UFKU GENİŞ OLMAK

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

Dünyayı anlamak ve olup bitenin tüm niteliklerine vakıf olmak isteriz. Zihinsel temelleri ne olursa olsun, bu eğilim en doğal yönelişimizdir. Dünyadaki olaylar ya da varlıklar ya da onların unsurları arasında ilişki kurup neyin ne olduğunu ve ne ile nasıl ilişkilendiğini belirleyince, dünya bizim için “anlamlı” bir yer hâline gelir. Bunun sonucunda da orada olup bitenleri anlayıp açıklayabiliriz. Yine buradan hareketle fikir yürütür, sonuç çıkarır, tahminde bulunur ya da “akıl veririz.” Aynı şey toplumsal yaşantı için de geçerlidir.

“Tam” bir açıklamaya, yani açıklayacağımız şeyi tümüyle kuşatan eksiksiz bir bilgiye ulaşabilmenin ilk şartı, açıkladığımız şeyin özniteliklerinin gerektirdiği bir bakış açısına yerleşmek ve bunu zorunlu kabul eden bir tavrı benimsemektir. Bunu başardığımız zaman hem kendi bakış açımızın “mutlak, kesin, başka seçeneği olmayan” bir duruş noktası teşkil etmediğini, hem de “ötekiler”in duruş noktalarından da hakikatin bazı unsurlarının yakalanabileceğini kabul etmiş oluruz. Böylece kavramak isteyen zihnimiz, olayları olabildiğince çok duruş noktasından gözlemleme (yani zihinsel olarak değerlendirme) imkânı kazanır. O zaman, kendimize veya başkalarına “dur ve okuduğun şey üzerinde düşün” diyebiliriz.

Bu zihniyete ulaşamadığımız zaman, mutlak hakikat diye kabul ettiğimiz şeylerdeki “birincil” ve “ikincil” ya da “yoruma bağlı” unsurları birbirine karıştırırız. Tüm bilgimizi artık “mutlak hakikat”in ifadesi olarak görüp diğer düşünceleri asla dikkate almayız. Hatta dikkate almamakla yetinmeyiz, daha en baştan, onların içeriğini tam olarak anlamaya bile gerek görmeden karşıt tavır alırız. Tersi olarak da, hakikatin önümüzde apaçık durduğunu baştan var sayıp, zihniyetimize ve fikrimize uygun olanları kayıtsız şartsız destekleriz. İdeolojileşmiş olan tüm zihniyetler aynı tavrı sergiler. Bu da kavrayışın kısırlığı ya da “dar alana hapsolması”ndan başka bir şey değildir.

Aydın, sıradan birey, sağcı-solcu, laik, İslamcı, dinli-dinsiz arasında, böyle bir tutum sergilemek bakımından hiçbir fark yoktur. Onların zihin dünyası, içeriği her neyse, “donmuş” bir dünyadır. Onların hepsi açısından, yazılıp çizilenler, içlerinde taşıdıkları “hakikati keşfetme amacı” cehdine göre değil, “düşünceye uygunluk” niteliğine göre ayrılır. İşin en hazin tarafı, bu tavrın, hangi zihniyetten olursa olsun, özellikle entelektüel diye tanımlananlar arasında ziyadesiyle yaygın olmasıdır.

Acaba hakikat gerçekten önümüzde apaçık durmakta mıdır? Özellikle sosyal gerçeklikler, tek bir duruş noktasına yerleşmekle kolayca ve tüm boyutlarıyla kavranabilecek yapıda mıdır? Donmuş bir zihin dünyasında, olup bitenleri “nasıllarsa o şekilde” kavrayabilir miyiz?

Toplumsal gerçeklikler; siyasal, kültürel, dinî olgular çok boyutludur. Evet, her birinin değişmezleri vardır; ama gündelik hayatta karşımıza çıkan hâlleriyle bunlar, tek bir duruş noktasından hareketle, tüm boyutlarıyla kavranamaz. Herkes burada bir hakikat kâşifi olmaya adaydır. O hâlde herkesin keşfettiklerinin, ona tanık olanlar tarafından iyice anlaşılması, akıl süzgecinden geçirilmesi gerekir. Bunu görmezden geldiğimiz zaman, orada hakikati ortaya çıkarma mücadelesi değil, sadece bireysel kabullerimizin kavgasını yaparız. Başka bir ifadeyle, kendi dar alanımızda, etrafa yumruk sallar dururuz. Mesela bir yazar İslam ile ilgili bir yorum yapar; hemen hakaret etmek için insanlar sıraya girer. Bir başkası milliyetçilikle, bir diğeri insan haklarıyla veya özgürlükle bir tez ileri sürer; yine aynı furya devam eder.

Geniş çerçevede bakınca, aslında bu saldırgan insanların yapacağı bir şeyin olmadığı görülür; çünkü onların başka bir malzemeleri mevcut değildir. Nesne ve yaşama dünyası üzerine fikir yürütecek yetileri ve verileri olmadığı için, onlar daha en baştan “yargılar” ve “mahkûm ederler.” Mantıken düşününce, dar alana sıkışıp kalmış bir bireyin yazılıp çizilenleri okumasına da gerek olmadığını söyleyebiliriz. Madem ki kendisi her şeyi bilmektedir, o hâlde onun, ötekilerin düşüncelerini bilmeye ve öğrenmeye de ihtiyacı olmamalıdır. Çünkü yazılıp çizilenler “ufkunu genişletmeyi arzu edenlere hitap eder, onlara değil! Özellikle eğitimli kesimin kitap okumayışının açıklaması başka nasıl yapılabilir?

Diğer yandan, bu kişilerin “karşıt” tez içeren geniş bir yorumu olsaydı, onlar hakaret etmek yerine kendi karşı-iddialarını ortaya koyarlardı. Elbette böyle bir “düşünce” ortamında eleştirinin ve fikir üretiminin olabileceğini kimse iddia edemez. Yine böyle bir ortamda zihin de tekâmül edemez. Sabit tasarımlar toplamından oluşan düşünce dünyası “aynı” kalmaya mahkûmdur. Bu zihnin değil bir günü, her günü “aynı” olacaktır. Bu insan özgür değildir; çünkü onun hayatını bir yığın sahte otorite doldurup kuşatmıştır. Bu insan, kendi aklını kullanıp özgürce karar verme yetisine de sahip değildir. Onun yerine başkaları düşünmekte, başkaları karar vermektedir. Bu mantıki duruma militarist mantık diyebiliriz. Militarist mantıkta üstteki karar verir, alt kademedekine düşen ise sadece bunu uygulamaktır.

İnsan dünyasında olup bitenler, ancak çok farklı bakış açılarından hareketle tüm boyutlarıyla kavranabilir. Eğer ufkumuzu geliştirmek istiyorsak, tüm bakış açılarını dikkate almak; onların hepsini akılcı yoldan ele alıp analiz etmek zorundayız. İnsanların büyük çoğunluğunun bunu arzu ettiğini söylemek, fazla iyimserlik olur. Çünkü farklı bakış açılarından biri/birileri, bir gün bizim zihin dünyamızı altüst etmeye adaydır. Bu altüst oluşu yeniden düzenli hâle getirmek çok zahmet vericidir ve bu yüzenden bunu herkes göze alamaz. Büyük çoğunluk kendi sabit zihin şeması içinde yaşamayı tercih eder. Orası adeta onun “güvenli limanı”dır; ama hakikatin geniş ufkuna seyahate çıkarken ikmal yapılabilecek bir liman mı, o ayrı. Orada her şey yerli yerindedir; ama gerçekten doğru yerinde mi, o da ayrı!

Kendimizi yargılarken okumak gerektiğinde söz ederiz. Hâlbuki aslolan, okumak değil, okumak ve çok düşünmektir. Artık “çok okumak” devri geçmiştir. Sadece okuyucu olmakla, başkasının düşünce ufkuna yerleşiriz. Dile getirdiklerimiz “başkası”nındır. O/onlar düşünür, biz sadece seslendiririz. Bunu yapmakla esasen bize ait bir dünya olarak fikir dünyamızdan kendimizi kendi ellerimizle silmiş oluruz.

Milletin kaderi üzerinde söz sahibi olma iddiasındaki bir fikir hareketi, militarist mantıkla değil, tam bir sivil mantıkla iş görmek zorundadır. Çünkü sosyal gerçeklikler militarist mantığın tamamen dışındadır; hatta ona aykırıdır da… Milletin kaderini belirleme, millet için en iyi ve en güzeli gerçekleştirme iddiasını kendinde taşıyan bir fikir hareketinin her bireyi, ufkunu geliştirmek, düşünen-algılayan ve hep keşfetmek isteyen akılla yüklü olmalıdır. Bu yüzden de Türk milliyetçileri özgürlükçü olmak, her fikri dikkate almak, düşünceyi baskı altına alan her türden “dar kavrayış”a karşı çıkmak zorundadır. Aksi hâlde önde gelenlerin dediğini tekrarlamaktan, onların beyanatlarını şerh etmekten başka bir şey konuşulmaz. Orada en çok talep edilen, “hamaset yüklü, içeriği tam doldurulmamış söylemler” olur. Hamaset düşünceye değil, duyguya hitap eder. Dünya ise sırf duygusal değil, hem duygusal, hem de akılcı bir yerdir. Bu iki özelliği dikkate almayan bir fikir hareketinin, evrensel amaçlarına erişmesi bir yana, varlığını sürdürmesi bile problemlidir.


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele