SİYASET TÜCCARLARI VE MODERNLEŞEMEYEN ZİHNİYETİMİZ

Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

         

Demokrasi “seçilmiş krallar” sistemi değildir. Bu siyasal sistemde, “vazgeçilmezler” sınıfı, her daim devletlû olanlar yoktur. Orada seçim ya da atama yoluyla görev üstlenen bir kişi görev süresinin bitiminde kendi köşesine çekilmeli ve işine-gücüne bakmalıdır. O, görev üstlendiği zaman zarfında üzerine düşeni yapıp yerini başkasına devreder. Toplumun, hele cumhuriyet gibi bir yönetimde, giden yöneticilerin yerine aynı ehliyette, hatta belki daha yetkin yeni yöneticiler bulup çıkaracağını -en azından teorik olarak- varsayabiliriz. Vakıa da aslında böyledir. Buna ister “nöbet değişimi”, ister “halkın teveccüh göstermemesi”, isterse devlette devamlılık diyelim, demokrasilerde bu böyledir ve böyle olmalıdır.

Toplumsal hafızamızda her ne kadar “gelen gideni aratır” tembihi mevcut ise de, bu söz, “sınırlı seçim” ortamı için geçerli sayılabilir. Demokrasilerde gelen gideni aratamaz, aratmaya kalkarsa bir daha başa gelemez. O hâlde burada olması gereken şey, siyasal tarihe mal olmuş kişinin, icra ettiği görev dolayısıyla “uygun şekilde” anılması, ama asla her daim öne çıkan doğal lider hâline getirilmemesidir. Seçilip/atanıp görev yapan da, nöbet devir-tesliminden sonra tarihteki yerini almayı bilmelidir. Kelimenin gerçek anlamındaki “siyasetçilik” onurlu bir iştir. Tarihteki yerini almayı içine sindiremeyen, kendini hep “vazgeçilmez” gören kişiye ise artık “devlet adamı” ya da “siyasetçi” değil, “siyaset tüccarı” denilmesi gerekir.

Batı dünyasında görevi bırakmış olan siyasetçilerin artık işine-gücüne döndüğünü, reklam amaçlı konferanslara davet edildiğini, kısa bir zaman sonra neredeyse adlarının bile anılmadığını görmekteyiz. Bizim siyaset dünyamızda ise tam tersi bir tablo mevcuttur. Bir siyasetçi zamanın birinde bir görev üstlenmiş ya da “vizyon” sahibi yapılmışsa, artık ölünceye kadar başımıza “devlet büyüğü” olarak dikilmektedir. Hele siyasal parti liderliği tam bir kara mizah örneğidir. Güçlü bir liderlik sergilemiş olan kişiler bir kere lider olmaya görsün; artık yedi düvel birleşse, onları liderlikten indiremez. Onlar yönetim görevini bırakmış olsa dahi, uzaktan doğru veya basın-yayın yoluyla ülkeyi yönetmeye kalkışırlar; herhangi bir sebepten artık bilfiil liderlik yapamaz hâle gelseler bile, doğal liderliğini kimseye devretmezler. Halk bazen üzerine düşeni yapıp onları saf dışı etse de sonuç pek değişmez.

Onlar bazen yeni oluşumlar peşinde koşar, kendilerini “Allah’ın bu topluma bir lütfu” olarak görürler. Hem gerekçe de hazırdır: Devlet adamı kolay yetişmez… Bu ülkenin insanı yıllarca bu safsatayla uyutulmadı mı? Tarihten gelen geleneğe sahip büyük bir devlet, niye “devlet adamı” yetiştiremesin? Bu gerekçe aslında onların kendilerini “yeri doldurulamaz, kolay yetişmez insan türü” diye tanımlayıp yerlerini garantilemelerinden başka hiçbir şeyi ifade etmez.

Bu noktada sormak zorundayız: Acaba bu kişiler, bizde niye hiç gündemden düşmez/düşürülmez? Onların yöneticiliğine ya da yol göstericiliğine artık ihtiyaç duyulmadığı hâlde, ülke meselelerine, sanki karar merciiymiş gibi karıştırmaya niye devam ederler?

Bu tablonun sorumlusu sırf siyasetçiler değildir. Siyasetçilerin bu eğilimini anlayabiliriz. O, olağanüstü derecede etkili bir bencillik sonucu gücü elinde tutma ihtirasıyla yanıp tutuşabilir. Ama bu çarpık tabloya, Batı ile aramızdaki hilkat garibesi farklılığa yol açan zihniyet, toplumdan ve öne çıkan kanaat önderlerinden âdeta “taşmaktadır.” Hemen herkes çağdaşlıktan, modernlikten söz etmektedir, ama sahip olduğumuz zihniyet modernlikle taban tabana zıtlık teşkil etmektedir. Durumu anlayabilmek için, felsefe ve bilim tarihine şöyle kısaca bir uzanmak gerekmektedir.

20. yüzyılın başında Einstein’a kadar, dünya kavrayışında şu ilkeler egemen oldu: Aristoteles’te dünya ve üzerindeki nesneler, “o nesne” olmakla, bir kere kazandıkları ve asla değişmeyecek, değerinden hiçbir şey kaybetmeyecek olan özniteliğe, “töz”e (cevher) sahiptir. Bu tözler değişmez, alınıp verilmez. Her tözün yeri, sınıfı sabittir. Varlık dünyasında da değişmez ilkeler egemendir. Yani evren tasarımı sabitlik, değişmezlik yüklüdür.

Yaklaşık iki bin yıl süren bu anlayış, 15. yüzyıldan itibaren sarsılmış, özellikle Newton fiziğiyle dünyanın yapısı, işleyişi ve bilginin değeri, metodolojisi değişmiştir. Fakat bu “değişmezlik” kavrayışı yerli yerinde kalmış; “değişmezlik” düşüncesi evrenin işleyişini düzenleyen ilkelerde ifadesini bulmuştur. Herhangi bir yasa mutlak anlamda değişmezdir, tüm zaman ve mekânlarda geçerlidir. “Doğru” kavrayışında herhangi bir çoğulcu görünümden söz edilemez….

Einstein’ın görelilik teorisiyle, klasik fiziğin bu “değişmez ilkeler ve değişmez değer” kavrayışı kökten sarsılmış, bu ilke ve değerler sadece evrenin belli bir kısmında geçerli hâle gelmiştir. Çünkü bu teoriye göre, gözlemcinin duruş nokrasına ve onun içinde yer aldığı “hareketli sistem”e göre, diğer bir hareketli sistem olan eşya dünyasının hakikatine ilişkin ölçümler değişebilecektir ve bunların hepsi de nesnel doğruluk değerine sahip olacaktır.

20. yüzyılın başlarında ulaşılan bu düşüncenin anlamı nedir? Bu düşünce, bilgiye ve dünyaya bakışımızı nasıl etkilemiştir?

Bu düşünce bize, somut olarak karşımızda duran şu evrende hiçbir olgunun, olayın ya da ölçümün/sonucun önceden belirlenmiş ezelî-ebedî doğruluğa ve hakikate sahip olmadığını; onların kendi zamanı, sistemi ve sistem içindeki konumuna, fonksiyonuna göre bir “değer ve anlam” taşıdığını fısıldamaktadır. Burada, herkesin öznel kavrayışına göre şekillenen “mutlak bir görelilik” iddiası yoktur. Sadece, çevremize ya da çevremizdeki kişilere/olaylara biçtiğimiz değerin, o kişi veya olayın fonksiyonuyla ve fonksiyonu süresince geçerli olması gerektiği tezi vardır.

İşte gerçek modernite budur. Bu demektir ki, modernite bir zihniyet içeriği değil, bir zihniyet “formu”dur. Modernitenin mantığında, dünyevî nitelikli şeyleri ezelî-ebedî hakikat olarak koruma söz konusu değildir. Akıl planından inanç planına geçtiğimizde, inanç dünyasında birey için “kesin, mutlak, ezelî ve ebedî doğruluk” taşıyan unsurların var olmayı sürdürmesi, modernitenin mantığına hiç de zarar vermez. Yani modern bir bireyin bir Tanrı’ya inanması, modernlikle çelişmez.

Bu anlamdaki bir modernitede, insanın dünyadaki yaşantısında, oraya insan eliyle yerleştirilmiş bir sürü “put” yer almaz. Modern birey “değer biçebilir”; bu değer, akılcı ya da ilahî içerik taşıyabildiği gibi, ona az ya da çok önemlilik atfedilebilir. Bu değerlerin hepsi, modern bireyin zihninde, bir arada var olabilir.

Eğer zihniyetimiz kelimenin gerçek anlamında modernleşebilseydi, toplumsal/siyasal dünyamız, zihinsel melekeleri dumura uğramış ihtiras küpü yaşlıların mekânı olmayacak; onlar, fonksiyonları süresince ve fonksiyonları kadarıyla sahip oldukları “değer”i yüklenip tarihteki yerlerini alacaklardı. Eğer gerçekten modern bir zihniyet geliştirebilseydik, tarihin bir zamanındaki “değerlilikler”, durmaksızın bugüne taşınamayacaktı. Böyle bir dünyada hiç kimse değer dayatamayacak, değerli olanı, sahip olduğumuz tarihsel tecrübeyle, inancımızla, aklımızla, sadece biz seçecektik.

Bu dünyanın asıl kahramanı, özgür ve sorumlu birey olacaktı.

 


Türk Yurdu Ağustos 2006
Türk Yurdu Ağustos 2006
Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele