ALMANYA’DA 44 YIL

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

 

Almanya’ya yönelik Türk göçü, resmî kayıtlarda, 30 Ekim 1961 yılında Türkiye Cumhuriyeti ile Federal Alman Cumhuriyeti (Batı Almanya) arasında yapılan “İş Gücü Göçü Anlaşması”na dayandırılır. Bu anlaşma temel alınırsa, Almanya’ya Türk göçü topu topu 44 yıllık bir geçmişe sahiptir, denilebilir. Hâlbuki Germenlerin sahiplendiği ve Alman ülkesi olarak bilinen şimdiki topraklara doğru Türk insanının göçü, geriye doğru gittiğimizde belirli aralıklarla sekiz yüz yıldır gerçekleşmektedir. Böyle bakıldığında Almanya’ya Türk göçü cebri göç ve isteğe bağlı göç olarak iki kategoride ele alınmalıdır. Cebri göç, özellikle Selçuklu döneminden başlayarak silâh ustası Türk askerlerinin Haçlı Seferleri sırasında geri çekilen Haçlı ordusu tarafından esir statüsünde Avrupa’ya getirilmesi ve cebren bu ülkelerde tutulmalarıyla ortaya çıkan göçtür. Bu göç, zaman içinde hristiyanlaşan, isimleri değiştirilen, prenseslerle evlenen, kiliselerde görev yapmaya zorlanan veya çok azının Müslüman kalmasına müsaade edilen, isimleri köprülere, sokaklara, mahallelere verilen ancak günümüze uzanan başka izleri olmayanların göçüdür.

İsteğe bağlı göç ise çalışma maksadıyla 50’li yıllarda gemici veya mühendis olarak Almanya’ya gelmeye başlayan insanların 1961 anlaşmasıyla resmiyet kazanan ve hızlanan göçüdür. Bu göçün temelinde diğerinden farklı olarak, göçenlerin istek ve başvurusu yatmaktadır.

Gurbette kısa sürmesi öngörülen misafir işçilik sonrası, zenginleşerek yeniden sılaya geri dönmeyi plânlayan gurbetçilerin Almanya’ya doğru bu hareketi, başlangıçta göç hedefi taşımıyordu. Zira göç, temelinde uzun süreli veya sürekli olarak bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya yer değiştirip, orada yerleşme hedefi bulunan insanların sosyal davranışıdır. Başlangıçta bir aileden sadece bir erkeğin kısa bir süre için çalışıp para kazanarak geri dönmesi şeklinde başlayan, sıladan gurbete bu hareketlilik, zamanla iş pazarının ihtiyaç ve talebi doğrultusunda kadınların da iş gücü kervanına dâhil olmasıyla Türk halkının alışık olmadığı sosyal bir değişime pencere açmıştır. Çoğunluğu kısa sürede eşlerini, erkek kardeşlerini veya akrabadan başka erkekleri yanlarına aldıran işçi kadınlar, o dönemlerde göç veren Türkiye’de bazı tartışmaların yaşanmasına da sebep olmuşlardır. Her şeyden evvel kadınların da fabrikalarda çalışarak ailelerine bakması, zenginleşebilmesi ve yabancı bir ülkede başarı sağlayabilmesi, gurbetçiliğin tipik bir erkek davranışı olmadığı, kadınların da tek başlarına yabancı bir ülkede gurbetçi konumunda ayakta kalabilecekleri düşüncesinin yerleşmesine sebep olmuştur. Hatta henüz sanayileşme ve şehirleşme sürecini tamamlamamış Türk toplumunda, Türkiye’den başka bir ülkeye Türk kadınlarının göçü, o dönem için bir devrim niteliği taşımaktadır. Bu durum, 1973 petrol krizi sonrası işçi göçünün durdurulmasıyla başlayan aile birleşmesi sürecinin hızlanmasında şüphesiz etkin rol oynamıştır. Çünkü pek çok ailede gelinleri, eşlerinden uzun yıllar ayrı tutarak “yaban ellere” eşlerinin yanına gitmelerine engel olan aile büyüklerinin direnci kırılmış, eşlerin ve çocukların Almanya’ya getirilmesiyle Almanya’da Türk nüfusu hızla artmaya başlamıştır. Diğer taraftan tek başına Almanya’da çalışan Türk kadınları hakkında Türkiye’de yayılan dedikodular ve namus tartışmalarının, buna ilâve olarak eşi yanında olmayan erkeklerin Alman kadınlarıyla yaşadıkları ilişkilerin, ailelerin parçalanmasına sebep olduğu da unutulmamalıdır.

Gurbetçilikten göçmenliğe geçiş sürecinde aile birleşmelerinin önemi büyüktür. Ailelerin birleşmesi, Türk nüfusunun çoğalmasına, çoğunlukla vasıfsız işçi statüsünde bulunan Türk nüfusunun sırasıyla vasıflı işçiler, iş adamları, akademisyenler ve siyasetçiler şeklinde sınıf atlamalarına, dolayısıyla Almanya’da yaşayan Türk nüfusunun çehresinin değişmesine ve yeni bir kimlik ve bilinç oluşumuna sebep olmuştur. Bugün yarım milyon, Alman vatandaşlığını almış, seçmeni yüzlerce federal ve yerel düzeyde politikacısı, binlerce partilisi, binlerce memuru, öğretmeni, toplam cirosu pek çok devletin gayrisafi millî hâsılasına, hatta devlet bütçesine denk on binlerce iş adamı/iş kadını, on binlerce üniversitelisi ve akademisyeni, binlerce sanatçısı, on binlerce avukatı, doktoru, psikologu ve öğretmeni ve binlerce medyacısı ile yeni bir kitle ortaya çıkmıştır. Bu kitlenin camilerden, iş yerlerinden, farklı yelpazelerde yer alan sivil toplum kuruluşlarından ve kendi dilinde yayın yapan sesli, görüntülü ve yazılı medyasından oluşan bir sosyal alt yapısı da mevcuttur. Bu alt yapı, Almanya Türklerinin, genel nüfus içinde erimeye mahkûm insanlardan oluşan bir güruh olmayacağının garantisidir. Bu alt yapı sayesinde Almanya Türkleri kendi kendini dönüştürme, ayakta kalma ve sürekli kimliğini canlı tutma şansına sahiptir.

Almanya Türklerinin gurbetçilikten göçmenliğe geçişi seksenli yıllarda fark edilmiştir. Çocukların okul çağına gelmesi ile çareler üretmek zorunda kalan Alman eğitim sistemi, seksenli yıllara kadar Türk çocuklarının bir gün memleketlerine döneceğini ve döndükten sonra Türkiye’ye uyum sağlamakta zorluk çekmemesini hedefleyici tedbirler almıştı. Türk çocukları için hazırlık sınıfları ve sadece Türk çocuklarının devam ettiği Türk okulları açan ve Türkçe anadil derslerini kısmen finanse ederek destekleyen Almanlar, seksenli yıllardan sonra bu modelden vazgeçerek önce Türk okullarını, hazırlık sınıflarını iptal etmiş, ardından da yavaş yavaş anadil derslerinin ortadan kalkması için tedbirler almaya başlamıştır. Seksenli yıllarda başlayan yeni sürecin adı uyumdur.

Uyum adına Alman devleti tarafından alınan tedbirler tek taraflıdır. İşçi alımlarının durdurulduğu 1973’e kadar Türk işçilerini, adına “heim” denilen yurtlarda ve barakalardan bozma evlerde barındıranlar, aileler birleşmeye veya kurulmaya başladıktan sonra şehirde rağbet görmeyen yerleşim merkezlerindeki eski ve alt yapısı tam olmayan evleri kiralamalarını sağlayan bir yerleşim düzenini tercih etmeye başlamışlardır. Bu şekilde tuvaleti dışarıda, banyosu çoğu kez mutfağa yerleştirilen bir küvetten ibaret olan sobalı ve ucuz evlerde ikamet eden Türklerin “Türk mahalleleri” oluşturmaları, zaman içinde  endişe ile karşılanmaya başlanmış ve bu kez Türkler “getto” oluşturmak ve topluma adapte olmamakla suçlanır olmuşlardır. İş yerlerinde ilk başlarda baş tacı edilen, akort çalışan fabrikalarda akordu artırdığı için iş verenler tarafından tercih, Alman iş arkadaşları tarafından tenkit edilen vasıfsız işçiler, belirli aralıklarla Alman ekonomisini etkileyen kriz anlarında, birinci derecede işten çıkarılan iş alanlar hâline gelmiştir.

Sendikalarda üye olan Türklerin sendikal çalışmaları da ilginçtir. Özellikle metal iş kolunda önemli sayıda Türk üyesi olan sendikalar, Türkçe ve Almanca yazılı yayınlarında Türkiye düşmanlığı yaparak tepki çekerken, sendikal faaliyetlerde en önde yer alan, grevlere en yoğun katılan Türkler, Alman “emekçi” arkadaşlarını aşarak sendika yönetimlerinde söz sahibi olma şansı yakalayamamış ve zamanla kullanıldıkları hissini yaşamaya başlamışlardır.

Birikimi olan ve girişimci ruh taşıyan ilk iş adamlarının birinci derecede gıda sektörüne yönelmeleri de tesadüf değildir. 70’li yılların ortasından sonra, tavuk yemekten bıkan Türklere ilk defa kendileri kesim yaparak et ve etli mamuller satanlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu girişimcilik kasaplıkla kalmamış, gurbetçinin Almanya’da bulamadığı mamullerin Türkiye’den getirilmesiyle çeşitlenmiştir. Bu girişimciler sayesinde Almanya karpuz, patlıcan, sivri biber, farklı baklagiller ve çerezle tanışma fırsatı bulmuştur. Gıda ve giyim sektörüne yönelişle başlayan serbest mesleğe atılma furyasının son durağı dönerciliktir. Tıpkı eğitim ve yerleşim alanında olduğu gibi, serbest meslek ve ticarette Türklerin fark edilmeye başlaması, aile birleşiminin başlattığı sürecin bir sonucudur.

Birikimlerin Türkiye’ye aktarılması, girişimcilik ve mülk edinilerek tasarrufların Almanya’da değerlendirilmesi, Türklerin finans sektörü tarafından fark edilmesi sonucunu da getirmiştir. Sigortacıların ve bankacıların en önemli müşterilerini tasarruf eğilimi yüksek Türkler oluşturmaya başlar. Tabi bu eğilim ve para kazanma azmini, Almanlardan önce keşfedenler, Merkez Bankası ve emeklilik kasaları ile T.C. hükûmetleri ve Türkiye’de yatırım yapan holding sahipleridir. Elli yıla varan göç sürecinde emeği, parası ve enerjisi fark edilen Türkler, bir taraftan bu özellikleri ile çok yönlü olarak kemirilirlerken, diğer taraftan da hafife alınmaya devam edilirler.

90’lı yıllar yaklaştıkça, pasaport harcı, triptik, bedelli askerlik, süper emeklilik ve tasarrufların Türkiye’ye aktarılması yoluyla Türk ekonomisine katkıda bulunması için zorlanan gurbetçi Türklerin, Almanya’ya kendilerini ziyarete gelen başbakanlar ve cumhurbaşkanları tarafından Türk vatandaşlığından çıkıp Alman vatandaşlığına geçmeleri için ikna edilme turları da hız kazanır. Hatta vatandaşlıktan çıkış işlemleri çabuklaştırılarak, “bizi vatandaşlıktan çıkarmayın, doğrudan çifte vatandaş olalım” diye avaz avaz bağıran Türkleri dinleyen olmaz. Alman Şansölyesi Kohl’ün Türk Başbakanı Mesut YILMAZ’a yaptığı çifte vatandaşlık istemiyoruz ricası daha kolay anlaşılacaktır.

1989-90 Almanya için dönüm noktasıdır. Artık Almanya’yı duvarların yıkılması ve Doğu ile Batı’nın birleşmesi heyecanı sarmıştır. Bu heyecanı en iyi anlayanlar, neredeyse bir asırdır demir bir perde ile soydaşlarından ayrılan Türkler olacaktır. Duvar yıkıldığında Berlin’de yaşayan Türkler Almanlarla beraber sokaklarda sevinç gösterisinde bulunurlar. Türk medyası bu sevinci desteklemekte, beraber paylaşmaktadır. Ancak bu heyecan kısa sürede endişeye dönüşür. Söylentilere göre Doğu Almanya, zamanın Başbakanı Helmut KOHL tarafından, glastnos perestroikacı Rusya Devlet Başkanı Mikail GORBAÇOV’dan bilinmeyen yüksek miktarlar ödenerek satın alınmıştır. Doğu Almanya’nın Batı Almanya ile ekonomik ve sosyal olarak aynı seviyeye getirilmesi için yapılması gereken masraflarla kasalar da boşalınca olan olur: Devlet sosyal devlet olmaktan vazgeçmeye yönelmeye, halkın alım gücü düşmeye başlamıştır. Doğu Blok’unun yıkılmasıyla artık pazar genişlemiştir, ancak rekabet de artmaktadır. Ekonomi hızla düşüşe geçmiştir. Ekonomideki bozukluk, Batı Almanya’dan çok şey bekleyen ve bu arada işsizleşen Doğu gençliği ile, birleşmeden çok ümitli olan aşırı sağcı Batı gençliğinin hayal kırıklığı yaşamasına sebep olacaktır. Bu durumun sorumluları hemen bulunur: Sığınmacılar ve yabancılar. Yabancılar denilince akla siyahlar ve Türkler gelmektedir.

Doğu Almanya’da sığınmacı yurtlarını ateşe veren dazlaklar, yurtların önünde toplanan ve içeride çığlık çığlığa diri diri yanmakta olan insanları kurtarmak bir tarafa, alkış tutan halktan destek görürler. Bu görüntüler televizyonlarda yayınlandıkça, utanmak yerine cesaretleri daha da artan ırkçıların eylemleri Batı’ya da sıçrayacak ve tek tek Türk evleri ateşe verilmeye başlanacaktır. Kasım 1992’de Mölln’de Aslan ailesinin üç ferdinin evlerinde yakılarak öldürülmesini, 29 Mayıs 1993’te Solingen’de Genç ailesinin beş ferdinin yakılarak katledilmesi takip eder. Bunlar medyaya yansıyan ve bütün dünyada yankı bulan haberlerdir. Bu arada daha az can kaybıyla sonuçlanan kundaklama, darp gibi olaylar gerçekleşmeye devam etmektedir. Ancak Solingen’den sonra Alman medyası bir anda tavır değiştirir. “Yanlışlıkla” medyaya ırkçı saldırı olarak yansıyan haberler, “Türkler sigortadan para almak için kendileri kundaklamışlar”, veya “cinnet” gibi başka haberlerle yalanlanır. Türk medyasına yansıyanlar, Alman medyasında yer bulmaz. Türk medyası da bir müddet sonra olayları sayfalarına taşımaktan vazgeçer.

Ancak olan olmuştur. Solingen olaylarından sonra bir anda sokaklarda yeni tip bir gençlik türer. “Bunlar nereden çıktı” şaşkınlığıyla Federal Mecliste soru önergeleri verilmeye başlanır. 90’lı yıllara kadar “entegre” edildiği düşünülen Türk gençleri neden hâlâ entegre edilememiştir, bunun cevabı aranır. Çünkü Türklerin dahi adeta vazgeçtikleri kulağı küpeli delikanlıların, mini etekli, meçli saçlı, dar kotlu genç kızların, bellerine, alınlarına bağladıkları, ellerinde salladıkları Türk bayraklarıyla tepkilerini sokağa taşırmaları herkesi şaşkına çevirmiştir. Özellikle bu tepki, olayların kısa sürede kesilmesini sağlayan en önemli faktördür. Olaylar kesilir, ancak kafalarda büyük bir “acaba” sorusu kalmıştır: Hitler’in ortaya çıktığı 1933’ü andıran manzaralar, yabancıları ürkütüp ülkelerine dönmeleri için bir merkezden mi başlatılmıştır? Acaba aynı merkez, olayların gençlerde millî bir şuur uyanmasına sebep olduğunu gördüğü için bu eylem biçiminden vazgeçilmesini mi uygun görmüştür?

Kafalar karışıktır. Bu sırada Amerika’da ve diğer Avrupa ülkelerinde dalga dalga yayılan Ermeni meselesi bahaneli Türk ve Türkiye düşmanlığı, bir anda 80’li yıllardan sonra yeniden Almanya’yı etkisi altına alır. Zaten her mahalli, federal ve eyalet bazındaki seçim kampanyalarının gündemini oluşturan bir Türk meselesi vardır. Yeni konularla zenginleştirilen Türk düşmanlığı kokan propagandalara, Türkiye’nin AB’ne dâhil olma süreci de dâhil edilir. Sık sık ısıtılan Kıbrıs meselesi de bir başka çeşnidir.

Sık sık Yabancılar Kanunu’nda değişiklikler yapılması gündemde tutulmakta ve 1938 (Nazi dönemi) polis kararnamelerinin başlangıcını oluşturduğu Yabancılar Yasası değiştirilmektedir. Yabancılar denilince halk Türkleri anlamaya devam ettiği için sanki Türk yasalarından bahsedilmektedir. Çocukların anne-babalarının yanına alınabilme yaşı 16’dan 12’ye düşürülür. Sonra 6’ya düşürüleceği konuşulurken yeni iktidara gelen Sosyal Demokratlar büyük bir sürpriz yaparlar: Bebek vizesi gelmiştir. Kazara çocuğu Türkiye’de izinde doğan oturum sahibi anne babalar bile, bebeklerini Almanya’ya getirirlerken vize almak zorundadırlar. Çocukların aile birleşiminin zorlaştırılmasının gerekçesi de uyumdur. Alman politikacılar, çocukluğu Almanya’da geçenlerin dahi uyum sağlayamadığından şikayetçidirler. Onlara göre Türkiye’de büyüyen, Türkçeyi öğrenen, kısmen de olsa Türkiye’de sosyalleşen Türk çocuğu Almanya için tehlikelidir. Tam bebek vizesine alışmışken bir anda çifte vatandaşlık gündeme taşınır. Çifte vatandaşlık sözü veren Kızıl-Yeşil iktidar, ilk icraatlarından bir diğerini gerçekleştirerek çifte vatandaşlığı yasaklar ve yasalardaki boşluğu giderir. Gerekçe muhalefetin topladığı imzalardır.

Türk toplumu neyle uğraşacağını şaşırmışken hızla oluşan ve hızla gelişen gündem maddelerine töre cinayetleri, namus cinayetleri, başörtüsü yasağı, kadın-erkek eşitsizliği, aile içi şiddet gibi sosyal konular da eklenir. Türk toplumu içinden bulunan farklı kimlik sahibi kişiler bu tartışmalarda baş rolü oynarlar. Almanlar ileri sürdüğünde ırkçılık olarak değerlendirilip üstü kapatılacakken, ortaya atanlar Türk olunca özeleştiri olarak algılanması beklenen yorumlar, sanki sosyal bir patlama yaratılmak isteniyormuş da bir türlü gerçekleşemiyormuş izlenimi vermektedir.

Adı Türkçe olan birkaç kadının peşpeşe yazdığı kitaplar, onları stüdyo stüdyo, salon salon dolaştırmaya yetecek bir etki yapar. Mesaj aynıdır: Türk erkekleri kadınlarını dövüyor, başörtülü kadınlar eziliyorlar, başörtüsü ezilmişliğin sembolüdür, aileler kızlarını zorla evlendiriyorlar, ithal damat ve gelinler zorla evliliğin kurbanlarıdır... Artık Türk kadınları reşit olmadıkları izlenimi doğmuştur. Bu aşağılayıcı zan, feministleri dahi rahatsız etmez. Bilakis. standartlara uymayan kadınlar, böylece bilmem kaçıncı defa ve hemcinsleri tarafından da dışlanırlar.

Sık sık verdikleri demeçlerle “çocuklarınıza Almanca ninni söyleyin” diyen Alman politikacılar, Türkiye’den evliliklerin önünü kesmek için zorla evliliği önleme adına, Türkiye’den evliliklerde yaş haddi koymayı gündemlerine alırlar. Maksat, Türkiye’den yapılan evliliklerin önünü kesmektir.

800 yıl öncesinden başlayarak belirli aralıklarla Türk erkeklerini cebren Alman ülkesine getiren Almanya, şimdi aile birleşimine engel olmak için elinden gelse “Çin Seddi” örecektir. Sekiz asır önce gelenlerden bir iki isim haricinde eser kalmamıştır. Çünkü zoraki de olsa bu göç, arkadan gelen yeni göçlerle beslenmemiş bir göçtür. Arkadan gelen yeni göçmenlerin, kültür taşıyıcısı rolü üstlenerek göçmenleri taze kanlarla takviye etmeleri, göç sürecinde kimliğin erime olmaksızın ayakta tutulmasında büyük önem taşır. 800 asır önsesinin tersine, yeni göçmenlerin adı vardır.

21. asra gelindiğinde Alman nüfusunun azalmaya başlaması, yabancıların buna karşılık hızla artması, özellikle de Müslüman kökenlilerin sayıca kabarık olmaları artık gizli endişe olmaktan çıkmıştır. Türkler, solunan havanın ağırlaştığını hissetmeye, karın ağrısı çekmeye başlarlar: Acaba, “Almanya’da yeterince Türk vardır. Yapılacak olan, sadece Alman vatandaşlığı veya otomatik olarak belirli şartlarda doğumla verilen vatandaşlık yoluyla istatistiklerde Türk sayısını azaltmak yeterli değildir. Türklerin kimliği sadece istatistiklerden değil, gerçek hayattan da silinmelidir. Ancak bu, 60 yıl öncesinin metotlarıyla olmaz, sosyal eritme metodu uygulanmalıdır” şeklinde mi düşünülmektedir? “Sorunlar”ın bol olduğu yerlerde sorular da artacaktır. Bu sorular sadece Türklerin kafasında değildir. Bir de açıkça Türklere sorulan sorular da vardır ki, evlere şenlik.

Şimdinin en revaçta konusu son dönemlerde yasakların lokomotif eyaleti olmaya aday Baden Württemberg Eyaleti tarafından gerçekleştirilmek istenen bir uygulamadır: Bu, sadece Müslüman kökenli (Almanya’daki Müslümanların çoğunluğunu Türkler oluşturmaktadır) Alman vatandaşlığına geçmek isteyen adaylara uygulanan bir testtir. Bu test her aklı başında demokrat tarafından ırkçılık, anayasal suç, dışlanma şeklinde yorumlanırken, özellikle Baden-Württenberg’li Hristiyan Demokratlar (CDU), bu ayrımcı uygulamayı savunmaktadırlar. 30 sorudan oluşan testin hareket noktası, Müslümanların radikal (şiddet yanlısı) dinci olduklarıdır. Vatandaşlık için başvuranların eşcinselliğe bakış açısı, dinlerinin rencide edilmelerine karşı muhtemel tepkilerinin vs. yer aldığı sorular, hafakan bastıracak niteliktedir.

Misafir işçilikten göçmenliğe geçen, yer yer sınıf atlamayı başaran Türkler, henüz yarım asıra ulaşmadan oldukça fırtınalı bir dönem yaşamıştır. Rüzgar bundan sonra hangi yönden, hangi güçle esmeye devam edecektir bilinmez. Ancak Almanya Türklerinin varlığını sürdürebilmeleri için, ciğerlerine çekecekleri taze oksijene her zaman ihtiyaçları olacaktır.

         


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele