TÜRKÇELEŞTİRME ÇABASINDAN İNGİLİZCELEŞTİRME ÇABASINA

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

 

18 Şubat 2006 tarihli gazetelerde Almanya’da bir spor okulunda bulunan iki kişinin kendi aralarında Türkçe konuştukları için uyarıldıkları, hatta salonu terk etmeye zorlandıklarına dair bir haber vardı. Bu, demokratik Avrupa’nın Türkçe karşısındaki ilk icraatı değildi. Salon yetkilileri olayın büyümesi üzerine “salonumuzda İngilizce konuşulmuş olsaydı da aynı tepki verilirdi!” açıklamasını yapmak zorunda kaldılar. Berlin’de bir okulda teneffüste Almanca dışında bir dil konuşulmasının yasaklanması ve bir politikacının yasağa uymayanlara okul bahçesini süpürme cezasının verilmesini istemesi; Hollanda’da sokakta Felemenkçeden başka bir dilin konuşulmasının yasaklanması talebi de aslında demokratik olarak bilinen Avrupa’nın da bazı değerler konusunda demokratikliği askıya aldığının iyi bir göstergesidir.

Almanya, Hollanda ve Fransa’nın dillerine bu kadar değer vermelerinde acaba asıl hedefleri nedir? Niçin Almanya ve Fransa’da insanlar İngilizceyi iyi bildikleri hâlde konuşmaktan kaçınırlar ve ısrarla kendi dilleri ile konuşmayı sürdürürler? Neden Fransızlar, Fransızcayı İngilizceye karşı; İngilizler de İngilizceyi Fransızcaya karşı koruma çabası içindedirler? Gelişmiş olan ülkeler ana dillerine karşı bu kadar hassas ve koruyucu davranırken, sadece dünya dillerinin başka diller olduğuna inandırılmaya çalışılan bizim gibi toplumlarda ana dili korumak için bir gayret görülmez. Meselâ, Türkiye’de görünüşte herkes yabancı dille eğitime karşıdır; ama yine bu yabancı dil gemisi hızla yol almaya devam etmektedir.

Diller arasında “Dünya Dili” olma savaşı yaşanmış, hâlâ da yaşanmaktadır. Türkiye gibi bazı ülkelerde İngilizce, dünya dili olmuş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır, fakat dil bilinci taşıyan Fransa, Çin ve Almanya gibi ülkelerde İngilizce tabelalara veya İngilizce konuşmayı marifet sayan insanlara pek rastlanmaz. Fransa, Fransızca konuşulan ülkelerde -sömürgelerinde- Fransızcanın devamı için pek çok insanın canına kıymıştır (Yalçın, 2002: 18). Buna karşılık bir zamanların en güçlü devleti olan Osmanlı Devleti, aldığı ülkede herkesi dil ve din konusunda serbest bırakmış, bizim dilimizi kullanın diye baskı yapmamıştır.

Şu anda teknoloji iktidarını da Amerika’nın elinde bulundurması üretilen ürünlerle birlikte, İngilizce ürün isimlerinin dünyanın her yerine yayılmasına sebep olmuştur. Bazı ülkeler, bazı yabancı terimlere kendilerince karşılık bulmuş, bazıları ise yeni ürün ile birlikte ismini de aynen almışlardır.

Türkiye’de geçmişte bazı teknolojik ürünler alınırken isimleri Türkçeleştirilmeye çalışılmıştır. Bu Türkçeleştirme gayretleri bazı ürünlerde kabul görmüş, bazı ürünlerde ise ürünlerin yabancı isimleri yerleşmiştir. Meselâ, “computer” yerine “bilgisayar”, “laptop” yerine “diz üstü bilgisayar”, “regfrigerator” yerine “buzdolabı” kelimeleri yerleşmiştir. Fakat “disk” yerine önerilen “teker”, “disket” yerine önerilen “tekercik”, “dinamo” yerine önerilen “sürükleyici”, “no-frost” yerine önerilen “karlanmaz”, “ankesörlü telefon” yerine önerilen “kutulu telefon” kelimeleri yerleşmemiştir.

Günümüzde ise artık Türkiye’de üretilen ürünlere yabancı isim vermeden önce “Made in Turkey” veya “Made in Türkiye” ibareleri ekleniyor. Bahane ise çoktan hazır: “Biz bu ürünleri yabancı pazarlarda da satmak istiyoruz. Burada da İngilizce geçerli!” Türkiye’de üretilen pek çok üründe İngilizce yazılar yer almakta; eğer bu yazılar yer almazsa, ürünlerin satılmadığı belirtilmektedir. Bu konudaki bir diğer söylenti de İngilizce baskı kalıplarının çok daha ucuza bulunabilmesi. Bir şapka üreticisine ürettiğiniz şapkalara “Fantom” yerine niçin Türkçesini yazmıyorsunuz diye sorduğumuzda, Türkçe yazı taşıyan ürünlerin satılmadığı cevabını aldık. Bu sadece tekstil üreticiliğinde değil, diğer alanlarda da aynıdır. Kırtasiyeciler de ürettikleri kalem, silgi, defter, kalem kutusu … gibi ürünlerin üzerine İngilizce kelimeler yazmaktadır. Defterlerin üzerine yazılmış olan bazı İngilizce kelimeler şunlardır: “ringo, top team, pieces, love, stone, blue stone, cyber kids, junior.” Erken yaşlarda bu tür yabancı kelimeleri her gün çocukların beyinlerine kazımanın kime ne faydası var? Bu kelimelerin Türkçe karşılıkları defterlerin üzerine yazıldığında defter acaba değerini veya defter olma özelliğini mi kaybeder? Sebep yine aynı, daha fazla satabilmek!

Tişörtlerin, özellikle de bayan tişörtlerinin tam göğüs kısmına yazılan birkaç yazıya bakalım: kiss, follow me. Türkçesi “öp, bizi takip et” demek!

İngilizceleştirerek çağdaşlaşma (!) çabalarının sonuçlarını bankaların kredi kartlarının isimlerinde de görmekteyiz: “world, maximum, bonus, advantage, axess, ideal, cardfinans…” Bu isimlerin verilmesinde de amaç, kartı daha cazip hâle getirmek. Düşünsenize Yapı ve Kredi Bankası “worldcard” yerine “dünya kartı” dese, kredi kartının değeri düşer, kart cazibesini yitirirdi!

Televizyonlardaki reklâm ve dizilerde Türkçe kelimelerin arasında serpiştirilen bazı kelimeler de artık alındıkları dildeki söylenişi ile söylenmektedir. “Club” kelimesi Türkçede “kulüp” şeklinde kullanılmakta ve yine “kulüp” şeklinde telaffuz edilmektedir. Bazı reklâmlarda ise artık bu kelime “…kılap kart” şeklinde telaffuz edilmektedir. Dizilerimizde yine “pardon” kelimesi “pardon” değil “pardın”, “Boston” kelimesi “Bastın” şeklinde telaffuz edilmektedir. Bu dizilerde artık “tamam” kelimesinin yerini çoktan “okey” almıştır. Hâlbuki Türkçe yabancı dillerden aldığı kelimeleri yıllardır kendi ses yapısına uydurmuştur. “Muhhammed” Arapçadır, “Mehmet” Türkçedir; “kâşki” Farsçadır, “keşke” Türkçedir; “off-side” İngilizcedir, “ofsayt” Türkçedir; “ventilateur” Fransızca, “vantilâtör” Türkçedir. Bu kelimeler Türk’ün, Türkçenin ses yapısına uyduruldukları için Türkçedir. Bu tür alınma kelimeleri alındıkları dildeki söylenişleri ile kullanmak gereksizdir.

Sinemalarda çoğu zaman “çıkış” yerine “exit” yazar. “Çıkış” yazılsa sinema çağdaşlığını mı kaybeder, yoksa müşteri sayısında bir düşme mi olur? “Exit” kelimesinin anlamını bilmeyen birisi sinemaya gittiğinde ve olumsuz bir durumla karşılaştığında nereye koşsun? Demek ki günlük hayatımızda da “exit”, “sale”, “color”, “optik”, “tip box”, “fast-food” … gibi pek çok yabancı kelimeyi öğrenmek zorundayız. Daha doğrusu öğrenmek zorunda bırakıldık.

Gelişmiş olan ülkeler nasıl kendi dillerini koruma gayreti içindelerse biz de aynı gayreti göstermeliyiz. Onlardan fazla gayret göstermemize gerek yok, onlar kadar gayret göstersek yeter. Yabancı dili bilmek ile -Türkçesi varken- çağdaşlık adına yabancı dili kullanmak arasındaki farkı kavrayıp, etrafımızdakilere mutlaka kavratmalıyız.

 

-sAl EKİ

Arapça nispet î’sinin de Türkçeleştirme gayreti içine girildiği dönemlerde Fransızcadan Lâtin kökenli -Al eki alınmıştır. Bu ek önce “siyasa ve ulus” gibi kelimelere getirildikten sonra dilimizde yaygınlaşmaya başladı. Bu kelimelerin yanlış hecelenmesi sonucunda da -sAl şeklini alarak dilimize musallat oldu. Bazı araştırıcılara göre “siyasî” kelimesi “siyasal” şekline girince Türkçeleşmiş oluyormuş! Bu ek günümüzde pek çok kelimede kullanılmaya başlandı: “bireysel, duygusal, evrensel, geleneksel, kişisel, kurumsal, örgütsel, tanrısal…”

Bu ekin yukarıdaki kullanımlarına tam alışmışken doğal gaz sıkıntısının yaşandığı günlerde Best FM’de eski Botaş Müdürü Mete Göksel’in “evsel kullanım” demesi, -sAl ekinin acaba daha nerelerde böyle yanlış kullanılabileceği sorusunu aklımıza getirdi. Bu tamlamayı söylediğimiz herkes anlamakta bir an güçlük çekmektedir. Aslında “doğal gazın evlerde kullanılması” anlamına gelen “evsel kullanım” -sAl ekinin Türkçe için ne kadar gereksiz olduğunu göstermektedir.

 

Kaynaklar

YALÇIN, Alemdar, Türkçe Öğretim Yöntemleri ‘Yeni Yaklaşımlar’, Akçağ, Ankara, 2002.


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele