2014 Yılında Türkiye-Ab İlişkileri

Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

        2014 yılının Türkiye-AB ilişkileri açısından olağan bir yıl olduğunu söyleyebiliriz. 2010 yılından beri adeta durma noktasına gelen Türkiye’nin AB Katılım süreci, 2013 yılı sonlarında, “Bölgesel Politika ve Yapısal Fonların Koordinasyonu” başlıklı 22. faslın açılmasıyla, yeni bir ivme kazanmıştı. Zira üç buçuk yıl aradan sonra ilk defa yeni bir müzakere başlığı açılmış ve sürecin akamete uğraması son bir hamleyle engellenmişti. İşte 2014 yılına bu olumlu gelişmenin verdiği moralle girildi. Ne var ki birtakım iyi niyetli adımlara rağmen, Ankara-Brüksel ilişkileri Doğu Akdeniz’deki doğalgaz krizi ile aşırı grupların başarısıyla sonuçlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin gölgesinde kalmıştır.

         

        2014 yılı başında Yunanistan AB Dönem Başkanlığını Litvanya’dan devralmıştır. Ocak-temmuz döneminde Yunanistan başkanlığındaki Birlik, Türkiye-AB müzakere süreci açısından yeni bir adım atmayı becerememiş ve ilişkiler bu dönemde sorunsuz geçiştirilmeye çalışılmıştır.

         

        2014 yılının Kıbrıs krizinin gölgesinde kaldığını belirtmiştik. Bilindiği gibi, Türkiye’nin AB katılım süreci, Brüksel’in GKRY’yi haksız bir şekilde AB üyesi yapmasıyla birlikte Kıbrıs ipoteği altına alınmıştır. Son 25 yıldır Yunan/Rum tarafının büyük bir sabırla ve adım adım uygulamaya koyduğu bir senaryo, bugün son safhaya gelmiş bulunmaktadır. Ne yazık ki Brüksel’in de alet edildiği, “Kıbrıs Meselesinin AB platformuna taşınarak bu kanaldan Rumlar lehine çözüme kavuşturulması” şeklinde özetleyebileceğimiz bu senaryonun engellenmesi mümkün olamamıştır. Yunanistan’ın öncülük ettiği bu plan, yine Yunanistan’ın 1994 yılında Gümrük Birliği’ni ve 2004 yılında da 5. Genişlemeyi veto etme şantajları sayesinde uygulama alanı bulabilmiştir. Geldiğimiz noktada ise Kıbrıs, Türkiye’nin önündeki en büyük engel olarak masaya yatırılmış bulunmaktadır.

         

        Bu kapsamda Yunanistan, 2014 yılında, AB dönem başkanlığını da kullanarak Kıbrıs’ta Rumlar lehine birtakım tavizler koparma gayretine girmiştir. Mesela Yunanistan, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarını kullanarak, çöken Rum ekonomisini bu vasıtayla ayağa kaldırma hevesine kapılmıştır. Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarına göz diken ABD’nin de girişimleriyle, Kıbrıs’taki bu doğal kaynakları çıkarma ve Avrupa’ya pazarlama projesi devreye sokulmuştur. Bölgede Türkiye’siz bir projenin hayata geçirilemeyeceğini iyi bilen ABD, Kıbrıs’ta acil bir çözüm için kolları sıvamıştır. Türkiye’nin ise, Kıbrıs’ta adil ve kapsamlı bir çözüm sağlanmadan, Ada’nın enerji kaynaklarının tek taraflı olarak kullanılmasına izin vermeyeceği taraflarca iyi bilinmektedir.

         

        İşte bu yüzden, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarını çıkarma ve Avrupa’ya ulaştırma projesi, Ada’da acil bir çözümü de gerekli kılmıştır. Projenin ilk aşaması olarak, 11 Şubat 2014 tarihinde KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile Rum Yönetimi Lideri Nikos Anastasiadis bir araya gelerek Kıbrıs’ta yeni bir çözüm sürecini başlatmışlardır. Ne var ki gerek AB’de ve gerekse ABD ve BM’de memnuniyetle karşılanan bu buluşmanın getirdiği olumlu hava uzun sürmemiş, AB, ABD ve BM’nin baskılarıyla masaya oturan Anastasiadis, 2014 yılı sonunda masadan kaçmayı başarmıştır. Hatta diyebiliriz ki, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum Liderlerinin masaya oturmalarının uluslararası camiada yarattığı olumlu havayla başlayan 2014 yılı, yine Anastasiadis’in aniden masadan kaçmasının yarattığı hayal kırıklığıyla son bulmuştur.

         

        Diğer taraftan, 1 Mayıs 2014 itibarıyla, Avrupa’da son büyük genişlemenin 10. yılı kutlamaları yapılmış ve bu bahaneyle bir yandan 10. Genişleme övülürken diğer taraftan Türkiye’nin yılan hikâyesine dönen üyelik süreci eleştiri konusu olmuştur. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu her fırsatta dile getiren Jean-Claude Juncker’in 2014 yılı sonu itibarıyla AB Komisyonunun yeni başkanı seçildiğini de maalesef burada belirtmek isteriz.

         

        Ayrıca, tüm olumsuzluklarına rağmen son genişlemeleri başarı olarak gören AB’li siyasetçiler, Türkiye söz konusu olunca tamamen farklı bir tavır sergilemişlerdir. Mesela, mevcut koşullarda AB’nin ileride yeni üyeler kabul edecek durumda olamayabileceğini düşünen AB Komisyonu eski Genişlemeden Sorumlu üyesi Günther Verheugen, “Projenin geleceği konusunda endişeliyim. Bu yolculuğun daha nereye kadar devam etmesi gerektiği konusunda bir görüş yok…” şeklindeki beyanatı manidardır. Burada mesajın kime verildiği izahtan varestedir. 2004 yılında, hem ekonomik ve hem de siyasi açıdan hazır olmadıkları halde 10 yeni üyeyi Birliğe alan Verheugen’in bugün Türkiye söz konusu olunca kafası karışıyor. Üstelik Verheugen, Türkiye’ye karşı uyguladığı çok yönlü baskılar ve şantajlarla, Kıbrıs Rum Kesimini tek taraflı ve uluslararası anlaşmalara aykırı bir şekilde AB üyesi yapmıştır.

         

        Üstelik, AB’nin son 10 yılını başarılı gören Barroso’nun, 10 yıl önce göreve geldiğinde ilk icraatı, Türkiye ile daha önce eşi benzeri görülmemiş şartlarda müzakereleri başlatmak olmuştur. 2005 yılında Türkiye-AB Müzakere Çerçeve Belgesi’ne diğer adaylarla eşit olmayan şartlar koymuştur. Mesela, “ucu açık süreç”, “Birliğin hazmetme kapasitesi”, “GKRY ile ilişkilerini normalleştirmesi”, “Ege sorununu Yunanistan lehine çözmesi” ve “Türkiye’nin mümkün olan en güçlü bağlarla Avrupa yapılarına tam olarak demirlenmesi” gibi haksız şartlar ve belirsiz ifadelere yer verilmesi de Türk milletinin gözünden kaçmamıştır.

         

        Öte yandan, 2014 Mayıs ayında gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçim sonuçları Türkiye ve Avrupa gündemine bomba gibi düşmüştür. Öyle ki Müslüman-Türk düşmanlığı ve AB karşıtlığı yapan çevreler bu seçimlerde önemli bir başarı göstermişler ve AP içinde ciddi bir pozisyon elde etmişlerdir. Nitekim Dışişleri Bakanlığımız AP seçimlerinin hemen ardından yaptığı yazılı açıklamada Türkiye’nin duyduğu rahatsızlığı şu şekilde dile getirmiştir: “22-25 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde, yabancı düşmanı, göç karşıtı, AB projesini sorgulayan, aşırı söylemleri dile getiren partilerin sandalye sayılarını arttırmaları tarafımızdan endişeyle karşılanmıştır…”.

         

        Zira seçimlerde Sosyalistler, liberaller ve Hristiyan demokratlar oy kaybederken, aşırı sol, muhafazakâr anti-federaller, sağcı AB karşıtları, aşırı sağ dâhil bağımsızlar, oylarını artırmış ve 751 üyeli AP’de toplam 167 sandalye kazanmışlardır. Bu seçimlerde aşırı grupların 2009 seçimlerine nazaran başarı kazanması, Avrupa Birliği siyasetçilerini ziyadesiyle endişelendirmiştir. Mesela, Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schauble, Fransa’daki Ulusal Cephe’nin zaferini bir “felaket” olarak nitelendirmiştir. Berlin’de düzenlenen bir etkinlikte konuşan Schauble, “Fransa’daki seçmenlerin dörtte biri kesinlikle aşırı olan uçlardaki faşist bir partiye oy verdiyse biz nerede hata yaptık? Bu bir felaket.” demiştir.

         

        Bilindiği gibi, Ulusal Cephe’nin Lideri Marie Le Pen, son AP seçimlerinde Fransızların %25 oyunu alarak partisini birinci sıraya taşıdı. “Şeytan” diye anılan babası Jean Marie Le Pen tarafından “Şeytan’ın kızı” olarak nitelendirilen Marine Le Pen’in hedefinin, AB’yi dağıtmak ve 2017 seçimlerinde Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmak olduğu söylenmektedir. Öte yandan, Almanya’da, yabancı düşmanı olarak bilinen NPD’nin ilk kez AP’ye milletvekili göndermesi, AB’de bir diğer endişe kaynağı olmuştur. Ayrıca, İngiltere’de, “Avrupa’yı AB’den kurtaracağım” diyen Nigel Farage’nin lideri olduğu UKIP’in, oyların yüzde 27.5’ini alarak İngiliz siyasetinde “3. Güç” olarak ortaya çıkması dikkat çekicidir.

         

        Avrupa’nın farklı ülkelerinde seçimlerde başarı gösteren aşırı gruplar, yaptıkları ortak basın toplantısıyla adeta gövde gösterisi yapmışlar ve “AB’de tarih yazıyoruz” diyebilme cesaretini göstermişlerdir. Türkiye’nin Avrupalı olmadığı iddiasıyla AB’ye tam üyeliğine karşı olduğunu her fırsatta dile getiren Nicolas Sarkozy şoku daha atlatılamadan, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu ve Türkiye’yi veto edeceğini açıklayan bir Marine Le Pen’in Fransız siyasetinde önemli bir aktör hâline gelmesi, kuşkusuz, Türkiye’nin dikkate alması gereken ciddi bir problem olarak ortada durmaktadır.

         

        Öte yandan, AP seçimleri Kıbrıslı Türkler için de bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Nitekim, AP’de Kıbrıslı Türkler için ayrılan 2 sandalye, bir kere daha Rumlar tarafından işgal edilmiş bulunmaktadır. Ayrıca AP’nin yeni gözlemcilerinin, seçimlerin hemen ardından yaptıkları “Ada’da çözüm olana kadar, haklarını alma bağlamında, Kıbrıslı Türkler için AB defteri kapanmıştır.” şeklindeki açıklamaları, Kıbrıslı Türklere ve dolayısıyla AB süreci Kıbrıs nedeniyle ipotek altına alınan Türkiye’ye yönelik yeni bir şantaj olarak değerlendirilmelidir.

         

        2014 yılının ikinci yarısında AB Dönem Başkanlığını Yunanistan’dan devralan İtalya da Türkiye-AB Katılım Sürecine herhangi bir katkı sağlayamamıştır. Bu anlamda Türkiye, sürece canlılık kazandırmak için birtakım girişimlerde bulunmuştur. Mesela, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır tarafından Eylül 2014 tarihinde açıklanan “Türkiye’nin Yeni Avrupa Birliği Stratejisi”, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine ivme kazandırarak üyeliğe giden yolun önündeki engellerin üstesinden gelinmesini amaçlamıştır. Yeni strateji çerçevesinde ülkemizin öncelikleri ve vatandaşlarımızın yararı ön planda tutularak hem reform sürecimize hız kazandırılacak hem de Türkiye ve AB arasında yeni iletişim köprüleri kurulacaktır. Kararlılık, süreklilik ve etkinlik temelleri çerçevesinde oluşturulan strateji üç ana bölümden oluşmaktadır: Siyasi Reform süreci, Katılım Sürecinde Sosyoekonomik Dönüşüm, AB İletişim Stratejisi.

         

        2014 yılının ikinci yarısında, Türkiye-AB ilişkilerini etkileyen en önemli olaylardan bir tanesi de GKRY Lideri Nikos Anastasiadis’in müzakere masasından kaçmasıdır. Zira, Şubat 2014’te büyük umutlarla, KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile masaya oturan Rum Liderin 8 Ekim 2014 tarihinde Kıbrıs’ın sözde Münhasır Ekonomik Bölgesine Türkiye’nin savaş gemileri göndermesini bahane ederek barış görüşmelerine katılmayacağını açıklaması, Kıbrıs’ta çözüm umutlarını da bir başka bahara ertelemiştir. Türkiye’nin AB üyelik sürecinin Kıbrıs ipoteği altına alındığını dikkate aldığımızda bu gelişmenin ne anlama geldiğini de daha iyi anlayabiliyoruz. Anastasiadis’in çözüm görüşmelerini terk etmesi aynı zamanda, Doğu Akdeniz’de barış ve huzurun devamını da tehlikeye sokmuştur. Çünkü, Ada’da adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşmadan Rumların Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arama ve çıkarma faaliyetlerinin Bölgede bir sıcak çatışmaya yol açması muhtemel görünmektedir.

         

        Bu noktada, AB’nin Ekim 2014 tarihinde açıkladığı 2014 Türkiye İlerleme Raporundan da kısaca bahsetmemizde yarar bulunmaktadır. Brüksel’in 17. Türkiye İlerleme Raporu daha öncekilerden önemli bir farklılık göstermemiştir. Türkiye’nin son bir yılda AB üyeliğine hazırlık sürecinde kaydettiği ilerleme hakkında değerlendirmelerde bulunan rapor; Türkiye ve AB arasındaki ilişkilere kısaca değinmiş, üyelik için karşılanması gereken siyasi ve ekonomik kriterler açısından Türkiye’deki durum incelenmiş, Türkiye’nin üyelik yükümlülüklerini, diğer bir ifadeyle, Antlaşmalar, ikincil mevzuat ve Birlik politikalarından oluşan AB müktesebatını üstlenme kapasitesi gözden geçirilmiştir.

         

        İlerleme Raporunda Kıbrıs ve Ege sorunu ile ilgili olarak kısaca, Türkiye’nin, GKRY’nin tüm Kıbrıslıların menfaatine Münhasır Ekonomik Bölge içerisinde hidrokarbon arama hakkını tehdit eden açıklamalar yaptığı ve bu yönde eylemlerde bulunduğu, AB’nin, üye devletlerin karasularındaki egemenliklerine saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdiği, Türkiye’nin, Konsey ve Komisyonun mükerrer çağrılarına rağmen, Avrupa Topluluğu ve Topluluğa üye devletler tarafından 21 Eylül 2005 tarihinde yapılan deklarasyonda ve Aralık 2006 ile Aralık 2013 tarihli olanlar da dâhil, Zirve sonuçlarında belirlenen yükümlülüklerini hâlâ yerine getirmediği, Türkiye’nin, Ortaklık Anlaşması’na Ek Protokol’ü tam olarak ve ayrım yapmaksızın uygulama yükümlülüğünü yerine getirmediği, GKRY ile ikili ilişkilerin normalleştirilmesi konusunda ilerleme kaydedilmediği, Türkiye’nin, GKRY’nin OECD gibi muhtelif uluslararası örgütlere üyeliğine ilişkin vetosunu kaldırmadığı, Yunan karasularının muhtemel genişletilmesine karşılık olarak, TBMM’nin 1995 tarihli kararında yer alan casus belli tehdidinin hâlâ devam etmekte olduğu, Konseyin, Müzakere Çerçeve Belgesine, geçmiş AB Zirvesi ve Konsey sonuçlarına uygun olarak, Türkiye’nin net bir biçimde, gerekirse Uluslararası Adalet Divanına başvurmak dâhil, BM Şartıyla uyumlu olarak, iyi komşuluk ilişkileri ve sorunların barışçıl şekilde çözümüne bağlı kalması gereğini yinelediği, hususlarına yer verilmiştir.

         

        Öte yandan, 2014 yılında yenilenen Avrupa Parlamentosu’nun ardından, AB’nin üst yönetim kadrosunun da değiştiğini burada belirtelim. Bu kapsamda, AP’nin yeni Başkanı Martin Schulz, Avrupa Konseyi’nin yeni Başkanı Donald Tusk, Avrupa Komisyonunun yeni Başkanı Jean-Claude Juncker, yeni Avrupa Birliği Dış İşleri ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve yeni Komşuluk ve Genişleme Müzakerelerinden Sorumlu Komisyon üyesi Johannes Hahn olmuştur.

         

        Öte yandan, 2014 yılında, AB-ABD arasında yürütülmekte olanTrans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Anlaşması müzakerelerinde ciddi ilerleme sağlanmış bulunmaktadır. Türkiye’nin dışarıda bırakıldığı bu müzakerelerin bir anlaşmayla sonuçlanması hâlinde, Türkiye’nin dış ticaretine ağır bir darbe vurulmuş olacaktır. Bu bakımdan Türkiye, yıl boyunca itirazlarını dile getirmiş ve Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması’nın revize edilmesi talebini tekrarlamıştır.

         

        Diğer taraftan, vize serbestisi diyaloğunun başlatılmasına paralel olarak, 16 Aralık 2013 tarihinde AB ile Türkiye arasında imzalanan Geri Kabul Anlaşması AB ile Türkiye tarafından onaylanmış ve 1 Ekim’de yürürlüğe girmiştir.

         

        Şimdi de, Türkiye-AB Katılım Müzakere Süreci’nin 2014 yılı sonu itibarıyla geldiği nokta hakkında kısaca bilgi verelim. Bugüne kadar, 14 fasıl (Bilim ve Araştırma, İşletme ve Sanayi Politikası, İstatistik, Mali Kontrol, Trans-Avrupa Ağları, Tüketicinin ve Sağlığın Korunması, Fikri Mülkiyet Hukuku, Şirketler Hukuku, Bilgi Toplumu ve Medya, Sermayenin Serbest Dolaşımı, Vergilendirme, Çevre, Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı Politikası ve Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu) müzakereye açılmıştır. Bu fasıllardan biri (Bilim ve Araştırma) geçici olarak kapatılmıştır. Kasım 2013’te, 22 No’lu Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu faslı resmi olarak müzakereye açılmıştır. 11 Aralık 2006 tarihinde Konsey (Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi) tarafından kabul edilen ve 14-15 Aralık 2006 tarihlerinde AB Zirvesi’nde onaylanan Türkiye’ye ilişkin kararlar hâlâ yürürlüktedir. Söz konusu karar, Türkiye’nin Ortaklık Anlaşmasına Ek Protokol’ü tamamen uyguladığı Komisyon tarafından teyit edilinceye kadar, Türkiye’nin GKRY’ne yönelik kısıtlamalarıyla bağlantılı sekiz fasılda müzakerelerin açılmamasını ve hiçbir faslın geçici olarak kapatılmamasını şart koşmaktadır.

         

        Özetle, 2014 yılı, Avrupa’da Türk-Müslüman düşmanlığının ve AB karşıtlığının hızla yayıldığını gösteren olaylara sahne olmuştur. Eğer Brüksel, Avrupa’da hızla artan yabancı düşmanlığı ve AB karşıtlığı ile mücadele etmezse, yakın zamanda Birlik, temellerinden sarsılacaktır. Zira Fransa, İngiltere, Avusturya, Macaristan ve Almanya’da hızla artan işsizlik oranı ve yabancı düşmanlığı, giderek AB düşmanlığına dönüşmektedir. Mesela Fransa’da seçmenlerin sadece %39’unun ülkelerinin Avrupa Birliği üyeliğini destekliyor olmaları, AB siyasetçilerinin üzerinde durması gereken ciddi bir problem olarak karşılarında durmaktadır.

         

        Kaldı ki Türk halkının AB’ye bakış açısının giderek olumsuza döndüğünü de Brüksel’in görmesi gerekmektedir. Türk vatandaşlarının AB desteğinin %40’ın altına indiğini burada belirtmekte yarar bulunmaktadır. AB’deki olumsuz gelişmelerin ekonomik, siyasi ve toplumsal yapısına zarar vermesini engellemek için Türkiye’nin de birtakım girişimlerde bulunması faydalı olacaktır. AB Bakanı ve Başmüzakereci Mevlüt Çavuşoğlu’nun, “Çıkaracağımız yasaları, AB mevzuatlarıyla ne kadar uyumlu olup olmadığını da karşılaştırarak yapacağız. AB ile Gümrük Birliği anlaşmasını da gözden geçiriyoruz...” şeklindeki açıklaması, bu anlamda dikkate değer bulunmaktadır.

         

        Peki, Türkiye’nin AB sürecinin önünün açılması ve ikili ilişkilerde yeni bir sayfa açılabilmesi için neler yapılması gerekmektedir? Türkiye-AB arasında yaşanması muhtemel bir krizin engellenmesi için yapılması gerekenleri kısaca şöyle sıralayabiliriz:

        1.      Tam üyelik için artık Türkiye’ye bir tarih verilmelidir.

        2.      Türk milletinin tarihi- kültürel dokusuna müdahale edilmemelidir.

         3.     Türkiye’nin milli birlik ve beraberliğine, milli ve manevi değerlerine saygı gösterilmelidir.

        4.      Aday ülke olarak Türkiye’ye karşı samimi davranılmalı ve çifte standartlı yaklaşımlardan vazgeçilmelidir.

        5.      Brüksel, Türkiye’nin AB Sürecini, taviz koparmak için bir fırsat olarak görmekten vazgeçmelidir.

        6.      Kıbrıs, Ege gibi haksız dayatmalardan vazgeçilmelidir.

        7.      Gümrük Birliği Anlaşması derhal revize edilmelidir.

         

        Netice itibarıyla, Türkiye-AB ilişkileri 2014 yılında Kıbrıs, AP seçimleri ve Avrupa’da giderek yükselen yabancı ve Türk-Müslüman düşmanlığının gölgesinde kalmıştır. Mesela, Yunanistan ve İtalya’nın sırayla dönem başkanlığı yaptığı 2014 yılında, Kıbrıs barış görüşmelerinde bir ilerleme sağlanamamış, Avrupa’da camilere ve Müslümanlara yönelik saldırılar artmış, ayrıca yeni bir müzakere faslı da açılamamıştır. Bu da göstermektedir ki, AB Türkiye’yi oyalamaya devam etmektedir.

         

        2014 yılının belki de en çok dikkat çeken tarafı, AP seçimlerinde yabancı düşmanı, AB karşıtı aşırı grupların başarı sağlamış olmalarıdır ki, bu durum Türkiye’den çok Brüksel’in geleceği açısından tehlike arz etmektedir. Zira, savunduğu temel değerlerin yine kendi topraklarında ve hem de artarak ihlal ediliyor olması, esasen Brüksel’in varlığını da tehdit etmektedir. Ayrıca, 2014 yılında, Türkiye-AB ilişkileri bir kez daha Kıbrıs’ın gölgesinde kalmıştır. Yunan/Rum tarafının Türkiye’nin katılım sürecini istismar etme girişimleri artarak devam etmiştir. Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarından tek taraflı olarak yararlanma hayaline kapılan Rumlar, uluslararası camianın baskısıyla oturdukları müzakere masasından kaçmayı başarmışlardır. Velhasıl, Yunan/Rum tarafının dayatmalarıyla Kıbrıs ipoteği altına alınan Türkiye-AB ilişkileri, Ada’da Rumlar lehine sonuçlanacak bir çözüme endekslenmiş bulunmaktadır. Türkiye’nin Ada üzerindeki uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan garantörlük hak ve yetkisini kaldırıp yerine AB garantörlüğü getirmek isteyen Brüksel’in, Kıbrıs’ta taviz koparmadan Türkiye’nin AB sürecini ilerletmek istemediği açıktır. Ne var ki Kıbrıs’ta sağlanacak adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözümün Türkiye’nin birinci önceliği olduğu ve AB’nin şantajlarına boyun eğilmeyeceği de izahtan varestedir.


Türk Yurdu Şubat 2015
Türk Yurdu Şubat 2015
Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele