ALMANYA’DA İSLÂM’IN YERLİLEŞTİRİLMESİ

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

Almanya’da, 1960’lı yılların başından itibaren başlayan iş gücü göçü kalıcılığa dönüşünce, “Müslümanların uyumu” ve “İslâm’ın kurumsallaşması” gündeme gelmiştir.

Kalıcılığa geçiş düşüncesi, 1980’li yılların ortasından sonra daha da belirginleşerek, iki Almanya’nın birleşmesinden (1990) sonra “yabancılar politikası”nın ana konusu olmuştur. Çünkü kalıcılığa geçişle “misafirlikten ev sahipliğine geçiş”, bir başka deyişle “iş gücünden/işçilikten Alman vatandaşlığına geçiş” süreci de başlamıştır. Artık Almanya’da sadece Hristiyan ve Musevi değil, Müslüman vatandaşlar da vardır.

Almanya’da resmî rakamlara göre 3,3 milyon Müslüman yaşamaktadır. Fakat bu rakamın yaklaşık dört milyon olduğu tahmin edilmektedir. Müslüman nüfusun büyük bir kısmını Türk kökenli Müslümanlar oluşturmaktadır (2,7 milyon).

Özellikle fakir Müslüman ülkelerden gelen göçmenler ve mülteciler, aile birleşimi çerçevesinde gelen eşler veya çocuklar sayesinde Müslüman nüfus sürekli artmaktadır. İşte bu olgu, devlet ve hükûmet temsilcilerini harekete geçirmiştir.

Yaklaşık yarım asırlık göç(men) tarihi içinde, İslâm ülkenin bir gerçeği, Müslümanlar da toplumun ayrılmaz bir parçası hâline gelmişlerdir. Şimdi tartışılan konu şudur: “İslâm’ın yerlileştirilmesi, Müslümanların uyumu” nasıl gerçekleştirilmelidir? Burada “yerlileştirmek” sözcüğü Türkçe’de “vatandaşlığa kabul etmek” Alman’ına gelen Almanca “einbürgern” kelimesinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Federal Göç, Mülteciler ve Uyum Bakanlığı başta olmak üzere bütün siyasiler tarafından kullanılan bu kavram ile İslâm’ın, dolayısıyla Müslümanların Almanyalılaştırılması kastedilmektedir. Söz konusu sadece Müslümanların Alman toplumuna nasıl uyum sağlamaları gerektiği değil, ayrıca Müslümanların temsilcisi, devletin muhatabı olabilecek kilise benzeri İslâmî bir kurumun ve ihtiyaç duyulan kuruluşların, çoğunluğu Hristiyan olan bir ülkenin demokratik hukuk düzenine, toplum yapısına ve hayat şartlarına göre nasıl yapılanması gerektiğidir.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra gündeme alınan İslâm, özellikle 11 Eylül saldırısından sonra birinci sıraya yerleştirilmiştir. 11 Eylül’den bu yana, dünyadaki ve özellikle Türkiye’deki bütün gelişmelerin ışığında Almanya’daki Müslümanlar da tartışılmaktadır. Tabiî, bu ülkede “Müslüman” denilince akla hemen Türkler gelmektedir. Göçmenleri ilgilendiren hemen hemen bütün konular, Türklere indirgenerek tartışılmaktadır; dolayısıyla “yabancılar” veya “göçmen politikası”nın merkezinde ve hedefinde sürekli Türkler vardır.

Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir husus, İslâm’ın Avrupa’yı tehdit eden büyük bir tehlike olarak algılanmasıdır. Bu tehdit korkusu yeni değildir, göç tarihinden çok eskidir ve en az bin yıllık bir geçimişi vardır; Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra bu korku daha da güçlendirilerek, 11 Eylül’den sonra “İslâm fobisi”ne dönüştürülmüştür. Artık Avrupa ülkelerinde “İslâm eşittir terör; Müslüman eşittir terörist” olarak algılanmaktadır. Göçmenlerin çoğunluğu Müslüman olduğu için, sadece Almanya’da değil, diğer Avrupa ülkelerinde de “göçmen politikası”, “terör korkusu” veya “güvenlik” gerekçe gösterilerek şekillendirilmektedir.

Bütün bu gelişmelerin ışığında günümüz Almanya’sında, İslâm’ın “yerlileştirilmesi”, “yerelleştirilmesi” veya “evcilleştirilmesi” ve sonuçta “millileştirilmesi”, yani Avrupalılaştırılması, Almanyalılaştırılması sürecini yaşıyoruz. Bu süreç, Hristiyanlığın tarihi gelişiminde olduğu gibi sonuçlanabilir mi? Söz gelimi, yarınlarda İslâm da Hristiyanlık gibi Avrupalılaştırılarak “Avro-İslâm”a dönüştürülebilir mi? Bu süreci Almanya ile sınırlı tutarsak şunu söyleyebiliriz: İslâm’ın Almanya’daki yerlileştirme, yerelleştirme, millileştirme süreci, Hristiyanlığın Avrupalılaştırılması, Latinceleştirilmesi, Protestanlaştırılması gibi hem Almanyalılaştırma hem de Almancalaştırma şeklinde devam etmektedir: Bir yandan İslâm, “Almanya İslâmı”na, Müslümanlar da Almanya Müslümanlarına dönüştürülürken, diğer yandan da “Almanca İslam terminolijisi” oluşturulmaktadır. “Almanya İslâmı”, “Avro-İslâm”ın Almanya şartlarına göre şekillendirilmesidir.

“Avro-İslâm” projesi  sadece Avrupa ile sınırlı değildir ve “İslâm’da reformu” öngören bu proje, özelde Avrupa’ya genelde ise İslâm coğrafyasına yöneliktir. “Avro-İslâm”ın öğretisi, “İslâm’ın şartı gibi” beş madde hâlinde özetlenmektedir:

“1-  Avrupa’da yaşayan Müslümanların içinde yaşadıkları toplumların değer yargılarına uyum sağlamaları,

2-    Yaşadıkları ülkelerin anayasalarına sadakat göstermeleri,

  1. Demokrasiyi özümsemeleri ve çoğulcu yapıyı benimsemeleri,

        4-    Laik (seküler) İslâm’ı kabul etmeleri ve

5-    Şeriatı reddetmeleri...”

“Avro-İslâm” kavramını severek kullananlar, “Avro-Hristiyanlık” veya “Avro-Musevilik” kavramlarını kullanmıyorlar. Çünkü “Avro-İslâm projesinin gayesi, önce AB ülkelerinde yaşayan Müslümanlara yeni bir ‘dini kimlik’ vermek, sonra da bu kimliği dünya Müslümanlarına ‘örnek kimlik’ olarak sunmaktır. Projenin üreticileri (tasarımcıları) de, destekçileri de kiliseler ve politikacılar olduğu için, burada kilise-politika iş birliğinden söz edilebilir.” Bu projeye destek veren Avro-İslâmistlerin olduğunu da belirtmek gerekir. Zira “Avro-İslâm” öğretisinin fikir babası, Samuel P. HUNTİNGTON’un “Medeniyetler Çatışması” tezinin yılmaz savunucusu, siyaset bilimcisi, Suriye asıllı Alman vatandaşı Prof. Bassam TİBİ’dir.  

“Avro-İslâm” projesi ile Müslümanlara yeni bir din ve din anlayışı dikte ettirilmektedir. Merkezi Almanya’nın Essen şehrinde bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı’nın 20 Aralık 2003 tarihli bir basın açıklamasının başlığı, bu girişimi bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir: “AB’li Müslümanların dini Avro-İslâm”

“Avro-İslâm”, iki farklı İslâm dini olduğunu çağrıştırmaktadır: Biri özellikle 11 Eylül’den sonra terörle özdeşleştirilen, terörizm ile aynileştirilen “öteki İslâm”, diğeri de çağdaşlıkla (modernlikle) özdeşleştirilen, Avrupa ile bütünleştirilen “Avro-İslâm”dır.

Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde medyada, siyaset ve hatta iş dünyasında “İslâm ve Müslümanların uyumu ” ile ilgili bütün tartışma ve konuşmalarda aile içi şiddet, töre/namus cinayeti, kadın erkek eşitsizliği, zorla evlendirilme, kadınların ezilişi, demokrasi karşıtlığı, kökten dincilik, insan hakları ihlâlleri gibi bütün olumsuzluklar gündeme getirilerek “öteki İslâm” ile ilişkilendirilmektedir. Din ile din anlayışı ve yaşayışı, bir başka deyişle İslâm ile Müslümanlık bilinçli bir şekilde birbirine karıştırılmakta; bir Müslüman’ın işlediği bir suç, İslâm dinine mâl edilmektedir. Sanki “öteki İslâm”a, yani Türkiye İslâm anlayışına ve yaşayışına veya Türkiye Müslümanlığına göre kadın erkek eşit olamazmış, demokrasi ile İslâm uyuşmazmış, aile içi şiddet varmış, töre/namus cinayeti caizmiş, zorla evlendirilme normalmiş gibi bir izlenim verilerek “Avro-İslâm”ın daha çağdaş, daha insanî ve demokratik bir din olduğu mesajı verilmektedir.

Bu bağlamda İslâmı/Müslümanları dönüştürme sürecinde “dinî anlayışa ve yaşayışa müdahale” olarak algılanabilecek uygulamalar da gündeme getirilmektedir. “Avro-İslâm” projesi dini anlayışa, camilerde “Almanca vaaz” edilmesinin ve “Almanca hutbe” okunmasının zorunlu hâle getirilmek istenmesi de dinî yaşayışa müdahaleye örnek olarak verilebilir. Çünkü dinî yaşayışa müdahale “Avro-İslâm”ın bir gereği olarak görülmektedir. Hâlbuki bu uygulama, Federal Almanya Anayasası’nın “Din ve vicdan özgürlüğü” hakkındaki 4. maddesinin 1. ve 2. fıkralarıyla çelişmektedir:

“1- Din ve vicdan özgürlüğü ile din ve dünyevî inanç özgürlüğü dokunulamaz. 2- Dinin rahatsız edilmeden uygulanması güvence altındadır.”

İslâm’ın yerelleşme veya millileştirilme, bir başka deyişle Almanya kimliği ile bütünleşme sürecindeki uygulamalar da; devlet okullarında İslâm din bilgisi dersinin Almanca olarak verilmesi, Almanya’da İslâm İlahiyat Fakültelerinin açılması veya üniversitelerde İslâm kürsülerinin kurulması, imamların Almanya’da yetiştirilmesi, okullarda ana dilde Türkçe konuşulmasının yasaklanması ve aile birleşimi yaşının 21’e çıkarılması olarak özetlenebilir. Bütün bu girişimlerin temelinde “Almanya İslâm”ını biçimlendirme gayesi yatmaktadır. Hedef, “Alman Müslümanlar” oluşturmaktır. Bunun için ilk önce millî kimliğin zayıflatılarak dinî kimliğin öne çıkarılması öngörülmektedir. Okullarda, sözde daha iyi Almanca öğrenmelerini sağlamak gerekçesiyle öğrencilerin Türkçe konuşmalarının yasaklanması için alınan bütün tedbirlerin hedefi, Türk kimliğinin oluşmasını engellemeye ve Türkiye ile kültürel bağların koparılmasına yöneliktir. Federal İçişleri Eski Bakanı O. SCHİLY’nin ifade ettiği “en iyi uyum şekli asimilasyon”un gerçekleştirilebilmesi için, yeni nesiller hem millî, etnik, kültürel hem de dinî köklerinden koparılmak istenmektedir. Bu gaye ile çağ dışı yaptırımlara başvurularak, “öncü Alman kültürü” (Deutsche Leitkultur) dayatılmaktadır. Baden-Württemberg Eyaleti’nde sadece 57 Müslüman ülkeden gelen ve Alman vatandaşlığına geçmek isteyen göçmenlere yönelik olarak 1 Ocak 2006 tarihinde yürürlüğe sokulan ayrımcı, aşağılayıcı ve dışlayıcı “zihniyet testi” uygulaması da, bunun en açık örneğidir. Hâlbuki, asimilasyon bir insanlık suçudur.

İslâm, Almanya’da en çok mensubu bulunan dinler sıralamasında ikincidir ve İslam artık sadece Müslüman ülkelerden gelenlerin değil, her kesimden yerli Avrupalıların da dini olmaya başlamıştır. “Ünlü Orta Doğu araştırmacısı Timothy MİTCHEL, Avro-İslâm üzerine bir kitabının tanıtım yazısında, “Avrupa tarihsel olarak kimliğini İslam’a düşmanlığıyla kurmuştur; bugünse milyonlarca Avrupalı Müslüman’dır. Bu dönüşüm bizi Avrupalı olmanın anlamı üzerinde yeniden düşünmeye davet etmektedir” diyor.

Düşünülmesi gereken ilk konu, dinlerin hukuki eşitsizliğidir. Daha önce de belirttiğim gibi, Almanya’da bugün yaklaşık dört milyon Müslüman yaşamasına rağmen İslâm, diğer dinler mezhepler ile hukuki eşitliğe sahip değildir. Hukukî eşitliğin önündeki en büyük engel, daha çok “siyasi irade”dir.

Dinlerin ve din mensuplarının hukukî eşitliği ile ilgili anahtar soru şudur: Müslümanları bu ülkede kimler veya hangi kuruluşlar, nasıl temsil edebilirler? “Alman Devlet Kilise Yasası”na göre İslâm, bu ülkede nasıl yerlileştirilebilir veya kurumsallaştırılabilir? Yasalar mı değiştirilmeli, yoksa mevcut yasalar, bütün dinler için geçerli midir?

Eski Federal Cumhurbaşkanı Johannes RAU’ya göre “din ve vicdan özgürlüğü” bu ülkedeki bütün dinler ve dinî topluluklar için söz konusudur: “Bazıları bunun her zaman yeterince bilincinde değilseler de, bu özgürlük diğer dini cemaatler için de ve elbette İslâm için de geçerlidir.”

Prof. von CAMPENHAUSEN de aynı görüşü savunmaktadır: “Dinî ve milliyeti ne olursa olsun, Almanya’da yaşayan herkes, bu din özgürlüğü temel hakkından istifade eder. Din özgürlüğü, eskiden beri Almanya’da oturan Hristiyanlar gibi, burada yaşayan Müslümanlara da aynı imkânı vermektedir.”

Prof. von CAMPENHAUSEN, Alman Devlet Kilise Yasası”nın bütün dini topluluklar için geçerli olduğunu belirtmektedir: “(...) Alman Devlet Kilise Yasası, bir ‘Çoğunluk’ veya ‘Halk Kilisesi Yasası’ değil, tam aksine bütün dini topluluklar için geçerli olan bir yasadır. Toplumun doğal ve geleneksel olarak Hristiyan olması artık yoktur. Dinî dünya görüşü açısından çoğulculuk, devletin bu konudaki çalışmalarını artırmasını gerektirmektedir.” Kısaca; Federal Anayasa ülkedeki bütün dinler ve din mensupları için geçerlidir.

25 Nisan 2005 tarihinde Berlin’de Federal Göç, Mülteciler ve Uyum Bakanlığı tarafından düzenlenen İslam’ın Yerlileştirilmesi - Almanya’da Müslüman Temsilcilerin Tanınmasına Doğru” konulu toplantıda, dönemin Uyum Sorumlusu Marieluise BECK’in (Birlik 90/Yeşiller) yaptığı konuşma, Hristiyan Birlikçileri (CDU/CSU) rahatsız etmişti. Çünkü bayan Beck konuşmasında, İslâm’ın Hristiyanlık ile eş değer olduğunu belirterek, Müslüman kuruluşların uyumu için “Devlet Kilise Hukuku”nda açılımlar yapılıp yapılamayacağının gözden geçirilmesi gerektiğini ifade etmişti. Hatta bayan Beck, “Devlet Kilise Hukuku” gözden geçirilirken kiliselerin haklarına dokunulamayacağını da vurgulamıştı.

Dönemin Hristiyan Birlikçi (CDU/CSU) İç Politika Sözcüsü, Federal Milletvekili Hartmut KOSCHYK, “Devlet Kilise Hukuku”nun gözden geçirilmesine sert tepki göstermiştir: (...) Göç Sorumlusu Beck’in, Federal İçişleri Bakanı Schily’i de yanına alarak, Devlet Kilise Hukuku’nda İslâm lehine kanuni bir değişiklik yapılmasını istemesi, Kızıl-Yeşil’in (SPD/Birlik 90/Yeşiller) ‘çok dinlilik’ adına, dini alanda Hristiyan toplumumuzu dönüştürmede de her ne pahasına olursa olsun, ciddî olduğunu gösteriyor. Adı geçen bu hükümet temsilcilerinin davranışlarının, Birlik partilerinin (CDU/CSU) bu konudaki tutumunu belirleyen gerçek ve inanarak sahip olunan diğer dinlere karşı tolerans ve kabulle ilgisi yoktur.

Birlik partileri, Devlet Kilise Hukuku’nun delinmesini kararlılıkla reddediyor. Devlet tarafından kilise konumunda resmen tanınmak için ön görülen şartların kaldırılması yanlış bir yoldur ve bu Müslüman göçmenlerin uyum sorunlarını çözmez. Kamu tüzel kişisi olarak resmen tanıma, bir yığın ve kısmen önemli kanuni avantajları da beraberinde getiriyor. Meselâ, mahalli vergi daireleri yardımıyla vergi toplanması (Madde 137, 6 WRV), kapsamlı vergi öncelikleri, faaliyetlerin geniş koruma altında olması, (şahitlikten imtina hakkı, mukaddes ve diğer dinî sebeplerle kullanılan kuruluşların yapımı ve idare edilmesi hakkı gibi devletin dikkate alma zarureti), kamu hayatına (radyo-televizyon yayınları ve gençlere yönelik koruma hizmetlerine) katılım hakkı, hizmet verme ve disiplin gücü (ve dini cemaat mensuplarının üyelik hakkı) gibi haklar bunlardandır. Hükûmet yetkililerinin, Almanya’da Müslümanlara ve İslam’a başka öncelikler kazandırma talebinde bulunmak için her fırsatı değerlendirmeleri anlaşılır gibi değildir. Göç sorumlusunun, Müslüman göçmenlerin anayasaya bağlılığını bu şekilde kazanabileceği tasarısı, 24 Kasım 2004 tarihinde ‘İslamcılık ile mücadele etmek – İslam’ı yerlileştirmek’ adıyla yayımlanan 20 Çözüm Önerisi’ne dayanan temel bir yanılgıdır. Aynı şekilde, İslam’ın kiliseler ve İsrail kültür toplumu ile hukuken eşit konuma getirilmesi hâlinde, İslâmcılık meselesinin çözülebileceği varsayımı da isabetsizdir. Federal Başbakan, Federal hükûmetin bu taleplere katılıp katılmadığını açıklığa kavuşturmalı ve katılmıyorsa, bayan Beck’in talep ve tekliflerini kesinlikle reddetmelidir.”

Neticeten; Almanya artık çok dinli ve çok kültürlü bir topluma dönüşmüştür. İslâm’a ve Müslümanlara yönelik çarpık bakış açısı değiştirilmeli; “öncü Alman kültürü” ve “Avro-İslâm” dayatmalarından vazgeçilmelidir: İslâm, “ikinci sınıf din” ve Müslümanlar da “ikinci sınıf din mensupları” olmaktan kurtarılarak ülkedeki diğer dinler ve mezhepler ile hukukî olarak eşit konuma getirilmelidir. Bu, hem çağdaşlığın, hem dinlerin ve insanların eşitliği, hem de barış ve huzur içinde, birlikte dostça yaşamanın bir gereğidir.

 

Kaynaklar

        Remid: Religionswissenschaftlicher Medien- und Informationsdienst e. V., Marburg, http://www.remid.de/remid_info_zahlen.htm

İslâm’ın yerlileştirilmesi - Almanya’da Müslüman Temsilcilerin Tanınmasına Doğru (Islam einbürgern–Auf dem Weg zur Anerkennung muslimischer Vertretungen in Deutschland), Beauftragte der Bundesregierung für Migration, Flüchtlinge und Integration, Berlin, 25. April 2005.

Almanya’da İslâmî Yapılanma Süreci, A. Kılıçarslan, Avrupa Günlüğü, 2001/1, Berlin, Viyana, İstanbul, s. 295-298.

Deutscher Islam, Islam in Deutschland, Tilman Hannemann, Peter Meier-Hüsing (Hrsg.), Diagonal- Verlag, Marburg, 2000.

Avro-İslam Projesi (1), A. Kılıçarslan, (Avrupa) Türkiye Gazetesi, 27 Eylül 2004

A.g.k.

Avro-İslam Projesi (4), 30 Eylül 2004.

AB’li Müslümanların dini Avro-İslâm, TAM Basın Açıklaması, 20 Aralık 2003

Ayrıca bakınız: “Avro-İslam”: Avrupa`daki Göçmen Müslümanların Yeni İslam Anlayışı, Prof. Dr. Faruk Şen, 6. Uluslararası Antalya Sempozyumu “Avrupa’daki İslamiyet Avro-İslam” Açılış Tebliği

http://www.zft-online.de/turkce.php

Almanca hutbe, A. Kılıçarslan, (Avrupa) Türkiye Gazetesi, 5 Nisan 2005.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası, Almanca-Türkçe Yasa Metni, Federal Almanya Siyasi Eğitim Merkezi, Temmuz 2002

Die beste Form von Integration ist Assimilierung, Süddeutsche Zeitung, 27 Haziran 2002

AB’nin Hristiyan Kökeni ve Değerleri Hakkındaki Tartışma ve Bu Tartışmanın Türk Kimlik Anlayışına Etkileri, Prof. Yasin Aktay, Karizma, Ekim-Kasım-Aralık 2005, Yıl 6, Sayı 24, s. 17.

Dinlerin hukuki eşitliği, A. Kılıçarslan, (Avrupa) Türkiye Gazetesi, 29 Nisan 2005.

Eski Federal Cumhurbaşkanı Johannes Rau’nun Gotthold Ephraim Lessing'in 275. Doğum Gününü Kutlama Töreni’ndeki Konuşması, 22 Ocak 2004, Wolfenbüttel

Almanya’da Devlet ve Kilise, Prof. Dr. Axel Frhr. von Campenhausen, Göttingen Üniversitesi

http://www.konrad.org.tr/index.php?id=554

A.g.k.

Dinlerin hukuki eşitsizliği (2), A. Kılıçarslan, (Avrupa) Türkiye Gazetesi, 30 Nisan 2005.

                    İslâmcılık ile mücadele etmek, İslâm’ı yerlileştirmek (1,2,3), A. Kılıçarslan, (Avrupa) Türkiye Gazetesi, 1-3 Mart 2004.

Dinlerin hukuki eşitsizliği (2), A. Kılıçarslan, (Avrupa) Türkiye Gazetesi, 30 Nisan 2005.


         

Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele