ASALA’DAN PKK’YE TERÖRİZM TAŞERONLUĞU

Haziran 2006 - Yıl 95 - Sayı 226


 
“Bugünkü Türk milleti siyasal ve sosyal topluluğu içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat geçmişin despotluk devirleri ürünü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti, gerici beyinsizden başka hiçbir millet bireyi üzerinde üzüntü ve tasadan başka bir etki yapmamıştır. Çünkü, bu millet bireyleri de bütün Türk toplulukları gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar. Bugün içimizde bulunan Hristiyan, Musevi vatandaşlara kader ve talihlerini Türk milliyetine vicdani arzularıyla bağladıktan sonra kendilerine yan gözle yabancı bakışıyla bakılmak, medeni Türk milletinin asil ahlakından beklenebilir mi?”**

 
Terör ve Terörizm

Terör ve terörizm konularında farklı yaklaşımlar sergilenmektedir. Bu nedenle, kavramları zihinlerde berraklaştırabilmek için yerli ve yabancı kaynaklarda yer alan tanımların birlikte incelenmesinde fayda vardır. Kökünü Latince “terrere” sözcüğünden alan terör deyimi “korkudan sarsıntı geçirme” veya “korkudan dehşete düşmeye sebep olma” anlamlarına gelmekte olup, ilk defa Dictionnaire de l’Académie Française’nin 1789 yılında yayınlanan ekinde geçmektedir. Nitekim, 1789 Fransız Devrimi sonrası, dönemin tarihçilerince “terör rejimi-régime de la terreur” olarak anılmıştır. Türkçe’deki karşılığı “yıldırma, korkutma” olan terör kelimesi Fransız Petit Robert sözlüğünde “bir toplumda bir grubun halkın direnişini kırmak için meydana getirdiği ortak korku” anlamında yer alırken, Siyasi Terimler ve Örgütler sözlüğünde “kamu otoritesini veya toplum yapısını yıkmak için girişilen korku ve yılgınlık saçan şiddet hareketleri” olarak belirtilmiştir. Güçlü devletlerin etkin politikaları karşısında kendisi için bir çıkış noktası bulamayan bazı devletler, terörü engelleri aşmada bir araç olarak görmüşlerdir. Güçlü bazı devletlerin de uluslararası alanda kendi politikalarının işlerliğini kolaylaştırmak ve rakiplerini etkisiz kılabilmek için terörü bir araç olarak kullandıkları görülmektedir. Geçtiğimiz yüzyılda; özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra nükleer bir dengenin kurulması ile sıcak savaştan kaçınılmış, buna mukabil terörizm gün geçtikçe yaygınlaşmıştır. Terörizmin, uygulama alanı olarak seçilen bazı küçük ve geri kalmış, demokrasisi tam gelişmemiş ülkelerde başarıya ulaşmış olması, uygulayıcı olan ülkeleri cesaretlendirmiş ve böylece terör alanı gittikçe genişlemiştir. Bu safhadan sonra terörizm uluslararası bir savaş türü olarak görülmüştür. Verilen destek, zamanla terörizmin boyutlarının büyümesine ve uluslararası nitelik kazanmasına neden olmuştur. Dolayısıyla, gerçek anlamı içerisinde ve küresel olarak terörizme bakıldığından dolaylı yıpratma (destabilizasyon) yöntemlerinin kullanıldığı bir dünya iç savaşı olarak da adlandırılabilmektedir. [1]

Uluslararası terörizmi, “bir veya birden çok ülke vatandaşlarınca oluşturulmuş, desteğini içeriden ve dışarıdan, bir veya birden çok kaynaktan sağlayan organizasyon, kişi veya guruplarca, her hangi bir toplum, devlet veya devletler üzerinde baskı yaratmak suretiyle bazı kazanımlar sağlamak, etnik ve bölgesel sorunları tahrik ederek ülkelerin ulusal menfaatlerine zarar vermek amacıyla şiddet eylemlerine başvurulmasıdır” şeklinde tanımlamak mümkün olabilir.[2]

Terörizm kavramının tanımlandığı ilk uluslararası antlaşma, hiçbir zaman yürürlüğe konamamış olan 1937 tarihli “Terörizmin Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Konvansiyon”dur. Sözleşmede terörizm şu şekilde tanımlanmaktadır: “a. Devlet başkanlarına, devlet başkanlarının yetkilerini kullanan şahıslara ve onların haleflerine ve seleflerine, b. Yukarıdaki kişilerin eşlerine, c. Kamu görevleri ile görevli veya eylemin kendilerine yöneltildiğinde bir kamu görevine sahip kişilere, öldürme veya ciddi bedensel yaralama veya özgürlüğünü elinden alma maksadı ile yöneltilen her türlü eylem”. Bir başka önemli sözleşme de, “Terörizmin Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi”dir. Bunda da açık bir terörizm tanımı yapılmamıştır. Bu sözleşme ile uçak kaçırma suçları ile ve diplomatik temsilcilikler dâhil olmak üzere uluslararası korunan kişilere karşı saldırı içeren eylemler siyasi eylem sayılmayacaktır. 3173 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Terörle Mücadele Yasası’ndaki tanıma göre ise terör: “Baskı, şiddet, çıkar, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit sistemlerinden biri ile Anayasa’da, belirtilen Cumhuriyet’in niteliklerini, Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini ve genel sağlığı bozmak maksatlarıyla, bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir”.[3] 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1.maddesinde (Değişik-19.07.2003/25173); (Değişik İkinci Fıkra:19.07.2003/25173-4928/20 md.) “İki veya daha fazla kimsenin birinci fıkrada yazılı terör suçunu işlemek amacıyla birleşmesi hâlinde bu kanunda yazılı olan örgüt meydana gelmiş sayılır. şeklinde değişiklik yapılmış ve örgüt oluşturmak amacıyla bir araya gelinmesi suç sayılmıştır. Örgüt terimi, Türk Ceza Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi de kapsamaktadır.[4]

Hedefe ulaşmada her yolu meşru sayan terörizm insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Dolayısıyla terörün amaç ve stratejisi zamanla teknolojik gelişim ve sosyo-ekonomik yapıya paralel olarak gelişmiş, tahrip ettiği toplumların dinî, ırkî, ekonomik ve sosyal yapısını; ideolojisi doğrultusunda araç olarak kullanmış ve bu suretle kendisine finans[5] kaynağı yaratmıştır. Sağladığı bu büyük miktardaki finans kaynakları ile dar bölge sınırlarını aşarak sınırlar ve kıtalararası boyut kazanmıştır. Bugün dünya ekonomik, siyasi, askerî ve sosyal menfaatler etrafında birleşen ülkelerin oluşturduğu bloklar ve paktlara bölünmüştür. Bu oluşumlar ekonomik ve siyasi çıkar kavgalarını hızlandırmış, “böl-parçala-yönet” veya “kendi çıkarlarına zarar veremeyecek azami limitler arasında tut” ilkesinden hareket eden bazı blok veya ülkeler, farklı dinî, ırki, etnik unsurları, sosyo-ekonomik az gelişmişliği terörizme malzeme olarak sağlamış ve var olan terör örgütlerine bu şekilde katkıda bulunarak amaçları doğrultusunda taşeronluk görevini yüklemişlerdir. Teröristin ideolojik motivasyonundaki dayanak sosyal çelişkilerdir. Terörizm, hedef aldığı kitlenin hoşnut olmadığı veya elde etmek istediği çıkarı umut olarak vaat etmektedir. Bu umut ve vaat, kişileri bir arada toplayan ideolojiyi oluşturmaktadır. Bu ideoloji etrafında toplanan insanlar, kendilerine göre bir sistem oluşturmuştur. Bu sistem içerisinde örgütlenmeler yapılarak terörizmin alt yapısı oluşturulmaktadır. Teröristin kendi anlayışı içerisinde kutsal bir amacı vardır. Amacını gerçekleştirmek için, kendisine engel teşkil eden veya daha doğrusu öyle gösterilen veya engel olarak algılaması sağlanan unsurları ortadan kaldırmak azmindedir. Bu nedenledir ki ideoloji, örgütlenmenin en önemli unsurunu teşkil etmekte, ideoloji nedeniyle terörist kolayca ölümü göze alabilmekte, her türlü yoksunluğa karşı hareketine sadık kalmakta, yerine göre çok olumsuz şartlara karşı koyabilme gücüne sahip olabilmektedir. Terörün en önemli yönü ise şiddet içermesidir. İdeolojik koşullar; örgütün, hedeflerine ulaşabilmesi için şiddete başvurulmasını dayatmaktadır. Bulunduğu ülkedeki rejimi yıkmayı hedefleyen örgüt, “silahlı mücadele” adı verilen şiddet uygulamalarıyla kendini göstermekte, şiddet yoğunlaştıkça, korku içinde örgüte yaklaşan insanların sayısı artmaktadır. Şiddet hareketleri, örgütün propaganda malzemelerinin en önemlilerindendir. Burada anlatılan şiddet, örgüt tarafından, halk adına yapıldığı iddia edilen zalimce eylemlerdir. Buna karşın terörist kendisini “devrimci, eylemci, özgürlük savaşçısı, halk gücü” gibi bir takım unvanlarla taltif etmektedir. Yakın geçmişte terör örgütlerinin özellikle, yasal kuruluşlar olan bazı dernek, sendika ve siyasi partileri de kullanarak, metropoller başta olmak üzere semt, mahalle ve sokak bazında hâkimiyet tesis etmeye çalıştıkları bilinmektedir. Böylece örgüt kendi tabanını da, zor ve tehdide dayalı bir tarz sergileyerek oluşturmakta, hâkimiyet tesis edilebilen yörelerdeki vatandaşlar için örgüt mensupluğu bir zorunluluk hâline gelmektedir. Sistemli ve organize şiddet, Türk vatandaşlarına, hayatı dayanılmaz hâle getirme gayretindedir. Şiddetin amaçlarından biri de kamuoyuna kendini duyurma olduğundan, kitle iletişim araçlarından faydalanarak ilgi alanı içerisine girilmeye çalışılır. İnsan hayatını ve dolayısıyla toplumsal güven ve huzuru hedef alan eylemler kamuoyunda çok fazla yankı uyandırdığı için şiddet eylemleri vazgeçilmez bir reklam aracı olarak görülmektedir. Terör örgütlerinin, şiddet eylemleri sonrasında basın kuruluşlarını arayarak eylemi üstlenmeleri bu nedene dayanmaktadır. Amaca ulaşmak için her türlü girişim mubah görülmekte, sadece devlete yönelmekle kısıtlı kalınmamakta, suçsuz insanların da büyük ölçüde bu eylemlerden zarar görmesine yol açılmaktadır. Kitlesel nitelikli terör eylemlerinde, örneğin bir toplu taşım aracına veya alışveriş merkezine konan bir bombanın patlaması sonucu ölenlerin bu eylemi düzenleyenler ile hiçbir bağları bulunmamaktadır. Bu tür eylemlerde, bombayı koyanlar ile bombanın hedefi olanlar arasında hiçbir siyasi ilişki, bir hesaplaşma olmadığı gibi, belki eylemi koyan örgütün ideolojisine yakınlık duyanlar bile bulunabilmektedir. Terör örgütlerinin düzenledikleri eylemlerin temelinde örgütün propagandasını yapma işi ağırlık kazanmaktadır. Örgütler, kuruluşlarını tamamladıkları teşkilat yapılanması açısından yeterli bir düzeye geldiklerinde sansasyonel nitelikli bir şiddet eylemi ile kamuoyuna varlıklarını duyurmayı hedeflerler.[6] Terörün faaliyet alanları şöyledir;

  1. İşçi ve memur sendikaları: Bu kuruluşlar içersinde sempatizan kitleler oluşturmak suretiyle, işçi ve memurların anayasa ve kanunlardan doğan haklarını ideolojileri doğrultusunda kullanmak.
  2. Siyasi partiler ve gençlik kolları: Demokratik ortamdan istifade ile siyasi parti kurarak veya mevcut siyasi partilere ve bu partilerin gençlik kolları arasına sızmak suretiyle yasal olmayan faaliyet yürütmek.
  3. Dernek ve vakıflar: Terör örgütleri yasal alanda, kendilerini kamufle etmek amacıyla vakıf ve dernek kurmaktadırlar.
  4. Özel ve tüzel kuruluşlar: Özdemir SABANCI’nın öldürülmesi olayında, Sabancı Holding’e sızmaları gibi...
  5. Eğitim kurumları: Lise ve üniversite gençliği arasına sızarak sempatizan kitleler oluşturmak.

Sağlıklı düşünme ve araştırma yeteneğini henüz kazanamayan, kendisine teklif edilen her türlü değeri kabullenmeye hazır olan ve bir geçiş dönemi içerisinde bocalayan gençler, terör örgütlerinin iştahını kabartmaktadırlar. Öğrencilere yönelik oluşturulan yapılanmaların çokluğu dikkat çekmektedir. Her örgüt lise gençliğine yönelik örgüt içi oluşumlara sahiptir.[7]

Birleşmiş Milletler kurulduğu günden bugüne kadar, terör eylemlerine karşı uluslararası sözleşmeler ya da bildiriler hazırlayarak, üye ülkelerin imza ve onayına sunmaktadır.[8]


 
ASALA Terör Örgütü’nün Kuruluşu ve Faaliyetleri

Bugün dünyada Türk milletini ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bölmeye, parçalamaya, yok etmeye yönelik çok sayıda terör örgütü vardır. Bu terör grupları içinde Ermeni asıllı olanlar önemli bir yer tutmaktadır.

ASALA’nın kurucusu olan Agop AGOPYAN[9], örgüt içerisinde çıkan anlaşmazlıktan dolayı istenmeyen adam olarak ilan edilmiştir. Örgütün, seçtiği hedefler üzerine aralarında görüş ayrılığı olduğundan Monte MELKONİAN ile de yolları ayrılmıştır. Melkonian da Ara TOPARİAN ile birlikte, 1983’te ASALA’dan ayrılarak, ASALA-RM (ASALA Revolutionary Movement) ASALA Devrimci Hareket’i kurmuştur. Stratejileri de dünyadaki bütün Ermenilerin seferberliği olmuştur. Diğer terörist gruplarla ortak saldırılar düzenleyip Türkiye’ye yönelik faaliyette bulunmayı hedeflemişlerdir. Bir başka örgüt te, “Ermeni Soykırımı İçin Ermeni Adalet Komandoları” JCAG’dır. ASALA’nın Hınçaklara yakın olmasından rahatsızlık duyan Taşnaklar tarafından kurulmuştur. Aralarındaki fark ise ASALA’nın Sovyet yanlısı bir tutum izleyerek Doğu Anadolu’da Marksist yapıda bir Ermenistan hedeflerken, JCAG’ın Sevr’in canlandırılması yönünde bir tutumla bağımsız bir Ermenistan amaçlamasıdır.[10]

Son dönem Ermeni terörleri sistemli bir şekilde 1973 tarihinde baş göstermiştir. 27 Ocak 1973’te ABD’nin Santa Barbara kentinde, Gurgen (Karekin) Yanikan adlı yaşlı bir Ermeni’nin tablo hediye etmek istediğini söyleyip otel odasına çağırdığı Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet BAYDAR ile Konsolos Bahadır DEMİR’i katletmesiyle başlayan “Bireysel Ermeni Terörü”nü 1975’ten itibaren “Örgütlü Ermeni Terörü” izlemiş ve yurt dışındaki Türk görevlileri, elçilikleri ve kuruluşlarına yönelik Ermeni saldırıları, kısa sürede yoğunluk kazanmıştır. Basında bu suikastler yer alırken, 1915 olaylarından soykırım şeklinde bahsedilmesi Ermenilere daha çok seslerini duyurabilecekleri düşüncesine kapılmalarını sağlamış ve bu durumu kullanarak 1973-1993 arasında 34 Türk diplomatına saldırı düzenlemişlerdir. Ayrıca, 13 ölü ve 109 yaralının olduğu İstanbul ve Ankara havalimanlarına yapılan saldırılar da aşırı sol eğilimli ASALA[11] ile JCAG’ın birlikte hareket ettiği olaylardır.[12]

Kısaca “Adalet Komandoları” olarak bilinen JCAG’ın 1976 yılında kurulduğu sanılmaktadır. Kurucuları NEMESIS üyeleridir ve Taşnaklara bağlıdırlar. Yani sağ ve Ermeni milliyetçisidirler. Üyelerinin önemli bir kısmı ırkçı ve anti-komünisttir. ASALA’nın aksine Batılı hedeflere saldırı düzenlemediği gibi SSCB güdümünde bir Ermenistan da istememektedir. JCAG’nin kurulması ve teröre başvurması ASALA’nın terör yoluyla sağladığı başarıya bir tür cevap sayılabilir. ASALA terör eylemleri yoluyla sesini duyurdukça Taşnaklar, Ermeniler arasındaki etkilerini kaybetme korkusuna kapılmışlar ve bir tür rekabet sonucunda onlar da terörü bir yol olarak seçmişlerdir. Bu nedenle ASALA tarafından taklitçilikle de suçlanmışlardır. Bu da ASALA ile arasında ideolojik yaklaşım dışında bir fark olmadığını göstermektedir. İlginç olan nokta Türkiye’deki terör örgütleri ideolojileri nedeniyle farklı hedefler seçerken Ermeniler sağcı olsun solcu olsun Türkiye hedefinde birleşmişlerdir. Hangi gerekçeyle olursa olsun Ermeni terörünün temel hedefi Türkiye’yi vurmaktır. ASALA ile arasındaki temel fark ideolojik açıdandır. ARA (Ermeni İhtilal Ordusu)’nun, ASALA’dan ayrıldığı tahmin edilmektedir. JCAG’a yakın görüşleri olmuştur. 14 Temmuz 1983 tarihinde Brüksel (Belçika)’da bir Türk diplomatını öldürmüştür. 27 Temmuz 1983’te ise Lizbon’da Türk Konsolosluğu’nu işgal girişiminde bulunmuştur. 20 Haziran 1984’de Viyana’da bir Türk diplomatını öldürmüş, 19 Kasım 1984’de Viyana’da bir Türk diplomatını öldürme teşebbüsünde bulunmuştur. Bir başka Ermeni terör örgütü de NAR (Yeni Ermeni Direnişi)’dır. İsmini ilk kez 1977’de duyurmuştur. 1980’e kadar yedi saldırının sorumluluğunu üstlenmiştir. Diğerleri ise; NUPA, AHHRMG, VEDO (Fransız kökenli), GEGE (Beyrut Kökenli), Ermeni Yer Altı Ordusu, Yeni Ermeni Uyanışı şeklinde faaliyetlerini yürüten taşeron terör örgütleridir.[13]

Bu olayları yönlendiren ASALA terör örgütünün merkezi, Beyrut olup, kuruluş tarihi, 20 Ocak 1975’tir. Lübnan’da yaşayan yaklaşık 200.000 Ermeni bu örgütün kurulmasında etkili olmuştur. Örgütün siyasi görüşü, Hınçak Partisi yanlısı “Marksist-Leninist” doğrultudadır. Örgütün lideri, “Mihran MİHRANİAN, Agop AGOPİAN” gibi takma isimler de kullanmış olan Bedros HOVANASSİAN’dır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası Yunan gizli servislerinin organize ve teşviki ile kurulan ve kuruluş aşamasında S.S.C.B tarafından yönlendirilen ASALA, 20 Ocak 1975 tarihinde Beyrut’taki Dünya Kiliseler Birliği Bürosu’na yaptığı bombalı saldırı ile adını duyurmuş ve kendisini uluslararası devrim hareketinin bir parçası olarak kabul etmiştir. ASALA, Türkiye ile müttefiklerini can düşmanı saymış ve Ermeni davasının ancak silahlı mücadeleyle çözümlenebileceği görüşünü savunmuştur. Bu örgüt, 1966 yılından itibaren Filistinli Arapların mücadelelerine katılmışlar, fiziksel ve psikolojik yardım gördükleri Filistinli örgütlerden PELP ile olan ilişkileri önemli rol oynamıştır. ASALA örgütü üyeleri örnek aldıkları Filistinlilerin bağımsız Filistin devleti kurma hakkını elde etmesi ile, aynısını bağımsız Ermenistan kurma çabalarına yasal bir örnek olarak kullanmışlardır.

Örgüt, merkez komiteye bağlı siyasi ve askerî gruplara ayrılmıştır. Siyasi merkezlerde çalışanlar “ülke ve bölge sorumluları” olarak görevlendirilmişlerdir. Bölgeler komuta bölümlerine ayrılmış; en üst noktasında bulunan ülke sorumlusuna, ülke sorumlusu ise doğrudan “merkez komiteye” bağlı çalışmıştır. Siyasi merkezle askerî merkezin birbiriyle doğrudan ilişkisi bulunmamakta, askerî merkezler de komuta gruplarına ayrılmakta, hücreler şeklinde görev yapmaktadır. Hücreler, merkez komitenin bilgi ve isteği doğrultusunda ilişki kurabilmişlerdir. Hücreler, genelde iki ya da dört kişiden oluşmuştur. Bunlar, merkez komitenin bilgisi doğrultusunda ülkeye sızmıştır. Bazen, aynı ülkeye birbirinden habersiz ve ayrı eylem yapmak üzere birden fazla hücre de sevkedilmiştir. Siyasi merkezler, propaganda çalışmalarında kanunlar ölçüsünde eylem yapmışlardır: Dergi, broşür yayınlamak, konferans ve yürüyüş düzenlemek gibi... Ayrıca bulundukları ülkelerdeki meslek kuruluşu temsilcileri, ve yararlı olabilecek kişilerle (gazeteci, yazar, sanatçı, üniversite görevlileri, milletvekilleri... gibi) irtibata geçmişler, mali kaynak[14] sağlama yönünde çalışmışlardır. ASALA’ya bağlı çeşitli hücreler değişik adlarla, terör örgütleri kurmuştur. Amaçları, güvenlik güçlerinin kafasını karıştırmak ve ASALA eylemcilerini sıkıştıran ülkelere göz dağı vermektir.[15]
Bu örgütün, Türkiye’deki ilk terör eylemleri[16] ise 7 Ağustos 1982’de Esenboğa Havalimanı’nda 9 ölü, 72 yaralı ve 15 Haziran 1983’te Kapalı Çarşı’daki 2 ölü, 21 yaralı ile sonuçlanan bombalamalardır. ASALA Örgütü, çok sistemli bir teşkilattır. Kaba saldırılar yerine belirlenen kişilerin öldürülmesini üstlenmiştir. Yugoslavya’daki olay dışında,[17] yakalanan bir tek ASALA militanının olmaması ne kadar düzenli ve sistemli bir örgüt olduğunu göstermekle birlikte, bazı devletler tarafından da desteklendiği için katillerin korunması nedeniyle faillerin bulunamaması yönünü de ortaya koymaktadır. Dünyanın birçok yerinde sistemli ve seri bir şekilde terör yapabilmektedirler. Bu bakımdan bu terörist örgütü amatör gençlerin kurmadığı muhakkaktır. KGB’nin de desteklediği ASALA ile uğraşmak Türkiye açısından kolay olmamıştır. Nitekim, ASALA sorunu bitti zannedilirken, olay boyut değiştirmiş ve başka bir örgütün terör faaliyetleriyle yeniden ortaya çıkmıştır. Bu sefer Türkiye’nin başına bela olacak terör örgütü ASALA’nın iş birlikçisi PKK’dır. 

6 Nisan 1980’de, 1965’teki 24 Nisanları katliam günü olarak anma kararı aldığı gibi, yine Lübnan’ın Sedan şehrinde ASALA ile PKK arasında imzalanan bir anlaşma ile ASALA Türkiye’deki terör hareketini Karabağ’a kaydırmış ve yerini PKK terör teşkilatına bırakmıştır. Böylece, PKK’nın ilk terörist eylemleri de 15 Ağustos 1984 Eruh ve Şemdinli’de başlamış ve günümüze kadar devam etmiştir.[18]

Uluslararası terör teşkilatlarıyla iş birliği içindeki Ermeni terör teşkilatları, aynı zamanda Türkiye’yi bölmek, parçalamak için Doğu Anadolu’da ve yurt dışında faaliyet gösteren PKK (bugünkü adıyla KADEK/KONGRA-GEL)[19] iş birliğiyle, Suriye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile çok yakın irtibatta olmuşlardır. Bunlar, Türkiye’ye ve Türk insanına yönelik her türlü cinayeti geçekleştirirken, aynı zamanda uyuşturucu madde[20] ve silah kaçakçılığı, kara para aklama, adam kaçırma eylemleri, Türk insanını karalama ve menfaatlerini engelleme faaliyetleri ve döviz operasyonlarını yapmışlardır.

 

ASALA’dan PKK’ya Terörizm Taşeronluğu
Terörizmin yapısını bu şekilde açıkladıktan sonra, iki terör örgütünün “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı ile nasıl bir iş birliğine yöneldiğini irdeleyelim.

Geçmişte, Hoybun Independance (Kürt-Ermeni Terör Teşkilatı) olarak faaliyetleri bilinen bu iş birliği 1980’den sonra PKK-ASALA iş birliğine dönüşmüştür. 28 Ekim 1927’te sözde bağımsız Kürdistan ilân edilmiştir. Hoybun Cemiyeti kurulmuştur. Ermenilerle kendilerini komşu olarak gören Kürtler, onların mücadelelerine bu anlamda destek vermişlerdir. [21] Bölgedeki huzursuzluklar üzerine, İran Şahı’nın emrindeki Yüzbaşı Arfa’nın Türk-İran sınırındaki rahatsızlıklar hakkındaki görüşlerini belirten Charles Hart imzalı 20 Eylül 1930 tarihli gizli raporunda şöyle ifade edilmiştir. “Türkiye, Rusya’yı gücendirmemek için, Trabzon yolunun bakımını yaptırmamaktadır. Çünkü bu yolun otomobillerin geçmesine açılması, İran’ın kuzeye yapacağı ticareti etkileyecektir. Rusya da İran’ın ticaret yapmasını istememekte, ekonomik anlamda gelişmesini engellemek istemektedir. Trabzon yolu İran mallarının geçişi için önemli bir yoldur. Rusya bu sayede İran’ın ekonomisini kontrol edebilmektedir”. Arfa’ya göre, Türkiye Avrupa’ya daha yakın görünmektedir. Öte yandan, İran Azerbaycan’ın Türkiye’ye bağlı olması gerektiğini ifade etmiştir. Bölgenin Ruslara tabi olmasındansa Türklerin elinde olmasını tercih ettiği de raporda belirtilmiştir. Rus Azerbaycan’ının Bolşevikleştiği ama sindirilmesinin mümkün olamayacağı da belirtilmiştir. Rusya’nın İran ve Türkiye arasında bir yakınlaşmadan çekindiği de belirtilerek, böyle bir yakınlaşmanın Rusya’nın aleyhine olacağını, Rusya’nın Türkiye’nin doğuda Kafkaslara doğru ilerlemesinden korktuğunu da belirtmiştir.[22]

Geçmişte, Kürt isyanları olarak baş gösteren olaylarla Türkiye’nin doğu bölgesinde sözde Kürdistan hayalindeki Kürtlerin Ermenilere verdikleri tarihî destek, son dönemlerde de devam etmiştir. ASALA-PKK iş birliğinin temeli siyasi ve askerî eğitim gördükleri Filistin kamplarına dayanmaktadır. Dünya Ermeni Örgütleri Birinci Kongresi, Paris’te 3-6 Eylül 1979 tarihinde toplanmıştır. Terör örgütü ASALA’nın önemli bir güçle katıldığı ve etkin rol oynadığı Kongre, Fransa’daki Ermeni ihtilalci güçler üzerinde etkili olmuştur. Bu kongrenin amacı; “dünyadaki Ermenilerin bir fikir ve bir bayrak altında toplanması, siyasi ortamın değerlendirilerek toprak taleplerine yönelinmesi” şeklinde özetlenebilir. Dışarıdaki Ermeniler çevresinde güçlü bir Ermeni gücü yaratılması hedeflenmiştir. Ermeni Kilisesi’nin millî karaktere kavuşturulması, bir Ermeni Millî Bankası kurulması, merkez bürolar kurularak yayın ve haberleşme imkânlarının geliştirilmesi yönünde kararlar alınmıştır.[23]

21-28 Nisan 1980 tarihini Kızıl hafta olarak ilân eden PKK ile Ermeniler, 24 Nisan tarihini sözde Ermenilerin katledilme günü olarak birlikte anmışlardır. 8 Nisan 1980’de Lübnan’ın Sidon kentinde ortak bir basın toplantısı düzenleyen PKK ve ASALA, bu çıkışlarının tepkiyle karşılanması üzerine ilişkilerini gizli yürütme kararı almışlardır. Bu toplantının ardından 9 Kasım 1980’de Türkiye’nin Strazburg Başkonsolosluğu’na, 19 Kasım 1980’de ise THY’nin Roma bürosuna yönelik saldırılar PKK ve ASALA terör örgütleri tarafından ortaklaşa üstlenilmiştir. [24]

Terör büyük boyutlara ulaşmış, dünya kamuoyu giderek Ermenileri ve teröristleri kınama durumuna gelmiştir. Özellikle katliam şekline varan eylemler, Ermenilere en yakın ve destekçi devletleri bile tedirgin etmeye başlamıştır. 1983’teki Lozan Kongresi, önemli gelişmeler sonucunda toplanmıştır. Lozan Kongresi, “Ermeni siyasi görüşlerini birleştirmek ve tek doğrultuda hareket etmelerini sağlamak” amacıyla böyle bir ortamda toplanmıştır. ASALA’nın katılmadığı, şiddet yanlılarınınsa azınlıkta kaldığı kongre sonunda; Taşnaklar’da ve ASALA’da bölünmeler görülmüştür.

7-13 Temmuz 1985’de Sevr’de toplanan ve adına “Dünya Ermeni Örgütleri Üçüncü Kongresi” denilen kongrede ise temel amaç, hazırlanan “Ermeni Anayasası”nın kabulü olmuştur. Kongrede, Ermenileri dünya çapında temsil edecek bir birliğin oluşturulmasına çalışılmıştır. Kongre, ASALA’nın katılmadığı ve kongre sonunda desteklenmemesi gerektiği yönünde alınan kararla yoğun eleştirilere uğramıştır. Taşnakların temsil niteliği uzun tartışmalara sebep olmuştur. Kıbrıs Rumlarının desteklenerek, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün benzeri bir yapılanmaya gidilmesi yönünde kararlar alınmıştır.

Ermeniler, 1985’te Yunanistan’da binlerce Ermeni’nin katılımıyla 24 Nisan’ı anacaklarını bildirmişlerdir. Asılsız soykırım iddiasını Margaret Thatcher’in kabul etmesi için lobi faaliyetleri yürütmüşlerdir. BBC Televizyonu, Ermenilerin yürüyüşüne basında geniş verirken, Doğu Anadolu bölgesini Ermeni toprağı olarak göstermiştir.[25] Güney Rum Kesimi’nde de altı ilin Ermenistan’a ait olduğu iddia edilmiştir. Ayrıca, Papa II. Jean PAUL Vatikan’da düzenlenen ayinde 70 yıl önce ölenler için dua edilmesini istemiştir. 24 Nisan 2005 tarihinde Amerikan televizyonunda gösterilen propaganda amaçlı yayın için 250.000 dolar harcanmıştır. Bu yayına katılan Ermeni ailesi “biz Ermeni’yiz” diye bağırdığında televizyon programcıları tarafından “hayır siz Amerikalısınız”[26] diye uyarılmaları ilginçtir. Amerika’da hiç kimse İtalyan asıllı Amerikalıyım, Finlandiya asıllı Amerikalıyım demeden Amerikalıyım derken, Türkiye’de azınlıkların veya kimilerince azınlık olarak gösterilme çabasında olan bazı grupların “Türk’üm” demekten gocunması anlaşılır gibi değildir. Öte yandan, bu ülkelerin kendi vatandaşlarına millî kimliklerini benimsetirken, “Amerikalıyım” demenin öneminin farkında olmaları sağlanırken bunu ülke bütünlüğü adına yapıyorlarken, Türkiye’de yaşayan azınlıklara ve diğer Müslüman gruplara başka etnik kimliklerinin ön plana çıkartılması çabasında destek olunması ve demokrasi, insan hakları, Avrupa Birliği’ne kabul edilme sürecinin bir parçası gibi gösterilmesi büyük bir çelişki oluşturmaktadır.

ASALA ve PKK iş birliğinin tarihî sürecine bir başka örnek de, 4 Haziran 1993 tarihinde, Ermeni Hınçak Partisi, ASALA ve PKK terör örgütü mensuplarının katılımıyla Batı Beyrut’ta bulunan PKK terör örgütü merkezinde yapılan toplantıdır. Ermeni-PKK ilişkisiyle ilgili bir başka çarpıcı örnek ise 6- 9 Ocak 1993 tarihlerinde Beyrut’taki iki ayrı kilisede düzenlenen ve Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu, Ermeni Parti yetkilileri ile 150 gencin katıldığı toplantılarda kullanılan şu ifadelerdir:

Şimdilik Türkiye’ye karşı sakin tutum gösterilmelidir.

Ermeni toplumu gittikçe büyümekte ve ekonomik yönden güçlenmektedir.

  • Geliştirilen propaganda faaliyetleri sayesinde, bütün dünyada (sözde) soykırım daha iyi bilinmeye başlanmıştır.
  • Ermenistan devleti kurulmuştur, her geçen gün toprakları genişlemektedir ve Ermeniler atalarının intikamını mutlaka alacaklardır.
  • Başta ABD olmak üzere, diğer batılı ülkeler de Karabağ’da sürdürülen savaşta Ermenileri haklı bulmaktadırlar. Bu fırsatı değerlendirmek gerekir ve Karabağ’da savaşan Ermeni gençlerine yenileri katılacaktır.
  • Türkiye’de -PKK terör örgütü ile yapılan mücadele kastedilerek- iç savaş devam edecek, Türk ekonomisi sıfır noktasına gelecek ve vatandaşlar baş kaldıracaklardır.
  • Türkiye bölünecek ve bir Kürt devleti kurulacaktır.[27]
  • Ermeniler Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve Kürtlerin mücadelelerini desteklemelidirler.
  • Bugün Türklerin elinde olan topraklar, yarın Ermenilerin olacaktır.[28]

Günümüzde de, bu örgütlerin faaliyetlerinin sona ermediğini söyleyebiliriz. Lübnan iç savaşı (1975-77) sırasında 170.000 olan Ermeni sayısı savaş sonunda 100.000’e düşmüştür. 2001 yılı Ermeni nüfusu 116.214’tür. Lübnan Ermenilerini kendi programlarına göre yönlendiren Taşnak Partisi, Homenetmen Spor Kulübü, Hamazkaine Kültür Derneği, Lübnan Ermenilerine Yardım Derneği vasıtası ile çalışmalarını sürdürmektedir.[29] Bu da göstermektedir ki, Ermeniler terörle ilgili kısmı aslında kapamamışlar, başka terör örgütleriyle Türkiye halkının kanının dökülmesine neden olmağa devam etmektedirler. Bu çerçevede, terörün taşeronluğunu yüklenen ASALA-PKK[30] iş birliğinin hedefi de Doğu Anadolu’da ortak bir Ermeni-Kürt Federe Devleti kurulmasıdır. 1985’ten sonra PKK olarak isim değiştiren Ermeni terörü, 1990’lardan sonra PKK bünyesinde devam etmiştir. XXI. yüzyılda bu terör dalgası bitmemiş, ülkelerin politika gündemlerinde hukuki bir konuma getirilme çabası devam etmiştir.

Batılıların ASALA terörü gibi PKK terörüne de bir süre göz yumduktan hatta onu besledikten sonra, kendileri de hedef olmaya başlayınca -ya da PKK olayında olduğu gibi artık işe yaramaz hâle gelince liderini teslim ederek- geri çekilmelerinin kökeninde, kendi ırkçı ünlerinin gündemde tutulmasını önleme çabaları başrolü oynamaktadır.[31]

PKK örgütü, 1993’ten bu yana İngiltere ve Fransa’da, 2001 Mart ayında İngiltere’de yasaklanmış, Avustralya, Kanada, Bulgaristan, Japonya, Kazakistan, ve ABD’de ise yabancı terör örgütleri listesine alınmıştır. (Örgütün terörist niteliği ABD Dışişleri Bakanlığının “Küresel Terörizm Çeşitleri” konulu yıllık raporunda on yılı aşkın bir süredir vurgulanmaktadır). 2 Nisan 2004 tarihi itibariyle PKK, diğer adları olan KADEK ve KONGRA-GEL ile birlikte AB’nin “Terör Örgütleri ve Kuruluşları Listesi”ne de alınmıştır. PKK ayrıca, sivil toplum örgütlerinin 1 Haziran 2001 tarihli “Çocukların Asker Olarak Kullanılmalarının Durdurulması İçin İş Birliği” raporunda da çocukları asker olarak kullanan örgütler arasında sayılmaktadır. (PKK’nın çocukları kaçırıp beyinlerini yıkadığı ve kamplarda eğittiği uzun bir zamandan beri bilinmektedir.) Tarihte terörist ile özgürlük savaşçısının birbiriyle karıştırıldığı zamanlar olmuştur, ancak bu tutum artık geçerli değildir. Özellikle 11 Eylül New York İkiz Kuleleri’nin yıkılması olayından sonra terörizme ve terör örgütlerine karşı uluslararası bir dayanışma gelişmiş ve BM Güvenlik Konseyi’nin 1373 sayılı kararında görüldüğü gibi, uluslararası belgelerde teröre karşı yürütülecek açık mücadelenin parametreleri ortaya konulmuştur. Bu gelişmeler ışığında Türkiye, tüm ülkelerin uluslararası yükümlülükleri doğrultusunda terör örgütü PKK/KONGRA-GEL’e karşı kararlı bir tutum takınmasını beklemektedir.[32]

Soykırımları hazırlayan ırkçılık tutkusunun 19. yüzyıl Avrupa düşüncesinin ürünü olup, İngiliz ve Fransızların üstünlük mantığıyla başlayıp Almanlara doğru eriştiğini bilmeyen yoktur. İkinci Dünya Savaşı sırasında yalnızca Almanların değil, bütün Avrupalıların Yahudi soykırımına katkıda bulundukları artık kanıtlanmış durumdadır. Fransızlar 100 bin Yahudi’yi gaz odalarına gönderilmek üzere Nazilere teslim etmişlerdi. Daha da ilginci, Fransa’nın 1960’larda öldürdüğü bir milyonu aşkın Cezayirli konusunun ele alınmasını istememesidir. Başbakan Jospin, “Bunun yargısını tarihçilere bırakalım” derken, Parlamento Ermeni konusunun tarihçilere bırakılmasına ise karşı çıkmıştır.[33] Dünya çapındaki Amerikalı tarihçi Bernard LEWİS, soykırım iddiasını çürüten bir makale yazdığı için, Fransız mahkemelerince 1 Franklık sembolik bir cezaya mahkum edilmiştir. Soykırıma gerekçe yapılan belgelerin gerçekliklerini sorguladıkları için, iki bilim adamı, Davison ve Giles VEİNSTEİN de tehditlere uğrayıp görevlerinden uzaklaştırılmak olasılığıyla karşı karşıya bırakılmışlardır.[34]

Avrupa Parlamentosu, sözde soykırımı tanımasını bir ön koşul olarak Türkiye’nin önüne getirmektedir. Avrupa Parlamentosu’nda “Türkiye’de insan hakları” başlığıyla tartışılarak gündeme gelen karar tasarısı da oylamada kabul edilmiştir. Parlamento’nun değişik siyasi grupları adına verilen tasarı çerçevesinde alınan kararda, HADEP’in kapatılma olasılığına karşı tavır alınmıştı. Kararda, “HADEP’in Türkiye’deki Kürtlerin medeni haklarını elde etmeleri için mücadele verdiği” ve “PKK veya diğer terör örgütleriyle bağlantısı olduğu iddialarını reddettiği” ileri sürülmüştür. Partinin “sözde bölücülüğe destek verdiği ithamıyla kapatılabileceği” ifade edilen kararda, Kürtçe eğitim isteminde bulunan öğrencilere karşı adli girişimlere son verilmesi istenerek, “Türkiye’nin AB adayı sıfatıyla sorumluluk ve yükümlülükleri olduğu” belirtilmiştir. Anayasada kürtçeye getirilen kısıtlamaların kısmen kaldırılmasını öngören değişikliklerden memnuniyet duyulduğu kaydedilen kararda, “Türk Devleti’nin, gelecekte, Türkiye’deki bütün azınlıkların yasal haklarını garanti altına alacağının ümit edildiği” yazılmıştır. Avrupa Parlamentosu’nda alınan kararda, HADEP’e yönelik soruşturmaların durdurulması da istenmiştir.[35] Bu bağlamda AB’nin tasarısına, Brüksel’de bulunan Başbakan Yardımcısı Mesut YILMAZ sert tepki göstermiş ve parlamentoların tarihî yargılama misyonu olmadığını söylemiştir.[36]

19-20 Kasım 2001 tarihlerinde Brüksel’de Parlamenterler Meclisi toplantısında Türkiye’nin üyeliği karşısında sözde soykırımı kabul etmesi gerektiği gündeme gelmiştir. 9-10 Eylül 2002 tarihinde Revan’da yapılan toplantılarında da aynı konu görüşülmüştür. Ayrıca, 13 Ekim 2004 tarihinde AB Parlamentosu’nda Philip CLAEYS tarafından sözde Ermeni soykırımını Türkiye’nin kabul etmesi yönünde 43. toplantıda bir karar sunulmuştur. 11 imza toplanmıştır. P. CLAEYS, Koenraad DİLLEN, Frank VANHECKE tarafından bu kararın Türkiye tarafından kabul edilmesi istenmiştir. Aynı kişiler, Türkiye’nin üyeliği söz konusu olduğunda Türkiye’den AB’ye gelecek göçün etkileri üzerine de görüşmüşlerdir. AB’ye üyeliği konusunda Türkiye için bir referandum yapılmasını istemişlerdir. 10 Kasım 2004 tarihinde ise Paul Marie COUTEAU 46/2004 oturumunda 24 imzalı bir kararla Türkiye’nin üyeliğine Ermeni soykırımının kabulünün ön şart olarak konulmasını istemişlerdir.[37]

Görüldüğü gibi, AB her fırsatta bu konuda kararlar alıp, gündeminde tutmaktadır. AB’ye üyelik sözde soykırımı ve Kıbrıs konusu gibi Türkiye için hayati önemli olan diğer konulardaki ön şartları kabul etmeyi gerektirmektedir. Kanaatimizce, AB ile ilişkiler adına Türkiye’nin ödün vermemesi gerekir. Kendi kaynaklarını kullanarak gereken ilerlemeyi gösterecek cesareti bulması daha faydalı olacaktır.


         

* Dr., Akdeniz Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Öğretim Görevlisi, bturkdogan@akdeniz.edu.tr.

** A. Âfetinan, Medenî Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Ankara, 2001, s. 34.

[1] http://www.egm.gov.tr/temuh/terorizm1.htm, Ayr.bk. Mustafa Gündüz, Basın ve Terör, İzmir, 1996. Necati Alkan, Gençlik ve Terörizm, Ankara, 2002, s. 17-18.

[2] http://www.egm.gov.tr/temuh/terorizm1.html, Yılmaz Altuğ, Terörün Anatomisi, İstanbul, 1989, s. 23. Suat İlhan, Terör Neden Türkiye, Ankara, 1998, s. 5.

[5] http://www.egm.gov.tr/temuh/terorizm1.htm, Necati Alkan, Terör Örgütlerinin Finans Kaynakları.

[6] Terör suçları; Terörle Mücadele Kanunu’nun, 3. maddesinde, TCK’ ya yapılan atıfla, Türk Ceza Kanunu’nun 125., 131., 146., 147., 148., 149., 156., 168., 171. ve 172. maddelerinde yazılı bulunan suçlardır. Ayrıca, işleniş amaçları nedeniyle bazı suçlar da terör suçları olarak kabul görmektedir. Bunlar; Terörle Mücadele Kanunu’nun 4. maddesine göre; (19.11.1996 tarih-22822 sayılı RG/13.11.1996 Tarih ve 4211 sayılı Kanunla Değişik) Türk Ceza Kanunu'nun 145., 150., 151., 152., 153., 154., 155., 157., 169. ve 384. maddeleri ile 499. maddesinin ikinci fıkrasında yazılı suçlardır. Zekeriya Yılmaz, Anayasa, Türk Ceza Kanunu-Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu-İlgili Mevzuat, Ankara, 2001, s. 413.

[8] Nicolae Ecobescu vdl., Fighting Terrorism, Bükreş, 2003, s. 37-114., Der. Zeki İnanç, Uluslararası Belgelerde Azınlık Hakları, Ankara, 2004, s. 61.

Uluslararası sözleşmelerde terör konusu şu şekilde ele alınmıştır:

Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) Terörizme Bakışı

Bugüne kadar Avrupa Güvenlik İşbirliği Örgütü’nün düzenlemiş olduğu toplantılarda ortaya konan belgelerde, terörle ilgili bazı kararların alındığı görülmektedir.

1975 Helsinki Nihai Senedi’nde, devletlerin terörist eylemlere doğrudan ya da dolaylı şekilde yardım etmekten kaçınacakları vurgulanmaktadır.

1983 Madrid Belgesinde, toplantıya katılan devletler, uluslararası ilişkilerde şiddet kullanılması dâhil terörizmi kınamakta; terörizmin masum insanların canına kastettiğini, insan haklarını ve temel özgürlükleri yok ettiğini belirtmekte; terörizmle mücadele için ikili ve çok taraflı iş birliği özendirilmekte; ülkeler kendi topraklarının terör eylemlerinin hazırlanması, düzenlenmesi konusunda kullanılmasına, bunları yapanların orada barındırılmasına izin vermeyeceklerini belirtmekte; bu eylemlerin finanse edilmeyeceği, teşvik olunmayacağı ya da hoş görülmeyeceği vurgulanmaktadır.

1989 Viyana İzleme Belgesi terörizmi kınamakta, teröristlerin taleplerine karşı direnme gösterilmesi politikası izlenmesini tavsiye etmekte, terörizm konusunda bilgi değişimi dâhil ikili ve çok taraflı iş birliği yapılmasını, diplomatik ve konsolosluk misyonlarının ve bunların personelinin güvenliğinin sağlanmasını ve terörist eylemlerin önlenmesi için gereken önlemlerin alınmasını istemekte, terör eylemlerine karışanların sınır dışı edilmesi ve yargı önüne çıkarılması, birden fazla ülkenin hükümranlığının söz konusu olduğu durumlarda uluslararası sözleşmelere uygun hareket edilmesinin gereğini vurgulamaktadır.

1990 İnsan Boyutu konulu Kopenhag Toplantısı Belgesi’nde, kendi ülkesinin ya da bir başka ülkenin düzenini yıkmaktan vazgeçmeyi reddeden şiddet ya da terörizm kınanmakta ve ülkenin bununla mücadeledeki sorumlulukları vurgulanmaktadır.

1990 Paris Senedi (Charter) terörizmin her türlüsünü kınamakta ve terörle mücadelede iş birliğini öngörmektedir.

1992 Helsinki Belgesi de her türlü


Türk Yurdu Haziran 2006
Türk Yurdu Haziran 2006
Haziran 2006 - Yıl 95 - Sayı 226

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele