SEPETÇİOĞLU İÇİN

Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

 

Bir rahmet dileme vesilesi olsun: Benim neslimin  ‘borçlu’ olduğu yazarlardan biri idi Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU. Bir romancı olarak tam zamanında ‘yetişmiş’ ve bizi, yani ‘sağın romancısı, sanatçısı yoktur’ gibi sözlerle itilip kakılan nesilleri hayıflanıp durmaktan kurtarmıştı! ‘Kilit’le sadece Anadolu’nun kilidi değil, Sepetçioğlu’nun velûdiyetinin de, bizlerin geleceğimizin kilidi de açılmıştı. Gerçi altmışlı yılların ortalarına doğru Tarık Buğra ‘Küçük Ağa’yı neşretmişti ama, biz ‘sağcı’lar ikinci bir yaşayan örnek gösteremiyorduk. Çünkü birçoğumuz edebiyat heveskârı da idik: Elimize üç kuruş geçse hemen bir dergi çıkaracak ve ‘müthiş’ fikir ve eserlerimizle dünyayı yerinden oynatacaktık!

Evet, bu yazı bir rahmet dileme vesilesi olsun. Kitaptan, kütüphaneden, internetten uzak bir yerde sadece üzerimdeki ‘hoş seda’ya dayalı olarak ve gecikmiş bir ‘teşekkür’ü rahmet dileklerine dönüştürmek için yazılıyor.

‘Biz’ ve ‘ötekiler’ kavramlarının bıçakla kesilmiş kadar belirgin bir yoğunlukta yaşandığı yetmişli yılları bilmeyen gençler, bizim böyle bir kitap(Kilit)la başlayan ve sonra Anahtar, Kapı, Konak, Çatı... diye devam eden bu harika romanları neden olağandan daha çok önemsediğimizi anlayamazlar.

Çünkü, ‘ötekiler’le ‘bizim’ bıçakla kesildiğimiz sınırda ‘Marksizm’ başlıyor ve ‘bizden’ olmayan her şey onların sayılıyordu! Ahmak bir at gözlüğü veya salak bir sahiplenme -veya reddetme- duygusuyla, her iki taraf da kendi ‘kumdan kale’lerimizi inşa ediyorduk. Nasıl söylemeli? Evet, ‘örtülü bir istila’ her yönden bizi, ülkemizi, insanımızı kuşatıyordu. ‘Solcu olmak adam olmaktır’ diye tarif edilerek seçmemiz veya reddetmemiz gereken bir ideolojinin binbir rengi ve olanca albenisi ile geliyordu bu kuşatma! Bu ‘yaman’ ideoloji, bizlerin bir kısmımızda tabiî mukavemetlerle karşılaşsa da, umumiyetle galip geliyor, neslimizin büyük ekseriyet o sele kapılıp gidiyordu.

Hikâyesi uzundur. Selin önünden el yordamı ile kurtulmuştuk. Şimdi o ‘öteki’lerimizi hüzünle hatırlıyorum. Nasıl da büyük bir ‘iman’ beslemişlerdi! Hepsi de bizim gibi, yani fakir köy veya kasaba çocukları idiler ve onların rüyaları da ülkelerinin mutluluğu üzerine idi. Ama, türküleri bile ayrılmış bir nesildik biz! Ve sadece roman edebiyat değil, rahmetli Cemil Meriç’in kendi macerasını (yani o müthiş dönüşümü) anlatırken tarif ettiği ‘Marksist entellektüel birikim’ karşısında biz, evet, sadece o ‘birikim’in bizden olmadığını biliyor ve ancak haykırabiliyorduk. Öyle olunca da, ‘öterkiler’in karşısında ezim ezim ezilirken, ‘bizden’ bir kitabın yazılması, bir derginin çıkarılması bize Tanrı’nın bir lütfu gibi geliyordu. Neden? Çünkü, yoktu yazarımız, çizerimiz, sanatçımız! Bendeniz, Rahmetli Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’yı yayımladığı zamanı yaşadım. ‘İnce Memed’ ‘öteki’ler aitti ve ondan 6-7 sene önce yayımlanmıştı, Küçük Ağa ile onu dengelemiştik! Yağmur Yayınevinden Reis Bey çıkınca, şiirdeki gururumuz Necip Fazıl’ın tiyatrodaki klasını da tatmıştık! Yetmiş öncesinde ‘öteki’lerin Yön dergisine karşılık Tarık Buğra-Erol Güngör rahmetlilerin çıkardıkları Yol dergisi ile yetiştik, dahası dergimizin seviye ve kalitesi ile nice mutluluklar yaşadık! Neslimin, benim gibi, biraz edebiyata yatkın olanlarında derinleşen ve tabiî ki bir ‘kıskançlık yumağı’na dönüşen gelgitli duygular, mesela Devlet Ana yayımlandığında ‘İşte bak Marksist Kemal Tahir bile...’ izahlarıyla ‘bizden yana’ yontulur, tatmin olurduk.

Sepetçioğlu merhum işte bu bölünmüş devrin tam ortasında ilk beş kitabını çıkardı. Tam da, bizim nesil mektepleri bitirmiş, çoğumuz öğretmen olmuştuk. Öğrenciler kolaylıkla okutacak kitap, özellikle roman aradığımız bir zamanda Hızır gibi yetişmişti Sepetçioğlu! Sanırım Emine IŞINSU Azap Toprakları’nı ondan biraz daha önce yayımlamıştı. Daha sonra Tarık Bey’in de velûdiyeti ortaya çıktı. Birden milliyetçi yazarlarımız romanlar, hikâyeler, şiirlerle, içinde bulunduğumuz ‘kavga’ ortamına sanat yönünden bir ‘denge’ getirdiler. Atsız Beğ bile Ruh Adam’ı yazdı. Seviç ÇOKUM, Hasan KAYIHAN, Alper AKSOY, Beşir AYVAZOĞLU gibi başka yazarlarımız da yetişti. Hele de yeniden yayımlanan Peyami Safa’yı keşfedince bizim neslin kendine güveni tamamlandı!

Atsız’dan, bilhassa, Bozkurtlar (Ölümü, Diriliyor)’dan tarihi romanların ayrı bir lezzeti bulunduğunu biliyorduk. Âdeta sihirli bir çekim gücü olan bu şâheserler, hangi çocuğun-gencin eline tutuştursak onu kendine çekiyor, derinliklerine sürüklüyor ve -tecrübe ile sabittir ki- hiç kitap okuma alışkanlığı-zevki bulunmayanlara da okuma zevki kazandırıyordu.

Sepetçioğlu’nun romanları da öyle oldu. Konuları güzel, kurguları çok sağlamdı bu romanların.Tarihî ‘deforme’ etmeden ve fakat bir sanat eserinin ihmal edemeyeceği temel unsurlar gözetilerek yazılmışlardı. Müthiş bir heyecan veriyorlar, derslerde bir türlü öğretemediğimiz tarihi hem öğretiyor, hem sevdiriyorlardı. Özgün bir dil ve üslubu vardı Sepetçioğlu’nun. Yer yer doğduğu çevrenin mahallî Türkçesinden beslenen bir dil. Mesela, ‘Bir ucunda kor ateş bulunan kısa odun parçası’ anlamına gelen ‘öğseği’ (veya ‘öğsevi’) kelimesi, Karadeniz’e mahsus bir kelime iken, Pir-i Türkistan tarafından Yesevi dergâhındaki ocaktan alınıp göğe fırlatılan ve düştüğü yeri bularak kendi dergâhını kurması için ‘el verilen’ dervişler için sembolik bir mânâya bürünerek, romanda, millî dile de tebessüm eder.

Rahmetli, en son Yesevi romanını mı yazmıştı? Sanırım öyle. Bizim cenahın kalemiyle geçinen nadir simalarından idi.

‘Biz’, ‘öteki’lerle tek taraflı ve şartsız barıştık; lakin, o ‘taraf’ın büyük ekseriyeti bizimle barışmadılar! Hatta ‘dönek’leri bile! Nerden mi biliyorum? İşte Sepetçioğlu bile onların dünyasının kilidini açamadı. Birçoğunun onu bildiğini, okuduğunu sanmam.

Rahmet dileklerim, ihmallerimizin kefareti olsun. Nur içinde yat, Cemal’le müşerref ol Sepetçioğlu.


Türk Yurdu Ağustos 2006
Türk Yurdu Ağustos 2006
Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele