta onları bu konularda ikna etmeye çalışıyorlardı. Böylece siyasi partiler, değişik kamuoylarını temsil etmekten çok, küresel ideolojinin (Batıcı değerlerin ve düşünce kalıplarının) farklı kamuoylarını ikna etmek üzere “turunculaşmaya” başlayan oligarşik kuruluşları hâline gelmeye başlamıştı. Başka bir deyişle, küresel ekonomi düzeninde gelişmiş ülkeler kendi markalarını doğrudan üretmiyor ve bunları az gelişmiş ülkelere fason ürettiriyor oldukları gibi; küresel siyaset bağlamında da kendi düşünce ve yaşam biçimleri ile değerlerini de bir takım siyasi organizasyonlar aracılığıyla dünya toplumlarına yaymaya çalışıyorlardı. İşte, bu yüzden az gelişmiş ülkelerde hemen hemen siyasi yelpazenin her kesimindeki seçmen ve taraftarlar, kendi seçtikleri “seçilmişlerin” yaptıklarından ya da yapamadıklarından dolayı büyük rahatsızlık duymaya başladılar; masum masum birbirlerine sordular: “bu parti yöneticileri hangi akla hizmet ediyor?”

Organizasyon teorisine göre, demokratik temsil ve katılımın esas olduğu kuruluş ve örgütlerde “yönetici kadrolar” ile “yönetilenler” arasında çok büyük kopuşlar olduğu vakit “oligarşinin tunç kanunu” işlemeye başlar. Seçmen ve tabandan kopuk yönetici kadrolar, eğer kendi taraflarının talep ve beklentilerini temsil edemiyorlarsa “otorite boşluk kabul etmez” paradigmasına uygun olarak yukarıda başkaca güçler -mesela küresel güçler- bu tür boşlukları doldururlar. Başka bir ifade ile demokratik işleyişi fiilen çalıştıramayan ve özü itibarıyla demokratik esaslara göre çalışması gereken organizasyonlar, bir takım güç odaklarının çekim alanına çok kolay girebilir. 12 Eylül sonrası Türk siyasetinde, görünürde yoğun bir popülizm, ama gerçekte “seçmen ve tabanın” yeterince temsil edilememesi şeklinde bir “yabancılaşma” yaşanmaya başlandı. Bu “yabancılaşma”, siyasetin toplumsal hedeflere dair heyecanını ve kıvamını boğmuş, sadece bireysel çıkarlar ve rantlar doğrultusunda hareket eden bir siyaset anlayışını egemen kılmıştır. Aslına bakılırsa, burada da bir kimlik kayması meydana gelmişti: 12 Eylül öncesi siyaseti, toplumsal tabanın üzerinden yukarıya doğru yönelen bir halk hareketi olarak şekillenirken; 12 Eylül sonrası demokrasi olgusunun içi boşaltılmıştı. Artık siyaset birtakım “lobilerin”, “nüfuz ajanlarının”, bazı ülkelerin “elçiliklerinin”, bazı “kulüplerin” siyasi partilerin yönetici kadroları ve dolayısıyla da karar organları üzerinde etkili ve  baskın olduğu bir sürece dönüşmüştü. Yine, demokratik organizasyonlarla ilgili tecrübeler göstermiştir ki, “tabandan kopan hareketlerin” küresel güçler tarafından etki altına alınma ihtimali yüksektir. Dış etkilere karşı korunmanın bir tür örgütsel sigortası, örgüt gücünü tabana doğru yaymak ve kurucu iradeye sadık kalmaktır.

 

c) Milli Kimlikten Kimlik Parçalanmasına Geçiş Krizi

Her millet, dininden, soyundan, coğrafyasından, tarihinden, çağından ve çevresinden edindiği izlenim ve etkileşimlerin bir bileşimi olarak millî kültürünün en kalıcı ve köklü, böyle olduğu için de en fazla paylaşılan ortak niteliklerini yaratırlar ki, bu değerler setine kimlik denir. Bu kimlik, kültürün özüdür; kültürler etkileştiği gibi kimlikler de etkileşir. Biz Türklerin kimliğinde, Tanzimat döneminden sonra maksatlı kültür ve kimlik değiştirme operasyonlarına rağmen, genel olarak 12 Eylül 1980 tarihine kadar Türk ve İslam eksenli millî kültür ve millî kimlik baskın olmuştur. Bu kırılma tarihinden sonra Türk ve İslam eksenli kimliğimizden Batıcı kültür ve kimlik eksenine doğru bir kayış çok açık bir hâle gelmiştir. Türklüğün ve İslamlığın geleneğinden yani tarihinden kopuşundan sonra Türk kimliği parçalanarak “mozaikler” çağı baş gösterirken, İslamlık geleneğinden kopuşta da bize uymayan bir Müslüman tipi ortaya çıkmaya başlamıştır. 12 Eylül’den önce de kısmen ve yerel olarak var olan kimlik tartışmaları, 12 Eylül 1980 sonrası kültür ve kimlik kırılmasının üzerinde giderek alevlenmiş ya da alevlendirilmiştir. (İlgilenenlere not, bu kimlik tartışmaları ABD ve AB’nin zengin ülkelerinde hiç yapılmaz, az gelişmiş ülkelerde ise gündemden hiç düşmez)

12 Eylül 1980 tarihinden sonra Türk milletinin millî kültür ve millî kimlik ekseninde meydana gelen kırılmada herhâlde en etkili kurum, “küresel vatandaş” bilincini tesis etmeye çalışan, YÖK’ün üniversiteleri olmuştur. YÖK üniversitelerinde, yabancı dilde eğitim, yabancı yayınların teşviki, Batı’dan bilim zihniyetinin, yöntemlerinin değil de Batılı bilgilerin tercüme yoluyla aktarılması, yerli araştırma geliştirme enstitüleri kurmak yerine özellikle ülkede yapılan fiziki, tıbbi ve sosyal araştırma bulgularının yurt dışında - tabii ki ABD ve AB ülkelerinde- yayınlanmasını teşvik etmek, küresel güçlerin AR-GE ve strateji enstitüleri ile think-tank kuruluşlarının ihtiyacı olan veri ve bulgu malzemelerinin servisini yapmak gibi hizmetler, üniversitelerin YÖK sonrasındaki yabancılaşmasında son derece etkili rol oynamaktadır. 12 Eylül 1980’den önce, Türk ülkesinin kalkınması ve gelişmesi, Türk milletinin refahı ve mutluluğu, dirliği ve birliği Türk üniversitelerini daha çok ilgilendiriyordu. 12 Eylül 1980’den sonraki YÖK’ün üniversitelerinde, akademisyenlerin önemli bir kısmı yabancı “dil sorunlarını” aşma ya da “yabancı dilde” yayın yapma telaşı içerisinde bulunurken, bir yandan da daha fazla ders ücreti almaya yönelik zaman harcamaktadırlar. Üniversite öğrencilerinin kimlik yansımasını ise YÖK’ün bütün üniversitelerde teşvik ettiği, hatta önemli ölçüde kaynak tahsis ettiği, “bahar şenliklerinde” görmek mümkündür. Üniversiteler, bulundukları toplumun kültürünü, daha fazla yükseltme işlevine sahip olmaları gerekirken, YÖK’ün üniversiteleri bu şenlikler yoluyla “kitle kültürünü” yani “vur patlasın, çal oynasın” kültürünü üniversitelere taşımaktalar. 12 Eylül sonrası Türkiye’sinde maddeci, bireyci, bencil, hazcı, nemelazımcı, tüketim çılgını insan sayısının artışında bu yöndeki yüksek öğrenim politikalarının çok büyük bir payı olduğu aşikardır.

12 Eylül 1980’den sonra, tesis edilen YÖK ile Batıcı ideolojilerin egemenliğine geçen eğitim öğretim sistemi, büyük ölçüde, “ilerleme” ve “çağdaşlık” gibi hoş kavramlar aracılığıyla “Batıcı paradigmaları”, “düşünce kalıplarını” ve “yaşam biçimini” sürekli olarak ve ısrarlı bir şekilde kutsamakta ve yüceltmektedir. Böylece öğrencilere “üretim” bilincini” ve “bilimsel zihniyeti” kazandırmaktan çok Batıcı değer yargılarını yücelten ve kutsayan YÖK’ün üniversite yöneticileri, bilerek ya da bilmeden kendi insanlarının kimliklerini “yabancılaştırıcı” roller icra etmektedirler.

2. Sonuç

12 Eylül öncesi Türkiye’de, ekonomik ve siyasi anlamda çok önemli tecrübeler kazanıldı. Cumhuriyet tarihinin en hızlı büyüme oranlarına ulaşıldı; siyasi ve demokratik katılım, toplumun bütün sosyal sınıflarını içerisine alacak kadar genişledi; sosyal tabakalaşmada orta sınıflaşma alanında önemli gelişmeler meydana geldi; ülkenin imkân ve kaynakları tabana doğru yayılmaya başladı, Türkiye’nin imkânlarından, seçkinci bir grup dışında, daha geniş bir millet topluluğu da yararlanmaya başladı; Türk Devleti aslına rücu edebilecek bir mecraya girdi ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ilk askerî zaferini “Kıbrıs’ta” kazandı; köylü ve çiftçilikle geçinen Anadolu’da, yeni “girişimcilik” ve “sanayicilik” hamleleri baş gösterdi ve nispeten sağlıklı ve dengeli bir “kentleşme” yaşanmaya başladı; uzun bir süredir eğitimi yapılmayan Türk müziği ile ilgili akademik ve uygulamalı eğitimler yapılmaya başlandı; Türk üniversitelerinde nispeten çağdaş bilim yöntemleri kullanılmak suretiyle “toplumun sorunlarını ve ülkenin ihtiyacı olan” bilgileri üreten, yayan, tartışan bir bilimsel zihniyet açılımı meydana gelmeye başladı, v.b.g. bugün dahi imrenerek hatırladığımız çok önemli kazanımlar ve tecrübeler edinildi.

Ancak, bütün bu kazanım ve tecrübeleri alt-üst eden, öyle bir “anarşi ve terör” dalgası oluştu ki, bu “anarşi ve terörün” zihinde yarattığı dehşetengiz izlenim, 12 Eylül öncesinin ekonomide, siyasette ve toplumsal hayatta yarattığı birçok kazanımları bastırdı ve unutturdu. Bu dönemin “anarşi ve terör” dalgasının, büyük bir kısmının, “provokasyon” olduğu ülkenin ve toplumun hedefini şaşırtmayı planlayan geniş bir psikolojik savaş projesinin dâhilî uygulaması olduğu açık bir şekilde görüldü. Bu anarşi ve terör dalgasının, Türk toplumunun en yetenekli, girişimci, cesur ve dinamik insan gücünün (çok büyük bir oranda üniversitelerin yetenekli ve duyarlı öğrencilerinin) “terörize edilerek”, ulusal kalkınma hedefleri ve toplumsal bütünleşme yönündeki enerjilerinin boşa harcanmasında etkili (!) ve başarılı (!) olduğu da bu günlerde çok açık bir şekilde görülmektedir. Son derece iyi niyetlerle yola çıkan insanlar, bu anarşi ve terör ortamında, nereye vardıklarını ve durduklarını âdeta anlayamadılar. Anladıkları vakit, “köprülerin altından” epeyce sular akıp gitmişti. Bu anlamda kalkınan ve gelişen her toplumda olabilecek rekabet ve sürtüşmeler, hatta küçük çatışmalar, “küresel güçlerin” katkı ve destekleriyle büyük bir toplumsal krize dönüştü: Kardeş kardeşi vurdu, babayla –evlat birbirine düştü. Bu durum toplumsal bir kriz, hatta cinnet idi!...

12 Eylül öncesi ile sonrası arasındaki en belirgin farklılık şudur: 12 Eylül öncesi dönemde, ekonomik, siyasi ve toplumsal süreçler, milletin menfaatine dair avantajları daha fazla üretirken; 12 Eylül sonrasında bütün bu süreçlerin fiilî işleyişinde, başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere küresel güçlerin stratejilerinin işlerine yarayacak “rantlar”, önceki döneme göre daha fazla ortaya çıkmıştır. Ayrıca, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasıyla bir sebep-sonuç ilişkisi bütünlüğü içerisinde düşünüldüğü vakit; 12 Eylül Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “küreselleştirmeci” güçlere ve değişmelere karşı direncini ve dayanıklılığını, ekonomik ve siyasi alan ile kültürel kimlik konusunda zayıflatmıştır.

Bu analizin ulaşmaya çalıştığı sonuç, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasında ülkemizde yaşanılan önemli hadiselerin, 21. yüzyıl başlangıcı itibariyle şekillendirilmeye çalışılan Yeni Dünya Düzeni Projesi içerisinde Türk milletine ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne verilmesi düşünülen rolleri, yerine getirmeye razı olmasını sağlayıcı bir zamanlamada ortaya çıkmış olduğu hususuna dikkat çekmektir. Bu krizlerin, belirli ölçülerde “değişim” yaşayan ülke ekonomilerinde, siyasetlerinde ve toplumsal süreçlerinde meydana gelebilecek olgular olduğu bilinen bir gerçektir. Fakat, Türkiye’de yaşanan krizler, çeşitli nüfuz ajanları tarafından tetiklenmiş, hızlandırılmış ve olumsuz sonuçlarının çoğalması yönünde medya ve diğer etkili iletişim yöntemleriyle yeniden üretilmiştir. Sonuçta, ülkemizin etkili ve yetkili iç dinamikleri, gerek çok dar bir ufka sahip olmaları, gerekse ideolojik anlamda bir takım şartlanmışlıkları sebebiyle bu krizlerin mahiyetini, neler yaptırılmaya çalışıldığı ve başvurulan çözümlerin nihai sonuçlarının kimin işine daha çok yarayacağı hususlarında pek özensiz ve dikkatsiz davranmışlar, böylece küresel efendilerin “kızarttığı ekmeğe” farkında olunmadan “yağ sürülmüştür.”

Türk milletinin dirliğini ve birliğini bozucu yöndeki daha önceki krizlere ilave olarak, bir taraftan “kimlik krizi” çıkarmaya, diğer taraftan ekonomiyi “borçlandırmaya” ve çökertmeye yönelik psikolojik savaş yöntemleri yardımıyla yeni krizler ve bunalımlar üretilmeye çalışılmaktadır. Bulundukları mevki ve makamın liyakat ve ehliyetinin çok uzağında bulundukları, yaşanılan her olaydaki ufuksuz ve isabetsiz hareketleri ile belli olan bir kısım yönetici sınıfın, ülkenin “dirliğini ve birliğini” koruma yönünde çaba göstermekten çok, şaşkınlık ve panik içerisinde bir “öğrenilmiş acizlik psikolojisi” içerisinde kıvrandığı da, aşağılardan ve taşradan bakıldığı vakit açık şekilde görülmektedir. Ayrıca, 1980’li yıllardan sonra sürekli olarak Batıcı çalışma gruplarının derin organizasyonları ve Batıcı medyanın müştereken ortaya koydukları psikolojik savaş teknikleriyle “irtica”, “mafya” ve “çetecilik” gibi suçlamalarla Türk milliyetçilerine karşı derin bir “suçluluk psikolojisi” aşılandığı aşikârdır. Ülkemizde propaganda amaçlı her faili meçhul (!) ya da malum (!) tatsız olayda, mutlaka “milliyetçi” bir öğe ve motif kullanılarak, Türk milliyetçilerine hissettirilen sanal bir suçluluk psikolojisiyle Türk milletinin ülkesine, devletine ve geleceğine yönelik “küresel saldırılar” karşısında onların dirençleri kırılmaya çalışıldı. Sonuçta ,Türk milliyetçileri, kendilerinin çok yakından taraf olmaları gereken konularda “sessiz” ve “sakin” bir şekilde devre dışına itildiler.

 

3. Çözüm Yerine;

Bu makale, sosyal hadiselere dair her bir parçanın, ait olduğu bütünlük sistemi içerisindeki anlam bütünlüğü çerçevesinde anlaşılması gerektiği mantığına dayanarak yapılmış bir 12 Eylül değerlendirmesidir. Bütün bu açıklamalar ve tahliller, okuyucuyu “kötümserliğe” itmek amacıyla yapılmış değildir. Bu makalenin amacı, ülkemizin, devletimizin ve milletimizin; yeryüzündeki Avrupa ve Batı kökenli olmayan bütün ülke, devlet ve milletlerin halihazırda yaşadığı gibi, çok yönlü bir etkisiz hâle getirme, sömürgeleştirme ve köleleştirme saldırısı ile karşı karşıya olduğu konusunda bir durum değerlendirmesi yapmaktır.

Bir sosyal bilimci olarak, önceden kurgulanmış ve tasarlanmış projelerin istenildiği gibi sonuçlanacağına ve hedefine ulaşacağına asla inanmıyorum. Ancak, dünyanın en zengin birkaç ülkesinin, refahının ve gücünün devam ettirilmesi için “diğer dünyanın” büyük bir baskı ve tahakküm altına alınma çabası uğruna bütün dünya toplumlarında kargaşaya, krizlere, darbelere ve savaşlara neden oldukları da ortadadır. Küresel güçler ya da zengin Batı’nın şu aşamada çok büyük bir güce ulaşmış olmasına rağmen bu gücün asli kaynağı kendi iç dinamikleri ve süreçleri değildir. Batı’nın ya da küreselleştirmeci güçlerin, önemli iktidar araçlarının arkasında çok önemli zaaf ve aksaklıklar da vardır. Bilinmelidir ki, Batı’nın gücünün ağırlığı, Batı dışı toplumların yani “diğer dünyanın” egemen sınıflarının iş birliğidir. Varsayım olarak, “diğer dünyanın” egemen sınıflarının iş birliği olmasa, küresel güçlerin şu anda sahip oldukları fiziki, teknolojik, ekonomik, siyasi ve hatta askerî gücünün fazla bir önemi kalmaz. Sonuç olarak, Batı’nın asıl gücünün kaynağı hem bizim ülkemizdeki, hem de diğer ülkelerdeki egemen sınıflarının iş birlikçiliğidir.

Bu aşamada, Batı’nın kendi dışındaki toplumları “köleleştirme” stratejisine karşı en uygun direnme aracı bizzat her milletin, kendi bütünlüğünü mutlaka muhafaza ederek tarih akışı içerisindeki “özne” kimliğine sahip çıkmasıdır. Bu konuda, bütün dünyanın sömürülen ve baskı altına alınan milletlere bir “direnme öncüsü” olmak tarih boyunca olduğu gibi yine Türk milletine düşmektedir. Genelde Türk milleti, Batılı ve Batıcı düşünce kalıpları ve yaşam biçimi ile küreselleştirmeci saldırılara karşı durma imkânına sahip değildir. Bu yüzden, tarihî ve millî kimliğini yeniden tesis ederek, kendi özne kimliğine dair düşünce kalıplarına, bilgi türüne ve yaşam biçimine sahip çıkarak, ancak bu direnme ve öncü gücüne kavuşabilir.

Çözüm, Türk milletinin ekonomide, siyasette, sosyal ve kültürel hayattaki “yabancılaşmayı” durduracak yegane güç kaynağı olarak Türk kimliği eksenine yeniden girmesidir.

Türk kimliği, Türk kozmogonisinin ve İslamiyet’in (her iki evren tasavvurunda da Tanrı merkezî bir konumdadır; Tanrı hem evreni hem insanı yaratıp insanın nasıl olması gerektiğini öğretmiştir) özü olarak “paylaşım”, “yiğitlik”, “cesaret”, “sorumluluk”, “ahde vefa”, “hakkaniyet” ve “hakikat” ana davranışlarından meydana gelen bir bileşimdir. Bu niteliklere farklı bileşimlerde de olsa kendi hayatında yer verene “Türk” denir. Oysa Batıcı kimlik, “güç ve iktidara” tapmaktadır, “ne pahasına olursa olsun kârlı ve avantajlı olmaktır”, “başkalarından önüne geçmek sonra da ezmektir”, “arzu ve istekler ile içgüdüleri serbest bırakmaktır”, “bu dünyada kendi rahatı için her şeyi mübah görmektir”. Görüldüğü gibi “Türk” kimliği ile “Batıcı” kimlik tam birbirinin tersi; ne yazık ki Tanzimat’tan bu yana sömürge zihniyeti yönetici sınıf ve onların iş birlikçisi takımı türedi, Türk kimliğinde çok büyük bir erime ve çözülme yaratırken, en azından 1980’lerden sonra Batıcı kimlik hayatımızın her alanında galip gelmeye başlamıştır. Batıcı Türk kimliği, Batılıların bir öngörüsüdür ve kendileri için artık bir “tehdit” ve “tehlike” olmayan Türk demektir. Türklerin Batılı kimlikle “çağdaşlaşması”, dünya tarihinde Batılıların haksızlıklarına karşı direnmiş tek bir millet olarak biz Türklerin Yeni Dünya Düzeni’nde denklemin dışına atılması anlamına gelmektedir.

Türk kimliği, hem Türkler, hem de dünyanın diğer mazlum milletleri için model bir kimliktir. Türk milletinin kendi asli millî kimliğine dönüşü ile ilgili bir niyeti varsa;   

Bunun için lazım olan iradeye, ufka, güce ve iktidar araçlarına sahip olunduğu vakit bilinmelidir ki;

Bu dünyanın tek hakikat dini, İslamiyet’tir, bunda da en hakiki yorum ve tecrübeye Türk milleti sahiptir ve başka yorumlara da ihtiyacı yoktur.

Bu dünyanın en şanlı ve şerefli tarihi Türk tarihidir.

Bu dünyanın en sağlam ve mantıklı dili Türkçedir.

Bu dünyanın en estetik ve duyarlı müziği Türk Müziğidir (Türk Sanat ve Türk Halk Müziği).

Bu dünyanın yine de en yardımsever ve dayanışmacı insanı Türk insanıdır.

Bu dünyada başkalarına zulmetmemiş olan en merhametli milleti Türk milletidir.

Çözüm, Türklerin bütün bunlardan utanmadan, korkmadan, yılmadan, ürkmeden, akılla, vicdanla, cesaretle, bilgiyle, özgüvenle ve imanla bu değerlere sözde değil, gerçekte sahip olması ve yaşadığı hayata fiilen katmasıdır.


         

 


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele