GEÇMİŞ ADLI ÖRSÜ GELECEK ADLI ÇEKİÇLE DÖVMEK!

Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

 

 

                Uzun zamandan beri devrim ya da radikal değişimlerin “geçmişten kopuş” anlamına geldiğine yönelik yanlış bir paradigma vardır. Hâlbuki mazisi tarafından hâlledilmemiş hiçbir hâl yoktur. Gerçekte geçmişten kopmak mümkün olsaydı, insanlık tarihi sürekli kendisini tekrar etmek zorunda kalırdı. Zaman zaman badanaj yapmış olsa da insanlık tarihi devamlı kökleri üzerinden geleceğe doğru yelken açmıştır. Adına ister devrim denilsin isterse inkılâp hiçbir değişim köksüzlük (muallak) üzerine bina edilmemiştir. Geçmişi(ni) reddettiğini söyleyenler, gerçekte geçmişin bir başka formdaki tekrarını yapmaktan ileriye gidememişlerdir. Dönüşmek, değişmek, gelişmek, farklılaşmak, başkalaşmak başka bir şey; “geçmişten kopmak” iddiası çok daha başka bir şeydir. Unutulmamalıdır ki, monarşinin dili de ihtilalin diliyle aynıydı.

Geçmişin gölgesinin ağırlığı altında ezilenler, beyhude bir biçimde onu öldürmeye kalkarlar. Hâlbuki geçmişi öldürmek gelecek yaratmaz. Aksine gelecek yönetiminin enerjisini; geçmişin deneyim, birikim ve değerleri verir. İstikametin isabetliliği ile birikimlerin yol gösterici şifrelerinin çözülmesi arasındaki ilişki büyüktür. Yönetimlerin yaşadığı yön kaybı, şaşkınlık ve şokların en büyük nedenlerinden birisi de intikal eden verilerin değerlendirilmemesidir. Belleksizlik sağduyuyu yok etmekle kalmaz sistemin sağlığı konusunda da kuşku yaratır. Sağlam bir gelecek ancak köklü bir geçmişin damarları üzerinden inşa edilebilir. Ayak bağı olduğuna inanılan bir geçmişi yok ederek var olmayı düşünmek ahmaklık ötesi bir şeydir. 

Geçmişi Kutsallaştırmak

Geçmişi bir veri olarak almak ve onun sağladığı imkânlar üzerinden hayatı kavramak başka şey, geçmişi kutsallaştırmak çok daha başka bir şeydir. Geçmiş, hem inkârı hem de imanı kaldırmaz. Geçmişi yok saymak yenilgiyi, ona iltica etmek de felaketi yaratır. Aslına bakılırsa gelecek diye de bir şey yoktur. Yaşanan an ya da gelecek, ileriye doğru uzanmış bir geçmiştir. Geçmiş, hâl ve gelecek; zamanın dönüşümünden başka bir şey değildir.

C. G. Jung “Modern Ruhun Problemleri” adlı eserinde şöyle yazar: “Geçmişi inkâr etmek ve şimdiki zamandan başka bir zamanın şuuruna sahip olmamak halis yalandır. Bugün, ancak dün ve yarın arasında anlam kazanır. Dünden uzaklaşan ve yarına yaklaşan bir geçiştir.” Jung’un bu bakışına dikkati çeken Peyami Safa da; zamanın üç elemanından birisini inkâr etmekle, hepsini toptan reddetmek arasında fark olmadığını söyler. Zamanın bu nihilizmi, insanı kendi kendinden kaçmaya ve kendi kendini tamamıyla inkâra götüren manevi intiharın şekil değiştirmesidir. Bizim içimizde dünümüz yoksa bugünümüz de, yarınımız da yok demektir!

Önceki nesillerin sonrakiler bıraktığı deneyimler, nesillere yarınlarda önlerini daha iyi görmelerini sağlayacak yol haritasının oluşturmalarına çok büyük katkı sağlarlar. Aynı hatayı iki defa tekrarlamamak için toplumlar kendilerine intikal eden birikimlere, belleklerinde özel bir yer ayırmalıdırlar. Ancak bugünün sorunlarından; geçmişi sorumlu tutmak da geçmişe sığınarak kurtulmak da mümkün değildir. Geçmişten ders ve ibret almak ne kadar gerekliyse, geçmişe iltica etmek de bir o kadar zararlıdır. Bu bağlamda geçmişi pusula olmaktan çıkarıp bir hayat tarzı hâline sokmak; geçmişin sağlayacağı bütün yararları yok eder. Bunun doğal olarak dünde kalmak ve dünün ipine sarılarak yaşamak gibi tehlikeli bir sonucu olur. Bir başka deyişle tarihi kutsallaştırmak, bir inanç sorunu hâline getirmek tarihten sağlanacak bütün yararları yok eder. Görüldüğü gibi tarihi gereksiz görerek ya da tarihten koparak yaşamak kadar tehlikeli olan bir husus da onu kutsallaştırmaktır. Tarihi yapan da yazan da insandır. Hatasıyla ve sevabıyla tarih düne aittir. Bugün yapılacak olan dünden alınan hız, ilham, ibret, enerji ve güven ile geçmişte yapılan hataları tekrarlamamaktır. Zira bir hatayı iki defa tekrarlamamak başarılı olmanın temel ilkesidir. Geçmiş de olsa hiç bir şeye gerektiğinden daha fazla önem vermemek gerekir. Sevginin fazlası mecnun yapar.

“Muhteşem mazi” diye bir şey yoktur. Rahatına kıyabilen ve yorulmasını öğrenmiş insanların yarattığı bir mazi vardır. Aynı insanların bu özellikleri kaybetmelerinden sonra da “aziz-i vaktin”, zelil-i vakte” dönüşmesi mukadder olmaktadır. Hepsi bu…

Geleceği Yüceltmek

Namık Kemal “İstikbal” adlı yazısında “mazi”yi ya da “hâl”i olması gerekenden farklı yorumlayarak kendileri ile birlikte içinde yaşadıkları toplumların da bir yönüyle mahvına neden olanlara karşı şöyle bir cevap vermektedir. “Layıkıyla düşünülsün: İnsan hayatı yalnız istikbalden ibaret değil midir? Mazi nedir? Bir mevt-i vapesin. Gerek ferd içün gerek cemiyet içün mazi mesud imiş, şanlı imiş, bugüne ne faidesi görülür? Hal rahat imiş, emin imiş yarına ne lutfu kalır?”

Mazi yaşanıp ölseydi ve onun bugün ya da geleceğe yüklediği ya da yükleyeceği fırsatlar ve riskler olmasaydı Namık Kemal’in söylediklerinin tamamını onaylamak mümkün olabilirdi. Onun için büyük vatan şairinin söylediklerini ancak belirli sınırlar ve değerlendirme biçimleri içinde onaylamak mümkündür.

Diğer yandan “Tıpkı aya doğru ilerleyen bir roket gibi şirket de, geçmişin, yolculuk için gerekli ama yakıtı boşalmış ve fazla yüke dönüşmüş parçalarını bırakmaya hazır olmalı” şeklinde ortaya konulan yargıyı da aynı sınırlar içinde onaylamak mümkündür. Hızlı, isabetli ve tutarlı kararlar vermek için geçmişin yük olan yanını elimine etmek şarttır. Bu bağlamda geçmişte başarı sağlamış stratejilerin gelecek için hezimet nedeni olacağı fark edilmelidir.

Onun için geçmiş ve gelecek dengesinin kurulması son derece önemlidir. Çünkü hâlihazırda yaşananlar ile gelecekte yaşanacak olanlar mazide yaşanmış olanların devamıdır. Gerçekte mazi hiçbir zaman bütünüyle ölmüyor biçim değiştirerek devam ediyor. Bugün ve geleceği yaratanlar dünkü karar, eylem ve söylemlerin üzerine oturmaktadır. Geleceği inşa etmek, geçmişi iyi okumak ve hali geleceğe uygun tasarlamaktan geçer. Yaşanmış, yaşanmaya devam eden ya da yaşanması muhtemel her olgunun geleceği yaratma kapasitesi dikkate alınmadan yapılacak her değerlendirme eksik olur.

Toplumlar ya da kurumlar kendilerine özgü farklılıkları ve benzemezlikleri ancak geçmişte yaşamış oldukları ayrıntılardan çıkarabilirler. Kurum ve kuruluşların ilerlemesi ya da daha ileriye gitmesi yeterli değildir aynı zamanda ileri de kalabilme yeteneğinin de gerçekleştirilmesi gerekir. Bunun da kurumu farklı kılan geçmişle çok yakın ilişkisi vardır. Nesneleri farklı şekilde sunmak ya da yeni sentezler üretmek geçmişten koparmaz, aksine bağlantı kurdurur, birleştirir.

Geleceğe egemen olmak yalnızca geleceği hayal etmekle mümkün olmaz, aynı anda geleceğe hükmetmeyi sağlayacak zamanın diğer evrelerini de iyi kullanmayı gerektirir. Demek ki geleceğe uyum sağlamak için geçmişten tamamen vazgeçmek bir şart değildir. Geçmişin değersizleşmiş, anlamsızlaşmış ve fonksiyonel olmayan yönünden kurtulmak gerekir. Fazla ve gereksiz yükler atılmadan hızlı hareket etmek mümkün değildir.

Geçmişi Örsünde Geleceğin Çekiciyle Dövülmek!

Kendine güven duymayanlar mevcut hâli ve geleceği, bir çekiç gibi kullanırlar. “Globalleşen dünyada…”, “günümüzde…” diye başlayan sözcüklerin arkasından hep geçmişi öteleyen, demode gören ve örseleyen düşünceler gelir. Birçok yetersiz ve yeteneksiz, düşüncelerinin meşruiyetini ve önemini kanıtlamak için de sürekli olarak geçmişi döverler. Hâlbuki toplum ya da millet hayatı bir bütün olarak alınırsa geçmiş/hâl ve gelecek toplumsal hayatın çeşitli parçaları olduğu hemen anlaşılır. Böylece sürekli olarak bir bütüne, bugün ilave edilenlerin eliyle dün ilave edilmişlerin örselenmesi yanlıştır. Geçmişin örsünde geleceğin çekiciyle dövülmek büyük acı verir. Geçmişin hayaleti ile boğuşanlar geleceği öngörecek zamanı bulamazlar. Modernlik ya da popülerlik ilerlemenin ve geçerliliğin hiçbir zaman tek kaynağı değildir. Bir popüliste eski zamanların şah eserlerini çiğneme yetkisi hiçbir zaman verilemez. Modern mimarlarınızın Sinan’ı, şairlerinizin Yunus’u ya da felsefecilerinizin Mevlana’yı görmezlikten gelme gibi bir hakları yoktur!

Kendi geçmişine sırtını çeviren, geçmişini görmezlikten gelen ve hatta eskiyi aşağılamayı imanının bir parçası haline getirmiş olanlar köklerini ihmal ettiklerinden zamanla kendilerini köklerine bağlayan damarlar kurur. Onlar yalnızca toprağın üstünden beslenmek zorunda kalırlar. Toprağın üstünden beslenenlerin kaderlerini de toprağın üstünden esen rüzgâr tayin eder. 

Sözün Özü

Bugün düne taşınamaz. Dün hem yönetilemez hem de planlanamaz. Bu gerçekler, bugünün de dünün rahminde büyüyüp, gelişerek yarını doğurduğu gibi bir başka gerçeği gölgeleyemez. Bugünü bütünüyle dünle açıklamak mümkün değildir ama dün yaşananları göz ardı ederek de yapılan açıklamalar da yeterli olmaz.

Bir toplumun zihinsel ufkunu daraltmanın tek yolu geçmişin gereğinden fazla gelecek üzerinde hâkimiyet kurmasına izin vermekten geçer. Geleceği yaratmaya odaklanmak ama geçmişi de bu inşa’da kullanmayı becerebilmek gerekir. Zira geçmişi üzerine düşünmeyi ve ondan yararlanmayı öğrenememiş toplumlar, zamanın anaforunda bilinçlerini kaybetmek gibi bir kaderi paylaşmak tehlikesiyle yüzyüze gelirler. Belki de bu yüzden Tanpınar, “hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız..” demiştir.

 


Türk Yurdu Temmuz 2006
Türk Yurdu Temmuz 2006
Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele