OTORİTELERLE YAŞAMAK

Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

 

Daha çok siyasal anlamıyla karşımıza çıkan “otorite” kavramı, gerçekte hayatın her alanında mevcuttur. Kendimiz de otorite sahibiyiz. Sözünü geçirme, işleri yürütme, bir egemenlik alanına sahip olma gücü anlamındaki otorite, toplumsal yaşantıda olmak zorundadır. Bu türden bir otoriteyi reddetmenin herhangi bir nesnel temelinden artık bahsedilemez. En azından Irak’taki durum, otorite yokluğunun toplumsal yaşantıyı nasıl kaosa sürüklediğini açıkça gösterdi. Böyle bir iddia, mevcut durumdan sıkılan ve başka bir seçeneği olmayan akılların romantik-isyankâr bir çıkışı olur, o kadar. Elbette bu durum, otoritelerin her türlü tartışmanın dışında kalması gereğine işaret etmez. Onların mevcudiyetleri, meşruiyetleri, sınırları tartışılmalıdır ki, her şey yerli yerine otursun… Bizim burada söz konusu edeceğimiz otorite, bilim, bilgi ve düşünce dünyasındaki egemenlerdir. Esas sorumuz şudur: Bilgi ve düşünce dünyasında otorite olmalı mıdır?

Bilgi, bilim ve düşünce dünyasında “sözünün üstüne söz konamaz, çizdiği çerçevenin ötesine geçilemez, vardığı yargı/sonuç tartışılamaz, aşılamaz” bireylerin ya da öğretilerin mevcut ve egemen olduklarını görmekteyiz. Bunlar arasında filozoflar ya da bilim adamları, din bilginleri, ideolojik tezler, fikir sahibi siyasal liderler vs. sayılabilir. Bunların hepsi, bir “otorite”dir. Tek tek bu otoriteleri tartışmaktan ziyade, bu dünyalarda otoritenin mevcudiyetinin anlamını, daha önemlisi, böyle bir otoritenin mevcut olup olamayacağını, böyle bir otorite egemenliğinin muhtemel sonuçlarını ele almak daha mantıklıdır. Galiba ilk önce yapılması gereken de budur.

Bilgi ve düşünce dünyasında böyle bir otoritenin egemenliği, öncelikle bu dünyaya barış getirir. Zira her türden farklılıklar, bu otoritenin belirleyiciliği altında yok olup gider. Ama bu barış, asıl hakikati ele geçirmiş ve onun üzerinde uzlaşmış olmaktan doğan bir barış değil, otoritenin tezlerini hakikatin tam ifadesi olarak kabul etmekten kaynaklanan bir barıştır. Bu türden bir otorite, elinde birtakım fiilî güç aygıtları olmadığından hiç kimseye yaptırım uygulamasa da, âdeta tüm zamanların bilgisine sahip olduğu için, her şeyi kesin şekilde belirlemiştir. Bu bakımdan da ona itaat edilmelidir. Herhangi bir problem ortaya çıkınca, onun ne dediğine bakmak gerekir. Bu otorite genel çerçeveyi çizdiğinden, ötekilere düşen, bu çerçevenin içindeki boşlukları doldurmak; onun söylediğini daha da açık hale getirmektir. Eğer bu “ötekiler” onun söylediğinden farklı, yeni bir şey söylemeye kalkarlarsa, çok büyük yanlış yapmış olurlar ve buna da şiddetle tepki gösterilir. Çünkü bu otorite yanlış yapmadığından, ona karşı çıkılamaz.

Bu otoriteleri kabul eden bireyler “zihinsel sükûnet hâlinde” olurlar. Onların zihnini kemiren problemler bu otorite tarafından çözüme kavuşturulduğu için, onlar ortaya çıkan problemlerin sorumluluğunu bu otoriteye yüklerler.

İlk bakışta sanki olumluymuş gibi görünen bu sonuç, aslında bilgi ve düşüncede dehşet verici bir kısırlığı, bir trajediyi anlatır. Çünkü böyle bir ortamda asla “yeni” ve “özgün” şeyler üretilemez. Yapılan işler, hep aynı şeyin tekrarı olmaktan başka bir şey değildir. Zihinler burada keşfe çıkmazlar, sadece “en iyi tekrar” yarışı içine girerler. Orada her şey, bilgi, yorum, açıklama donup katılaşmıştır… Bunun en çarpıcı örneğini, Batı’daki Skolâstik dönemde görmekteyiz. O dönemde her şey otoritere bağlı olduğu için, bilgi ve düşüncenin içeriğini ve sınırlarını bu otoriteler belirlemiş; dolayısıyla bilgi ve düşünce özgürce gelişerek büyüyüp serpilmemiştir.

Bizim bilgi ve düşünce dünyamız da -Skolastik yapı kazanmamış olmakla birlikte-, buna hiç de yabancı değildir. Bu bilgi üretme biçimi, bizdeki adıyla “şerh geleneği”; yani bir şeyin doğasını ve anlamını olabildiğince açığa çıkarmayı hedefleyen bir bilgi ve düşünce üretimi değil, sadece çizilen çerçeveyi doldurma işidir.

Peki, bu otoriteler kendi zamanlarında yanlış bilgi ve düşünce üretmişlerse, o zaman ne olur? Örneklendirelim… Yüzlerce yıldır yapılan Kur’an tefsirlerinde ya da meallerinde, kıyamet yaklaşınca, Hz. İsa’nın yeryüzüne ineceğinden, yani bir “Mesih”ten söz edilmektedir. Hâlbuki son üç-beş yıldır yapılan tartışmalardan, Kur’an’da Mesih’ten açıkça söz edilmediğini anladık. Yine anladık ki söz konusu ayetlere bu anlam, yorum ile, daha önemlisi, İsrailiyat etkisiyle yapılan bir yorumlama ile yüklenmiş! Bunu dile getiren ilahiyatçılardan bir kısmının daha önceden hazırladığı meallerde, söz konusu ayetlerin bu şekilde çevrilmesi de ilginçtir.  Bir başka husus, Kur’an’da kadın dövmeye izin verildiğine kanıt olarak gösterilen ayetin çevirisi ve tefsiridir. Bu konu, yüzlerce yıldır İslam’ı karalamak isteyenlerin kullandığı bir malzeme olmuştur. İlk defa kamuoyunca tanınan bir hukukçunun bundan 5-6 yıl önce dile getirdiği “çeviri yanlışı” meselesi, şimdi nerdeyse tüm ilahiyatçılar tarafından kabul görmektedir.

Özellikle bu ikincisi, korkunç bir yanlış olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bu yanlış (ya da erkek egemen) anlam yüklemeyle, hem İslam düşmanlarına, dine saldırı gerekçesi verilmiş, hem de kullardan bir kısmının diğerleri üzerindeki hegemonyası ilahi temellere dayandırılmıştır. Hâlbuki tüm kullarını kendi huzurunda eşit kabul eden, üstünlüğün sadece takvada yattığını buyuran Allah, “adil olanların en yücesi” olma niteliği gereği, böyle bir hegemonyaya izin veremezdi.

Niye böyle olmuştur? Önceki otoritelerin izinden gidenler, “acaba” sorusunu sorup yeniden bir anlama-yorumlama etkinliği içine girmedikleri için… Galiba bu tefsir ve çevirilerde metinleri herkes birbirinden kopyalamış; bilmiyoruz. İşte otoritelere kayıtsız şartsız tâbiiyetin olumsuz neticelerinden birkaçı…

Bu noktada, bilim, din, bilgi ya da düşünce dünyasında “en yetkin” olanlarla, burada kastedilen “otoriteler”i birbirinden ayrı düşünmek gerektiğini vurgulamalıyız. Diğer yandan, otoritelerin olumsuzluğu, birkaç satır okumuş herkesin kendini “bir bilen” olarak ilan edebileceği ya da yetkin kişilerin yetkinliğini reddetmek gerektiği anlamına gelmez. En yetkin olan ya da hizmeti geçenler, elbette şükranla anılmaya layıktır.

Bilgi sınırsızsa eğer (ki bu konudaki yargılar sadece bir kabuldür), hiç kimse bu sınırlara ulaşamayacak demektir. Bilginin sınırları varsa eğer, o sınırlara ulaşmadan otorite olunamaz. Dolayısıyla bu anlamda tek otorite, Allah olabilir, kul değil! Çünkü onun ilminin sınırı yoktur. Sürekli gelişen kavrayış göstermektedir ki, bilinmesi gereken şeyler üzerine “ezeli ve ebedi doğruluk” elde edilmiş değildir. Ezelî ve ebedî doğruluk, tanrısal bir şeydir. İnsan ise insan oluş gerçeğinin sınırlarını aşamaz. Bu bakımdan da, bilim, bilgi ve düşüncede otorite kabul edilemez. İfade edildiği gibi, otoritenin varlığı bilgi ve düşünce dünyasını dondurur. Onun egemenliği altında, orada herhangi bir gelişme ve genişleme olamaz. Otorite, kıpır kıpır, ileriye atılmaya hazır insan ruhunun katilidir.

Otoritelerin egemenliği, gelecekte daha yetkin kişilerin yetişmesinin engelidir. Onlar “mutlak doğruları vazedenler” olarak görüldükçe ne düşünce ve kavrayış ufku gelişecek, ne de yapılan yanlışlar düzeltilebilecektir. Eğer hakikat sevdalısıysak, kesinleşmiş hakikatlerin kâşiflerine şükran duymak, henüz kesinleşmemiş olanlarının keşfine çıkmak ve bu keşif yolculuğundakilere kulak vermek zorundayız.

Bu yüzden, tüm otoriteler “oturtulduklar” tahtlardan indirilmeli, tüm otoritelere işten el çektirilmelidir…

 

 


Türk Yurdu Temmuz 2006
Türk Yurdu Temmuz 2006
Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele