PROF. DR. KÜÇÜK: “ŞARK MESELESİNİN AMACI TÜRKLERİ ORTA ASYA’YA GERİ GÖNDERMEKTİR!”

Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

         

- Tarihsel süreç içerisinde “Şark Meselesi” ne anlam ifade etmektedir? “Şark Meselesi” dün nasıl anlaşılıyordu, bugün nasıl anlaşılmalıdır?

- Abdurrahman KÜÇÜK**: “Şark Meselesi”ni; terim olarak olmasa da anlam itibariyle, Türklerin Anadolu’ya ve Balkanlara sahip olması, Anadolu’nun ve Balkanların Türkleşmeye ve Müslümanlaşmaya başlaması süreciyle başlatabiliriz. Ancak bunun “siyasi anlam” hâline gelmesi ve terimleşmesi XIX. yüzyılın başlarına uzanmaktadır. Bu terim ile Türk milleti’nin hâkimiyet alanı, sahip olduğu topraklar ve kültürü de anlaşılmaktadır. Bu bağlamda “Şark Meselesi”ni Türk kültür ve medeniyeti çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir.

“ Şark Meselesi”; geçmişte “Türk Meselesi” olarak anlaşılıyordu, günümüzde de “Türk Meselesi” olarak anlaşılmaktadır. Dünle bugün arasında değişen şey; sadece “yöntem”deki farklılıktır. Yöntemi ne olursa olsun amaç; Türkleri geldikleri yere/ “Orta Asya”ya geri göndermektir.

“ Şark Meselesi”; geçmişte Batılılar tarafından üç aşamalı düşünülüyordu. Birinci aşama, Türklerin Batı’da ilerlemesini durdurmak; ikinci aşama, Balkanlardan çıkarmak ve üçüncü aşama, Anadolu’dan Altay Dağları’nın ötesine/Orta Asya’ya geri göndermektir. Yapılan Haçlı Savaşları, bu “Şark Meselesi”ni bitirmeye yönelikti. Hedef Batı dünyasınca/Hristiyan Batılılarca kutsal sayılan yerleri Türklerden geri almaktı, Anadolu’ya, Orta Doğu’ya ve Balkanlara sahip olmaktı. Yüz yetmiş dört yıl süren Haçlı Savaşlarının arkasındaki öz; Hristiyanlarca kutsal sayılan yerlerin Müslüman Türklerin elinde olmasını hazmedememekti. Batılılarca, Batı’nın Hristiyanlaşmasını sağlayan ve Hristiyanlığın bir “medeniyet” olmasının öncülüğünü yapan Pavlus’un memleketi Tarsus’un Türklerin elinde olması hazmedilemezdi. Hristiyanlığın serbestçe dünya dinleri olmasının önünün açılmasına “başkentlik” yapmış olan ve “Yeni Roma” diye nitelendirilen İstanbul, Türklerde olmamalıydı. İlk Konsillerin yapıldığı Efes’in, İznik’in, Kadiköy’ün ve Yeni Ahit’te ifadesini bulan Pavlus’un “misyon” gayesiyle dolaştığı yerlerin Türklerin elinde olması Hristiyan Batı için kabul edilemez bir durumdu. Kısacası Türksüz bir Orta Doğu, bir Anadolu, bir Batı olmalıydı. Bunu gerçekleştirmek için aynı Hristiyan inancı benimsemiş, aynı Hristiyan kültürü ve medeniyeti paylaşmış milletler Türklere karşı birleşmeliydi. Bu amaçla da birleşme sağlandı ama sonuç başarısız oldu..

Türkleri cephede yenmek, sıcak savaşlarla alt etmek mümkün değildi. Yeni yol ve yöntemler bulmak gerekiyordu. Haçlı Savaşlardan sonra bulunan yöntem; Türkleri içten halletmek, inançlarıyla, kültürleriyle, değerleriyle ve birbiriyle çatıştırmaktı. Bu yöntemde Türklerin samimi Müslüman olmaları da göz ardı edilmemeliydi. Türkün inancına bağlı olması ve samimi Müslüman olması “anahtar kavram” olarak seçilmişti. Bunun için Arapçayı ve İslam Felsefesini iyi bilen “adaylar” yetiştirip Türkler arasına sokmak çabası içerisine girilmişti. Pavlus’un Yahudiler ve Putperestler için başlattığı bu yöntemin Türklere de uyarlanması gerekiyordu. Türkler 174 yıllık sürede iyice incelenmiş ve “zaafları” tespit edilmişti. Buradan devam edilmeliydi. Assisli FRANÇOİS, 1210’larda yeni bir “Misyonerlik” başlatmış; ondan yüzyıl sonra Raymonde LULLE, 1310’larda bu “Misyonerlik”i daha etkili ve netice alıcı konuma getirmişti. Onlar için hedef tekti: Türkler. Türkleri halletmeden İslam’ı halletmek, Müslüman dünyayı hâkimiyetleri altına almak mümkün değildi. Nitekim İstanbul’un fethinden sonra da Türklere yönelik sinsi çalışmalar devam ettirilmişti. Bu amaçla da Osmanlı Devlet yönetiminde bulunan “devşirmeler” ile Hristiyan unsurların “kullanılması”na çalışmış ve bunda da belirli oranda başarılı olunmuştu. Osmanlı Devleti, yükselmeden gerilemeye ve nihayet çökmeye götürülmüştü.

Sonuçta da büyük bir devlet parçalanmış ve Türklerin hâkimiyeti altındayken elde edilemeyen bu toprakların bir kısmına para ile ve bir kısmına da “kültür” ile sahip olunmuştu. Türklerin yönetiminden kopardıkları Orta Doğu’da 14-15 devlet ortaya çıkarabilmişlerdi. Sultan Abdulhamit’in parayla satmadığı ve “canlı beden üzerinde ameliyat yaptırmam” dediği ve yasayla koruduğu Filistin, Araplar tarafından para ile başkalarına devredilmişti. Büyük Arap Devleti kurduracağız idealiyle Türklerden kopardıkları Araplara, metreyle bölüp bölüp toprak verip devletçikler oluşturmuşlardı, amip gibi “parçalanarak büyüyeceksiniz” sözünü söyleyerek dalgalarını geçiyorlardı.. Şimdi sıra Türkiye’dedir. Batılılar, acele etmiyor ve sabırlı gidiyorlar. Birinci merhaleyi, niyetlendikten 200 yıl sonra gerçekleştirdiler. İkinci merhaleyi de ikinci 200 yılda gerçekleştirecekler. Bunun da 150 yılı tamamlandı, geriye 50 yıllık bir süre kaldı. Eğer böyle giderse üçüncü aşama 200 yıldan önce tamamlanacak ve hedeflerine ulaşarak “Şark Meselesi”ni de gündemden düşüreceklerdir.

- “ Şark Meselesi”nin Batılı devletler arasındaki rekabette rolü nedir?

- “Şark Meselesi konusunda Batılı devletler arasında açıktan olmasa da gizli ve dolaylı bir rekabet söz konusudur. Bu devletler, geçmişleriyle ve gelecekleriyle de birbirleriyle rekabet hâlindedir. Kültür ve medeniyetleriyle geçmişlerini birleştiren ülkeler ve devletler; geçmişlerinde hatırası olan ve “kutsiyeti bulunan yerler”e sahip olmayı “kutsal bir görev” bilmektedir. Orta Doğu’ya ve Anadolu’ya sahip olma yüzyıllar öncesinden beri bir rekabet konusudur. Bu rekabet, önce Katolik Hristiyanlığı kabul eden ülkeler ile Ortodoks Hristiyanlığı kabul etmiş ülkeler arasında olmuştur. Roma ve Bizans çekişmesinin özünde de bu anlayış yanında “kutsal yerler”e sahip olma vardır. Bu gruplara, 17. yüzyıldan sonra Protestan Hristiyanlığı benimseyen ülkeler de katılmıştır. Almanya, İngiltere, Amerika gibi ülkeler; Hristiyan anlayışları, sahip oldukları konumları, bulundukları yerler, yüklendikleri roller itibariyle önceki devletlere rakip devletler olmuştur. Bunun yanında Orta Doğu’nun, Anadolu’nun yer altı zenginlikleri, yer üstü verimliliği ve stratejik konumu itibariyle Batılı devletlerin rekabet alanı hâline gelmiştir. Onlar, Anadolu’ya ve Orta Doğu’ya sahip olanın bütün dünyada söz sahibi olacağı ve etkisini hissettireceğinin bilincindedir. Bu bilincin oluşmasında, aynı dine mensup olsalar da, kendi millî kültür ve kimlikleri, milliyetçilik anlayışları rol oynamaktadır. Genelde aynı şeyleri kabul etseler de özelde “kendi millî değerlerini”, “milliyetçilik anlayışlarını göz ardı etmemekte ve yetkiyi elinde tutmak istemektedir. Bundan dolayı çok açık olmasa da her Batılı ülke eşitler arasında öne geçmek ve etkili olmayı hedeflemektedir. Asya’ya hâkim olmanın kapısının “Anadolu” olarak görülmesinin de bu rekabette rolü bulunmaktadır.

- Emperyalist stratejinin “Şark Meselesi” politikası Orta Doğu’da nasıl bir araç olarak görülmektedir? BOP’u değiştirilmiş ve geliştirilmiş bir “Şark Meselesi” projesi olarak değerlendirebilir miyiz?

                - Bana göre Emperyalist stratejide “Şark Meselesi” ile Orta Doğu meselesi iç içedir. Biri, diğeri ile bağlantılıdır. Bunlardan hangisi hedefine ulaşırsa diğeri de hedefine ulaşmış demektir. Çünkü; yukarıda genel hatlarıyla çerçevesini çizdiğimiz “Mesele”, birinci planda İslam dini ile ikinci planda İslam’ın dünyaya yayılmasında ve diğer dinlerin önüne geçmesinde etkili olan ve olumlu temsilciliğini yüklenmiş olan Türklerle ilgilidir.  Bundan dolayı Büyük Orta Doğu Projesi de “Şark Meselesi” ile doğrudan bağlantılıdır. Bu bağlantıyı ortaya koyabilmek için Osmanlı Devleti’nin son zamanlardaki bazı gelişmelere göz atmak gerekmektedir. Orta Doğu’da Osmanlı Devleti’nden koparılan “Müslüman Araplar” kaç “devlet” olmuştur? Bu devletler, devletten çok “devletçik” konumunda planlanmıştır. Osmanlı Devleti’nden koparılmaları için çok yönlü “ön çalışma” yapılmıştır. Bir taraftan Orta Doğu’yu ve Orta Doğuluları iyi tetkik ve tahlil etmiş Batılı misyonerler ile “Siyonist misyonerler”; diğer taraftan “emperyalist sermaye” ve bazı devletlerin “ajanlar”ı hazırlık yapmışlardır. Müslümanlar arasında onların zaaflarından yararlanıp “şeyh” kisvesinde çalışma yapanlardan sadece Lavrens ve Vambery gibi bir kaçının maskesi düşürülmüştür.. Maskesi çıkarılamamış ve açıklanamamış binlerce “ajan” görevini tamamlayıp tarihin “karanlık sayfaları” arasında yerini almıştır. Bilinenlerden hareket ederek bilinmeyen geçmişi iyi değerlendirmek ve ders çıkarmak gerekmektedir. Çünkü geçmişte Osmanlı Devleti için uygulanan planlar günümüzde de Türkiye için uygulanmak istenmektedir. BOP, yoğun bir şekilde gündeme geldiği bir dönemde Dışişleri Bakanı A. GÜL, “Biz, bu projenin dışında olamayız” ve Başbakan R. T. ERDOĞAN da “Diyarbakır bu projenim yıldızı olacaktır” şeklinde ifadelerde bulunmuşlardır. “Üzerine atlanılan bu Proje”nin boyutları ve içinin projeyi hazırlayanlara göre farklı şekillerde doldurulacağı anlaşılınca geri adım atılmış ve daha sonra ihtiyatlı bakılması yönünde beyanlar verilmiştir.

                Geçmişte yaşananlardan ders alarak ben; “Büyük Orta Doğu Projesini (BOP)”, birkaç parçaya bölünmüş bir Türkiye ile Irak’ta, İran’da ve Suriye’de yeni “devletçikler oluşturma projesi” olarak değerlendiriyorum. Bu proje, bana, geçmişte “Büyük Arap Devleti Projesi”ni hatırlatmaktadır. Buna tipik bir örnek Osmanlı Devleti’nin Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının tutumudur. Osmanlı Devleti’ni parçalama ve Türk milletinin yönetimi dışında devletler oluşturma, Filistin’de Yahudi Devleti’nin önünü açma hedeflerden bir kısmıydı. Onlar için dört bir taraftan savaşlarla meşgul olan Osmanlı Devleti’ne son darbeyi indirme zamanıydı. Bunun için bir taraftan Müslüman Araplar, diğer taraftan başka milletlere mensup unsurlar Türklere karşı iş birliğine gidiyor; bir taraftan Osmanlıya son darbeyi vurmak diğer taraftan da devlet ve mülk gibi “çıkar” elde etmek peşinde koşuluyordu. Bu ortamdan yararlanmak isteye “Siyonist” Dr. Herzl, Padişah Abdulhamit’e, “Dünya Yahudi Bankerleri”nin Osmanlı Devleti’nin “Düyûn-u Umûmî” (Genel Borçlar) ödeyebileceğini ve bunun karşılığında sadece Filistin’deki verimsiz toprakları istediklerini iletmişti. Dışta ve içte borç batağına saplanmış olmasına rağmen Padişahı Abdulhamit, özetle, şöyle cevap vermişti: “Canlı beden üzerinde ameliyat yaptırmam. Ben oraları kanla aldım ancak aynı bedelle orayı benden alabilirsiniz. Ben var olduğum sürece ve bu devlet olduğu sürece oradan bir karış toprak veremem.”

                Padişah Abdulhamit, Filistin’de toprak satın alındığını görünce Yahudilere toprak satışını yasaklıyordu. Yahudiler de Araplar kanalıyla toprak sahibi olup İsrail Devleti’nin zeminini oluşturuyorlardı. Abdulhamit tahtan indirildikten sonra Batılı bazı devletler, adım adım Osmanlı Devleti’ni parçalayıp oralarda “devletçikler” oluşturma hedeflerine doğru ilerliyorlardı. Bunun için zaafları olan “Arap yöneticiler”den istifade yolunu benimsemişlerdi. Belirledikleri isimlerden biri Hicaz Emiri Şerif Hüseyin ve ailesiydi. Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, 1917 yılında, “Siyonist Kongresi”ne katılmış ve orada, özetle, şöyle bir konuşma yapmıştı: “Suriye’de (Filistin’de) size de bize de yer vardır. Yaptığınız ırkçılık değil milliyetçiliktir. Haklı davanızda sizinle beraberiz...”. Bu sözleri söyleyen Faysal, ödül olarak, Orta Doğu Osmanlı Devleti’nden koparıldıktan sonra, cetvelle bölünen “devletçikler”den Irak’a; kardeşi Abdullah da, Ürdün’e kral yapılmıştı. Bu krallıklar; Türk’e ihanetin ve “Siyonist Batı’ya hizmet”in  karşılığı oluyordu. Ancak Türk’e  ihanet edenlerin sonların nasıl olduğu görüldü ve görülecektir. Batılı emperyalistlerin oyununa geldiğini “Faysallar” çok acı bir şekilde anlamıştı ama iş işten geçmişti. Faysallara Osmanlı Devleti’ni bir bölelim, sizi Türk yönetiminden kurtaralım sonra “Büyük Arap Devleti” kurduracağız sözü verilmişti. Kendisine cetvelle bölünerek Irak’ın verildiğini gören Faysal, “Bu nasıl iştir? Hani bize Büyük Arap Devleti kurduracaktınız” şeklinde itirazda bulununca “Bölünerek büyüyeceksiniz. Bununla yetinin” mealinde cevabı verilmişti. Günümüzdeki “Büyük Orta Doğu Projesi” de aynen “Büyük Arap Devleti” projesini hatırlatmakta, Türkiye başta olmak üzere çevre bir kaç ülkenin “küçülerek büyümesi (!)” projesi anlamı taşımaktadır.

                - “Şark Meselesi”ni özünde “Türk Meselesi” olarak değerlendirebilir miyiz?

- “Şark Meselesini özünde “Türk Meselesi” olarak değerlendirmeliyiz. Önceki sorularla ilgili verdiğim bilgilerde bu soruda yer alan ifadelerin altını çizmeye çalıştım. Çünkü Türkler olmasaydı, İslam’ı kabul etmeseydi, dünya Türkleşme ve İslamlaşma sürecine girmeseydi; bu anlamda ne “Şark Meselesi” olacaktı, ne bunun için Haçlı Seferleri yapılacaktı, ne dinî ve siyasi misyonerlik uygulamaya konulacaktı.

Bu sorunun cevabını ben, özet olarak, 1950 yılının Başbakanı Prof. Şemsettin GÜNALTAY’ın, 1915’te yazdığı “Zulmetten Nura” isimli eserindeki cümlelerde buluyorum. Günaltay, dünyanın en medeni ülkesi kabul edilen İsviçre’de bir ilim adamının “Makedonya’da Türk Mezalimi” ismiyle verdiği konferansta şunları söylediğini yazmaktadır: “Yeryüzünden Hilâl kalkmadıkça, Salîb (Haç)’in saye-i şefkatkârı bütün cihanı zîr-i saadet bahşına almadıkça insaniyet mes’ud olamaz. Hristiyanlık, kemâl-i şa’şasıyla Arabistan’ın barbar dinini ortadan kaldırmalı ve Türkler, Altay Dağları’nın maverasına (arkasına) sürülmelidir” (Zulmetten Nura, s.42). (Bu ifadeler, şu şekilde güncelleştirebilir: Yeryüzünden Hilal kalkmadıkça, Haç’ın sevecenliği sayesinde bütün dünyaya saadet bahşetmedikçe insanlık mutlu alamaz. Hristiyanlık, bütün ihtişamıyla Arabistan’ın barbar dinini ortadan kaldırmalı ve Türkler, Altay Dağlarının arkasına sürülmelidir).

Yukarıdaki bu ifadeler, çok öz olarak, “Şark Meselesi”ni ortaya koymaktadır. Bu anlayışın günümüzde ortadan kalktığını iddia etmek mümkün değildir. Bunun örneklerini, her kademeden vermek mümkündür.

- “Şark Meselesi” kapsamında Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme sürecini değerlendiriniz?

- Avrupa Birliği sürecinde “tuzaklar”a dikkat etmek lazımdır. Yukarıdan beri belirtmeye çalıştığım anlayışın Batı’da, eskiye oranla azalsa da/heyecanını kaybetse de tamamen ortadan kalkmış olacağını düşünmüyorum. Yaptığım çalışmalarda kullandığım malzemenin satır araları beni bu düşünceye sevk etmektedir. Batılı bazı devletler, bu devletlerdeki bazı “birimler” ve kişiler, “misyoner örgütler”; “Şark Meselesi”ni gerçekleştirme ideali yönünde çalışma yaptıkları değişik vesilelerle gündeme gelmekte ve bazı kaynaklarda da ortaya konulmaktadır. Ancak bu anlayışlar ve düşünceler, bizde, “kompleks” oluşturmamalıdır. En iyi savunmanın “taarruz” olduğu esprisinden yola çıkılarak, kimliğimizle, değerlerimizle ve birliğimizle Batı’ya doğru açılmakta fayda olduğu, bu vesileyle maçı tek kale oynamaktan çıkarıp atağa geçmek gerektiğini, savunma psikolojisinden çıkıp “kendimize güvenerek” ve “kendimize özgü plan ve projeler” ile Batılıların oyunlarını boşa çıkarabileceğimizi düşünmekteyim.

- “Şark Meselesi henüz bitmedi mi?” sorusu ister istemez akıllara gelmektedir. XIX. Yüzyılda diplomatik bir terim olarak karşımıza çıkan “Şark Meselesi” güncelliğini hâlâ muhafaza etmekte ve Batı tarafından zaman zaman karşımıza farklı kılıflar ve başlıklar altında çıkarıldığı söylenebilir mi?

- “Şark Meselesi”nin henüz bitmediği kanaatindeyim. Çünkü bu “Şark Meselesi”nin bitmesi için ya bu meseleyi ortaya atanların ve sahiplenenlerin veya arkadan gelenlerin atalarından kendilerine miras bırakılan hedefi gerçekleştirmekten tamamen vazgeçmelerine bağlıdır.

XXI. yüzyılı, kültürleştirme yoluyla “Tek Kutuplu Dünya Oluşturma Yüzyılı” olarak değerlendirmekteyim. Bu, günümüzde Batı’nın “misyonu” olmuştur. Bu Misyon, Fransa/Paris Katolik Enstitüsü Dekanlığı ve Fransız Akademisi üyeliği yapmış Prof. Dr. Jean DANİÉLOU tarafından şöyle ortaya konulmaktadır: “...“Nihayet son bir hususa da temas etmek gerekmektedir. Eğer Batı’nın siyasi hâkimiyeti hedefine ulaştı ise, kültürel etkisinin hedefine ulaştığı da bir gerçektir. Batı teknik medeniyet görünümü altında Dünya’yı fethetmek yolundadır. Bu durumda Doğu’nun ve Afrika’nın eski medeniyetleri, bu yayılmaya karşı durabilecek mi? Gelecekte dünyanın her yerinde karşılaşacağımız insanın, bu teknik medeniyetin insanı olacağı bir gerçektir. Bu durum, misyonu yeni bir oluşa doğru yönlendirmektedir. Çünkü bu teknik medeniyet gerek Doğu’da, gerekse Batı’da Hristiyanlığın dışında teşekkül etmiştir. Geleceğin misyoner problemi, bu medeniyetin ‘Hristiyanlaştırılması problemi’ olacaktır. Batı için de, Doğu için de, aynı şey söz konusudur (Jean Daniéelou, “L’ Ideé Missionnaire dans L’Eglise”, Histoire Universelle des Missions Catholiques, Paris, 1956, I / 20-22).

Türkiye’de de bu konuda oldukça mesafe alındığı kanaatini taşımaktayım.. Batılı bazı kurumlar; “kendi hedefleri içine aldıkları” ülkelerde farklı bir millet oluşturmaya ve “Batı Medeniyeti”ne katmaya çalışmaktadır. Farklı “milletçikler” oluşturma ve “kendi medeniyetleri”ne dâhil etme projesi içinde Türk milleti ve Türkiye de bulunmaktadır. Onlar için Türkiye ve “Türk Medeniyeti” çok önemlidir. Mücadelenin “medeniyetler mücadelesi” olduğunun bilinci içinde hareket edilmekte ve “medeniyetler buluşması” göstermelik kabul edilmektedir. Günümüzde “başka medeniyetlerin Hristiyanileşmesi” temel hedef gibi görülmektedir. Bunun için dil, felsefe, estetik, kültür ve benzeri şeylerin kullanılması, değişik yöntemlerin benimsenmesi önerilmektedir. Batı’nın egemenliğinin hedefine ulaşmasının kültürel ve siyasi etkisinin hedefine ulaşmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bu amaç; aynı zamanda “emperyalizm”in, sömürgeleştirmenin ve hâkimiyet alanını genişletmenin amacıdır.

Bu hedefe varmak için her türlü yol ve yöntem kullanılmakta, değişik kılıflar ve konular bu “amaç”ın hizmetinde kullanılmaktadır. Batı medeniyet ve teknolojisi, siyasi ve dinî misyoner örgütler, akademik çalışmalar, askerî operasyonlar, İnkültürasyon faaliyetleri, “Dinlerarası Diyalog”, İnsan Hakları ve Demokrasi, Din ve Vicdan Hürriyeti gibi kurum ve konular, bu hedefte, günümüzün “aletleri”dir.


         

* Söyleşi: M. Çağatay Özdemir.

 


Türk Yurdu Temmuz 2006
Türk Yurdu Temmuz 2006
Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele