ALMANYA’DAKİ TÜRKLER

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

ALMANYA’DAKİ TÜRKLER

Mehmet DOĞAN*

 

Türk Alman İlişkilerinin Kısa Tarihçesi

Almanya uzun yıllar Roma İmparatorluğu’na balı birçok dukalık, prenslik ve küçük krallıklar hâlinde kaldığından Alman birliği ancak 1850 yılarında sağlanmıştır. Gerçi bazı Alman krallıkları 2. Viyana kuşatmasında oluşturulan Hristiyan ordusunda Osmanlı’ya karşı savaşmıştır. Ancak uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya arasında ciddî bir ilişki olmamıştır. 1780 yıllarında Prusya krallığı bu küçük devletçikler arasıda sivrilmiş, Osmanlı da ilk kez 1796 yılında Resmi Ahmet Efendi’yi Berlin’e büyük elçi olarak gönderdi. Bir tarihçi Resmi Ahmet Efendi’nin Berlin’e gelişini şu cümlelerle tanımlamış: “Resmi Ahmet Efendi’nin Berlin’e girişi gösterişliydi ve onu 70 kadın muhafız izliyordu. Bütün Berlinliler o gün ayaktaydı. Herkes bu alışılmadık ziyaretçi, ‘kan dökücü barbar Türk’ denilenin nasıl biri olduğunu görmek istiyordu. Ama Tersine olgun ve çağdaş bir kişi çıkageldi;” 2. büyük elçi ise Ali Aziz Efendi idi. Saray divanında bakanlık da yapan Ali Aziz Efendi, Anadolu’nun en büyük gölge oyuncusu, modernleşme dönemi yol göstericisi yazardı. Batı tarzında yazılan ilk Türk Edebiyat ürünü “Muhayyelat” onun eseridir. Yüzyıllarca süren Türk-Alman dostluğunun temel taşını koyan, Temmuz 1797 den itibaren Osmanlı’nın Prusya büyükelçisi olarak görev yapan ve 29 Ekim 1798 Almanya’da ölen ilk Türk Ali Aziz Efendi olmuştur.

Alman birliğinin sağlanmasından sonra özellikle Bismarck ve İmparator II Wilhelm zamanında Osmanlı Alman ilişkileri çok gelişmiş, I. Dünya Savaşı’nda bilindiği gibi Osmanlı Almanların yanında savaşa katılmıştır. Savaşta her iki devlette hezimete uğramış, topraklarının büyük bir kısmını kaybetmişlerdir. Özellikle Çanakkale Savaşları’nı Alman komutanlar yönetmiş, İttihat terakki hükûmetinin basiretsizliği İmparatorluğu savaşa sürüklemekle kalmamış, aynı samanda savaşın seyrinde de devam etmiş ve ülkeyi kaos ve batağa sürüklemiştir.

Alman birliğinin sağlanmasından sonra Almanlarla gelişin dostluğa silâh arkadaşlığı ve kaderdaşlık da eklenmiş, kurulan dostluk savaş sonrası da devam etmiştir. Biraz akıllanan devlet yönetimi Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’ndan uzak tutmuş, bitişine yakın Almanlara karşı savaş ilân etmişse de yeni durum çöken Almanları pek etkilememiştir.  Ancak savaş öncesi özellikle Nazi yönetimi başında bu yönetimden kaçan Almanlar ve özellikle Yahudi asıllı Alman bilim adamları Atatürk’ün daveti ile Türkiye’ye sığınmışlardır. Türkiye’de bulundukları sürede Türk yükseköğretiminin temellerini Alman modeline benzer şekilde oturmuşlar, yerleştirmişlerdir.

Savaş sonrası Alman modeline uygun eğitim gören Türklerin en çok uzmanlık ve doktora yapılacak ülke olarak Almanya’yı tercih etmişlerdir. Savaş sonrası hızla yaralarını saran Batı kontrolündeki bölgeler Konrad ADENHAUER başbakanlığında F. Almanya’yı oluşturmuş, Rus bölgesi ise DDR denen Doğu Almanya devletinde kalmışlardır. Almanlar kısa sürede ABD desteği ve yatırımlarının da etkisiyle tekrar gelişmiş ülkeler safına katılmış, izin ölçüsünde başta askersiz, sonra ordu da dahil tüm Batı yanlı ittifaklarda yer almışlardır. Bu yıllarda Türk- Alman dostluğu altın çağını yaşamıştır. Bir yandan Almanlar Türkiye’ye destek, kredi ve yatırım sağlarken bir yandan da İtalyan işçilerin ülkelerine dönmeleri ile açık kalan iş gücünü Yugoslavya ve Türkiye’den sağlama yolu aramışlardır.

İki ülke  arasındaki karşılıklı iş birliği ve dostluk, iki Almanya’nın birleşmesi ve özellikle tehdit oluşturan  Sovyet Blok’unun çökmesi ile bir süre sarsıntı geçirmiş, bu yıllar Doğu Almanya’da gelişen Neonazi akım Türkleri hedef , işsizlik ve geri kalmışlıklarının sorumlusu olarak görmüşlerdir. Bunu izleyen yıllarda Türklere karşı kundaklama ve “Türkenraus” (Türkler dışarı )nidaları yükselmeye başlamıştır. Bir geçiş dönemi sonrası eski iyi ilişkiler düzelmiştir.

 

Almanya’ya İşçi Gidişinin Tarihsel Gelişimi

Türk-Alman ilişkilerinde hepimizin bildiği çok ihmal ve hatalarımız da oldu. Almanya’ya işçi gidişi 1961 yılında başlatıldığı hâlde yıllarca işçilerimize yeterli desteği veremedik. Onların dilini, geleneklerini kültürlerini bilmeden gittikleri ülkede karşılaşabileceği sosyal, kültürel sorunlarını öngörerek onlarla ilgilenemedik. İşçilerimizi bir döviz makinesi olarak gördük. İlk yıllarda işçilerimizin çoğu mesleksiz olmalarına rağmen çalışkanlıkları ile Almanların övgülerini kazandılar, takdirlerini topladılar. Yüksek gelişim hızını yakalayan ve yoğun iş gücüne ihtiyaç duyan Almanlar Türk işçilerini diğer ülke işçilerine tercih ettiler. Bizim gibi Almanlar da işçilerimizi geçici gördüklerinden onlar “misafir işçi” (Gastarbeiter) adını takmışlardı. İşçilerimiz orada işçi yurtlarında kalarak, en yüksek tasarrufu yapıp, kazandığı parayı ülkemize gönderiyorlardı. Bu yıllarda işçiler hep Almanlar tarafından seçilerek İş ve İşçi Bulma Kurumu üzerinden resmî yoldan bekâr gidiyorlar ve aileleri ülkemizde yaşıyorlardı. Ülkemizde yeterli tarla ve ev satın alıp, biraz da para biriktirince tekrar ülkemize dönenler oldu. Ancak zamanla çoğunluğu orada kalmayı yeğledi.

Alman işveren onlardan kendileri gibi çalışkan kardeş ve diğer akrabalarını da getirmesini istedi. İstek devri başladı. İstekle gidemeyenler fötr şapkalı, yeni elbiseli, bavulları hediye dolu araba ile izine gelen komşularına imrendi, turist gibi giderek orada iş buldular. Almanya geliştikçe iş gücü ihtiyacı da arttı. Bu yıllarda başta Münih Metrosu ve Olimpiyat Şehri olmak üzere Hamburg ve Berlin dışındaki büyük Alman şehirlerindeki metrolar ve binalar Türk işçileri kas gücü ile inşa edildi. Kömür ocaklarından rekor seviyede kömür çıkarıldı, fabrikalar rekor üretime ulaştı. 1972 yılında Türkler yabancı işçiler arasında en yüksek orana ulaştı. İşçiler ilk yıllar para kazanmak, bir araba ve Türkiye’de daire almaktan başka konuları düşünmüyorlardı. İlk yıllar Alman yaşantısına özenenler, Alman eşlerle evlenen çok oldu. Sonra kimliğini koruma ve dine yönelme başladı. Bu yıllarda ibadetlerini işçi yurtlarında mescide dönüştürdükleri bir odada karşıladılar. Bu yıllar samimi dindar Türk işçilerini görerek Müslüman olan Almanlar da çoğalmıştı.

Bu yıllarda gerek yasal gerek kaçak çalışan işçiler gerekli tasarrufu yapıncaya kadar Almanya’da çalışıp, dönüşünde işini kurmak veya ortaklaşa kurdukları fabrikalarında memleketlerinde çalışmak istiyorlardı. Maalesef bu yıllar kurulan birçok işçi ortaklığı ve kooperatifi işçilerin paralarını ümitlerini sömürdü. İşçilerden toplanan paralar çarçur edildi. Açılan ve kurulan işletmeler de işçilere ne çalışma imkânı, ne de kâr verdi. Kârlar başka kanallara aktarıldı. Yeterli tasarruf yaptığını sanarak dönen işçilerin bir kısmı işini kurarken, bir kısmı sonraki yıllarda yüksek enflasyon ortamında bu birikimlerini kısa sürede tükettiler, tekrar Almanya’ya gidiş yolunu tuttular.

1970 yılından itibaren işçilerin ailelerini götürmelerine de izin verildi. Ancak iş gücü ihtiyacı azaldığından Almanlar yeni işçi alımını durdurdu. Ailelerin gidişi ile Türk işçilerinin sorunu da arttı. İşçiler diğer Türk aileleri ile komşu yaşamayı tercih ettiler. Şehirlerin belirli bölgelerinde Türk gettoları oluşmaya başladı. Bir yandan da kaçak işçi gidişi başladı. Filmlere konu olan maceralı kaçak işçi girişleri arttı. İşçiler Almanya’da büyüyen kızlarını çoğu kez onlara sormadan Türkiye’den “Elin oğluna vereceğime akrabamla evlensin, gelip işçi olsun, hayatını kurtarsın” düşüncesi ile Türkiye’den getirdikleri akraba çocukları ile evlendirmeye başladılar. Bu evliliği istemeyen nice genç kızlar evlerini terk etti ve kimi intiharı seçti. Evlenecek akraba kızı bulamayanlar Almanya’ya her yolu deneyerek gitmeye çalıştılar. İş bulmak ve orada kalmak için akıl almaz birçok yola başvuranların, para karşılığı Alman vatandaşı kadınlarla evlenenlerin, sahte pasaport ve kimlik düzenleyenlerin, uyuşturucu kaçakçılığına karışan Türklerin sayısı hızla arttı.

1975 Yılından itibaren Türkiye deki kamplaşma ve çatışmalar Almanya’ya da yansıdı. Türkler arasında bölünmeler, kamplaşmalar ve suçlar da arttı. Özellikle 12 Eylül 1980 sonrasında birçok suçlu Almanya’ya kaçtı. İşsiz suçlu kaçaklar değişik yöntemlerle Almanya yasalarının boşluklarından da yararlanarak orada kalma yollarını aradılar. Almanya’da kalmaya çalıştılar. Almanya’ya sığındılar. Sığınma hakkı maalesef Türkiye aleyhine çok istismar edildi, daha çok bölücü örgütlerin işine yaradı, onlara yandaş ve para kazandırdı. Bir kısmı örgütlenerek uyuşturucu kaçakçılığı, işçi simsarlığı gibi karanlık işlere karıştı. Bir kısmı da vatandaşlarımızın dinî ihtiyaçlarını karşılamak üzere cami temini veya yapımı ile uğraştı, cami çerçevesinde dinî cemaat örgütlenmelerine ağırlık verdi. İşçi çocuklarına kuran kursu, dinî eğitim, spor kulüpleri kurdular. Kimileri de işçilerin paralarını toplayarak işçi şirketleri, vakıflar kurdular. İş yeri açanlar oldu. Karmaşık ilişkiler ve örgütlenmelere rağmen bu yıllarda Almanya’ya yerleşmiş vatandaşlarımız, yıllarca yabancı düşmanlığı ile karşılaşmadan barış içinde, işlerinde çalıştılar. Almanya’daki Türkler suçluluk oranı en az yabancı milletler arasındadır. 1991 yılında yapılan bir araştırmaya göre Türklerdeki suçluluk oranı binde 1,5 ile Almanya ortalaması ile aynı düzeydedir ve diğer çoğu milletler için bu oran 2-3,5 arasındadır.

         

Almanya’da Türk İş Yerleri ve Kuruluşları

2005 yılı verilerine göre Almanya’da yaşayan Türk kökenli insanlarımızın sayısı resmî rakamlarla 2,7 milyona ulaşmıştır. Bunların 700 bin kadarı Alman pasaportu taşımakta olup, bunların 100 bin kadarı Türk vatandaşlığını da korumaktadır. Türklerin 500 bini son seçimlerde oy kullanmıştır. Türkler için Almanya artık 2. vatan olmuştur. Yine son verilere göre Almanya’da 61300 Türk iş yeri bulunmaktadır. Bu iş yerlerinde çalışanların 250 bin’e ulaştığı tahmin edilmekte olup, bu sayının %15’i Alman. Her yıl Türk iş yeri sayısına ortalama 1200 yenisi ekleniyor. Esen şehrindeki Türk Araştırma Merkezi verilerine göre çoğu aile işletmesi olan Türk iş yerlerinde çalışanların gerçek sayısı 500 bindir. 7 Türk bankası ve 20 banka şubesi faaldir. Yılda ortalama 40 bin Türk ülkesine geri dönmektedir. Buna karşın evlilik ve aile birleşmesi ile her yıl 50 bin Türk Almanya’ya gelmektedir. Her 6 Türk aileden biri Almanya’da kendine ait evde yaşamaktadır. Ev yapım tasarruf hesabı olan Türklerin sayısı 135 bin olup, kendi evine sahip olan Türklerin sayısı 2010 yılında iki katına çıkacaktır. Bir araştırmaya göre Türklerin %83’ü sürekli Almanya’da yaşamayı ve orada kalmayı tercih ettiğini bildirmiştir.

Almanya’da hâlen 3 bin kadar camii ibadete açık olup, bunların 2 bin beş yüz kadarı bizzat Türkler tarafından yapılmış veya satın alınmış, bir kısmı marketi, manavı, kütüphanesi, kurs dersliği, berberi, çay ve sohbet salonu ile külliye şeklindedir. Camilerin bazısı da kullanılmayan kilise binalarıdır. Münih merkezinde yakında yapımına başlanacak camii 2 minaresi, kubbesi ve sosyal tesisleri ile Avrupa’da en büyük camii olmaya aday. Türk iş yerleri ve kuruluşları ile Almanya’nın başta başkenti Berlin olmak üzere birçok kenti ve mahallesi insana Türkiye’de bir şehirde dolaştığı hissini vermektedir. Sadece Berlin’de 123 bin Türk yaşamaktadır. Berlin’in Kreuzberg ve Neuköln semtlerinde iş yeri levhalarının neredeyse dörtte biri Türkçedir. Köln şehrinde yaşayan Türklerin sayısı ise 70 bindir. Dönercilerin cirosu Mc Donalds’ın cirosunu aşmış, en çok tutulan hızlı ayaküstü yiyecek yerleri olmuştur.

Almanya’nın her köşesinde bir Türk’e bir Türk iş yerine rastlayabilir, Türk lokantasında karnınızı doyurabilirsiniz. Hatta Kreuzberg merkezindeki lokantalarda sabaha kadar istediğiniz saatte bir paça veya işkembe çorbası içebilirsiniz. Bugün iş yerlerinin büyük çoğunluğu dönerci, ayak üstü hızlı yemek yenen büfe lokantalar, fırın bakkal ve marketlerdir. 1980 öncesi Türk iş yerlerinin büyük çoğunluğu ise Türk işçileri ve Almanya’ya gelen Türklerin alışveriş yaptığı gümrüksüz satış yapan eksport dükkanları idi. Büyük iş yerleri sayısı da artış eğilimindedir. Örnek olarak en büyük et toptancılarından biri Köln’de bir Türk, en büyük salam, sosis, sucukçulardan biri Türk’tür ve yine büyük tekstilcilerden biri Türk’tür. Almanya’daki Türk iş yerlerinin cirosu bugün 25 milyar Avro’ya ulaşmıştır.

Her şehrin, hatta birçok ilçe ve köyün kurduğu dernek ve spor kulübü bulunmaktadır. Bu kulüplerde yetişen birçok Türk de Alman liglerinde top koşturmaktadır. Birçok şehrin mahallî futbol liglerinde kendi Türk adlarını taşıyan takımlar top oynamaktadır. İlhan MANSIZ, Ümit DAVALA, Yıldıray BAŞTÜRK, Halil ve Hamit ALTINTOP kardeşler, Nuri ŞAHİN Almanya’da doğup büyümüştür. Son futbol dünya şampiyonasında tüm Almanlar Türk takımını alkışlamışlar, finali Türk takımı ile oynamak istemişlerdir. Türk Milli Takımı ve GS kadrosunu sayan çok Alman vardır.  

32 Türk il ve ilçe merkezi bir Alman şehri ile kardeş şehir olmuştur.

Birçok üniversitemizin de Alman üniversiteleri ile karşılıklı iş birliği vardır. Bazı Alman okullarındaki Türk asıllı öğrenci sayıları Almanlardan yüksektir. 5100’ü Türkiye’den giden 25 bin kadar Türk öğrenci Alman üniversitelerinde öğrenim görmektedir. 1965 yılından bu yana Türk öğrenci ve araştırmacılara en çok burs veren ülke Almanya’dır.

Almanya Türkiye’nin en büyük ihracat yaptığı (tüm ihracatının %17’si), en büyük ithalat ortağı (%13 ü) Almanya’dır. İkili ticarî ilişkiler yüksek düzeyini 20 yıldan bu yana korumaktadır.

 

Türkiye’de Almanlar ve Almanya ile İlgili Kuruluşlar

Türkiye’de Alman varlığı da oldukça yüksek olup, Alman-Türk ortak veya Alman iş yeri sayısı 1200 kadardır. Her yıl 3,5-4 milyon Alman tatilini Türkiye’de geçirmekte, 50-70 bin Alman vatandaşı Türkiye’de yaşamayı tercih etmektedir. Üç büyük şehrimizde Goethe Enstitüsü, 4 şehrimizde Alman Konsolosluğu, 6 şehirde Fahri Konsolosluğu bulunmaktadır. Birçok Alman vakfı ve kuruluşu Türkiye’de şube açmıştır. 14 Alman TV ve gazetesi Türkiye’de sürekli temsilci bulundurmaktadır. Türk-Alman ortak dernek ve iş birliği kuruluşlarının sayısı 25 kadardır. Her geçen yıl daha çok Alman vatandaşı ülkemize yerleşmekte olup, özellikle Alanya Alman şehri havasına bürünmüştür.

Alman futbolcu ve antrenörleri Türkiye’de severek ve sevilerek görev yapmaktadır. Schumacher, Jup DERWALL, Christofer DAUM en çok akılda kalan örneklerdir. Daum daha 1993 yılında kendisi ile mülâkat yapan muhabire “Ben Türklerden daha çok Türküm” demiştir.

Almanların Türkiye’de görev alması ve yerleşmesi yeni değildir. I. Dünya Savaşı öncesi Darul FÜNUN’a Alman hocalar, ayrıca Alman arkeologlar getirilmiştir. 1933-1945 yılları arası Türkiye’ye sığınan Alman vatandaşlarının toplam sayısı bini geçmiştir. 1933 üniversite reformu sonrası bizzat Atatürk’ün direktif ve koruması ile Nazi rejiminden kaçan 800 bilim adamı ve sanatçı üniversitede ve sanat kuruluşlarında görevlendirilmiştir. Türkiye’de en çok yatırım yapan yabancı ülke Almanya olup, Mercedes, MAN, Bosch ve Siemens gibi büyük Alman firmaları doğrudan ve Türk ortaklı yatırımlarını her geçen yıl arttırmaktadır. Mercedes yöneticisi Hacettepe Üniversitesindeki bir konuşmasında 2010 yılında Türkiye’de üretilen kamyon ve otobüslerden her yıl 10 milyar Avro tutarında ihracat hedeflediklerini bildirmiştir. Almanya ayrıca Keban ve Oymapınar, HES, Sugözü termik santralı, 1. Boğaz Köprüsü, Sincan atık su arıtma tesisi, Konya ve Bursa hafif raylı sistemleri Almanlar tarafından kredi ve teknik yardımla desteklenen yatırımlardır. 

Birçok Alman Türk yemeklerine, Türk tarzı yaşamaya alışmıştır. Ülkemize gelip giden ve ülkemizde görev yapan Almanların birçoğu Türkçe öğrenmiştir.

İki ülke arasında yüzyıllar içinde kurulan köklü dostluk ve yıllarca süren ilişki sağlam temellere, karşılıklı saygı ve güvene dayalı olup, zaman zaman zaafa uğrasa da yıkılmayacak kadar sağlamdır.

         

Alman Bakışı ile Türkiye

Yaşadığımız coğrafyada ülkemizin tarihi ve jeopolitiğin etkisi ile tüm komşu ülkelerle sorunlarımız bulunmaktadır. Belki ana sebep bütün komşularımızın bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik alanında yaşamalarının etkisi ve her ülkede kalan Türklerin kimi zaman baskı altında tutulmalarıdır. Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” özdeyişine rağmen barış içinde yaşamamız önünde sürekli engeller oluşmaktadır. Bazen bu engelleri çoğaltan komplo üreticilerimiz de âdeta dost devletleri de düşman ilân etmektedir. Şüphesiz ülkemizin dış politikasını belirleyen kurumlarımız ve her Türk vatandaşının ülkemiz çıkarlarını her platformda koruması zorunludur. Ancak bu görevi yaparken dost ülkeleri düşman ilân etme noktasında herkesin duyarlık göstermesi, sonuçlarını düşünmesi gerekir

Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar bizim için aklımıza ilk gelen dış devlet Almanya idi. Hâlen de yurt dışına çıkmak isteyen çoğu vatandaşımız tarafından düşünülen ilk ülkelerden biri yine Almanya’dır. İki buçuk milyonun üzerinde vatandaşımızın yaşadığı Almanya, artık günlük yaşantımızın her alanında, şarkılarımızda, türkülerimizde, fıkralarımızda filmlerimizde yer alan bir ülke olmuştur. Medyada en çok haberlere yer verdiğimiz ülke de Almanya’dır. İhracatımızda, en büyük paya sahip ülke de kendini izleyen ülkenin iki katından fazla pay ile Almanya’dır. Araba üretici ülkelerin başında yer alan bu ülke en çok taşıt ihraç ettiğimiz ülkedir. İthalatımızda da ilk sıradadır. Yıllardır ülkemize en çok turist gönderen ülke de yine Almanya’dır. Türk vatandaşlarının en çok dış yatırım yaptığı, en çok Türk iş yerinin bulunduğu ülkedir.

Almanya’da yapılan bir araştırmada gazete, dergi ve televizyonda en çok adı geçen yabancı ülkenin Türkiye olduğu görülmüştür. Çoğu basit ve kısa haberlerle öncelikle olumsuz haberler veriliyor. Olayların kaynağına inmeden, derinliğine araştırmadan basitçe ve çoğu olumsuz haberlerle gerçekten iki ülkenin vatandaşları tam olarak birbirini tanıyorlar mı? Yoksa yanlış mı tanıyorlar? Bu soruların birincisine Alman araştırmacı “hayır”, ikincisi “evet” diye cevap veriyor. Bizde bu tür bir araştırmanın yapılıp yapılmadığını bilemiyorum. İki ülkeyi de tanıyan biri olarak ben de aynı cevapları verirdim. Yine Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre önyargılarımızın aksine Türklerle ilgili soru yöneltilen Almanların %75 gibi büyük bir bölümü olumlu görüş bildiriyor. Olumsuz görüş bildirenlerin oranı ancak %15. Bir fikir beyan etmeyenleri de buna eklesek bile oran %25 de kalıyor. O hâlde olumsuz izlenimin ve medyada olumsuz görüntünün kaynağı nedir? Bu görüntü nereden ve nasıl kaynaklanıyor? Bu kadar olumsuz haberler karşılıklı nasıl veriliyor? Çünkü olayların ve haberlerin kaynağına inilmeden basitçe yüzeysel haber ve yayın da bir medya yöntemidir. Çoğu kez dinleyici ve okuyucu haberin eksik, hatta yalan olabileceğini araştırmadan, inanmayı yeğler, olayı ayrıntılı düşünmeye ayırdığı vakit azdır.

Hepimiz Almanların Almanya’daki Türkleri ülkelerinden atmak istediğini, artık oradaki Türklere ihtiyaçları kalmadığını, Türklerin evlerini yaktıklarını söyleriz de, Almanya’da yapılan ciddî ve geniş kapsamlı araştırma sonucuna göre Almanların yüzde 75’nin Almanya’daki Türkleri olumlu ve sempatik, iyi insanlar olarak gördüğünü bilmeyiz. Yine hepimiz, Solingen’de “Yeni Naziler” tarafından bir Türk evinin yakıldığını, Mevlüde GENÇ’in kızları ve torunlarının yangında öldüğünü biliyoruz da çoğumuz, aynı Mevlüde GENÇ’in 1994 yılında Almanya’da “yılın kadını” seçildiğini bilmeyiz. Çünkü çoğu kez medya, kötü habere geniş yer verir, olağan ve iyi haberleri ya görmez ya da hak ettiği gibi değil, yüzeysel verir. Başarılı ve iyi gelişmeleri izlemek, bilgimizi artırmak daha çok bize bırakılmıştır.

Toplumumuzda Almanya’nın Bosna’daki Sırp katliamına seyirci kaldığını söyledik. O tarihlerde 2 yıl süreyle neredeyse tüm Alman televizyonlarının baş haber olarak Bosna’daki zulmü yansıttığını, bir Alman bakanın, hükûmetlerinin bu zulmü önleme yönünde ilgi azlığı yüzünden görevinden istifa ettiğini, Bosna’ya en çok insanî yardım yapan ülkelerin başında Almanya’nın yer aldığını, hatta bazı Alman gençlerin Bosnalılar yanında savaşa katıldığını bilmiyoruz. Almanların yabancı ülkede asker bulunduramayacağı yönündeki Anayasalarında bu nedenle değişiklik yaptığını çoğumuz bilmeyiz.

Almanya’daki olaylara ve Türkiye aleyhindeki gelişmelere bakarak Almanların Türk düşmanı olduğuna hükmederiz. Almanya’nın her tür düşünce ve töreye serbestçe örgütlenme ve duyurma özgürlüğü tanıdığını ve ülkemiz aleyhinde gördüğümüz örgütlerin bu serbestlikten yararlandığını pek düşünmek istemeyiz. Cemalettin KAPLAN, din devletini ve halifeliğini Almanya’da ilân etti. “Türk Şeyhülislamı” Almanya’da açıklandı. PKK Almanya’da at oynattı, maddî destek ve kaynak topladı, yaygın propaganda yaptı. Silâhlı, bombalı eyleme yönelince ve kamu düzenini bozunca yasaklandı. Uyuşturucu kaçakçıları da, bir grup ülkücü mafya da Almanya’da karargâh kurdu. Birçok tarikat Almanya’da büyüdü, gelişti, adını duyurdu. Solcu ve komünist Türkler Almanya’da örgütlendi. Ancak Türk politikasına uygun birçok dernek ve örgüt de serbestçe faaliyetini sürdürüyor. Bize karşı düşmanlık yaptıkları, devlet düşmanlarımızı destekledikleri gibi görünüşlerin ardında Almanya’da örgütlenme ve faaliyetlerin silâhlı eyleme dönüşmediği sürece anlayışla karşılanması yatar. Ülkemizdeki yaygın kanı ve medyaya göre ise “Almanya ve hatta hükûmeti ülkemize karşı olan tüm solcu ve komünistleri, bölücü örgütleri, dinî cemaat ve tarikatları destekledi, besledi, hâlen de destekliyor. AB’ye girişimiz önündeki en büyük engel.”

Almanya’daki örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün tek yanlı, ülkemiz aleyhine kullanılması karşısında önlem almaması şüphesiz bizi üzmektedir, üzmelidir de. Dost bir devletten beklenen ülkemizin taleplerine kulak tıkamadan iş birliği içinde bilgi alışverişi ışığında ülkemiz aleyhine çalışan örgütleri engellemesidir. Bu iş birliğine ilgi göstermemektedir. Ancak bu örgütleri desteklediği anlamına gelmez.  

Sırf ekonomik nedenle oraya çalışmaya giden vatandaşlarımızın bir “sığınma hakkı” alabilmek için Türkiye’de ne kadar baskı ve işkence gördüklerini anlatarak Türkiye’ye iftiralarını, Alman mahkemelerin bu tür olaylarla ne kadar meşgul olduğunu bilmek istemiyoruz. Alman Anayasasında mevcut bir maddeyi “sığınma hakkını” PKK ve insan simsarlarının istismar ederek kendi amaçları doğrultusunda nasıl kullandıklarını hiç araştırmadık. Bu kişiler “Kürt olduğumuz için asker ve polis olamıyoruz, hatta devlet işine alınmıyoruz, köylerimiz asker tarafından basılarak yakılıyor, gençlerimiz toplanıp öldürülüyor” gibi ifade vermeye zorlandı. Bizzat PKK organizasyonu ile Almanya’ ya götürülerek sınırda derhâl sığınma hakkı isteyerek oraya yerleştirilen ve aldıkları paranın yarısını örgüte vermek zorunda olan 250 bin vatandaşımız Almanya’ya götürülürken yıllarca hiç ses çıkarmadık. Hatta PKK tarafından basılarak öldürülenlerin bile devlet tarafından öldürüldüğü propagandası yapıldı. Yıllarca yapılan bu kadar açık iftiralara inanan kendini Türk dostu olarak tanıtan Almanlar bile “Yazık bu insanlara, öldürerek çözemezsiniz, bazı haklar verin veya devletlerini kursunlar” deme noktasına geldiler. Türkiye kaynaklı terör örgütleri neredeyse her hafta Türkiye karşıtı eylemler yaptılar, Türklere ait iş yerlerini ve Türk banka şubelerini kundakladılar, konsolosluklarımızı işgal ettiler. Ülkemizdeki terörün bu şekilde kendilerine sıçramasından rahatsız olunca Türkiye karşıtı söylemler arttı. Bazı politikacılar bu terörün etkisini azaltmak ve toplumda prim toplamak için terör örgütleri ve liderleri ile diyalog kurmaya, kendi yöntemleri ile terör saldırılarını durdurmaya çalıştılar. Teröristlere karşı yumuşak üslup kullanarak onların adına onların hakkını savunma görüntüsüne, onlara bir takım haklar koparmaya çalıştılar. Bir ara uygulanan “Kürtçe yasağı” da bu tür aldanmalarda etkili oldu. Avrupa ülkeleri idamı kaldırdılar ve idam cezası uygulan ülke vatandaşlarından idamla yargılanan suçluların ülkelerine iade edilemeyeceği ilkesini kabul ettiler. Aynı şekilde vatandaşlıktan atılanların da sınır dışı edilemeyeceğini benimsediler. 1980 sonrası uygulanan idamlar, vatandaşlıktan atmalar, tarikatların baskı altına alınması gibi bahanelerle, her tür suçu işleyip kaçan da, henüz somut suç işlemeden eylemine yurt dışında devam etmek isteyen de işte bu tür istismar alanlarından yararlandı ve hâlen yararlanıyor.

Almanya’da yerleşik vatandaşlarımızın büyük bir kısmı emekli olunca bile orada kalmakta ve ikinci, üçüncü nesil vatandaşlarımız sürekli dönüşü, hiç düşünmemektedir. Birçok vatandaşımız ev ve iş yeri satın alarak tekrar dönmemek üzere Avrupa ülkelerine gönüllü yerleşti. Türk vatandaşlarının Alman vatandaşlığına geçişi sanıldığı gibi büyük engelle karşılaşmamaktadırlar. Birçok vatandaşımızın bulunduğu ülkenin uyruğuna geçtiğini hepimiz biliyoruz. Ancak çifte vatandaşlığı kabul etmeyen Alman yasalarına göre Alman vatandaşlığına geçen öz uyruğunu bırakmak zorunda olduğundan bazı vatandaşlarımız isteksizdir. Çoğumuz bunun bile açık yanını buluyoruz. Almanya ve bazı ülkeler başlangıçta az kullanılan kiliseleri Türklere camii olarak kullanmaları için gönüllü devrettiler. Bugün ise vatandaşlarımız mülkiyetine satın alarak kendi camilerini inşa etmektedirler. Öyle basitçe sandığımız “Müslüman olduğumuz için içlerine almama” da söz konusu değildir. Bizim vatandaşlarımız gelenek ve göreneklerine sarılarak entegre olmama çabası ile uzak durmakta, kimliğini korumada aşırıya kaçarak kendi aralarında kapalı yaşamı seçmektedirler.

Almanya’da yüksek öğrenim ciddî ve üst düzeydedir. Yüksek öğrenim harcı yoktur. Hâlen lisansüstü öğretimde hiç öğrenim harcı alınmaz. Buna rağmen ülkemiz dövizle öğrencilerini İngiltere ve Amerika’ya göndermeyi tercih etmektedir. Avrupa’nın en kuvvetli ülkesi ve Avrupa ekonomisinin omurgasını oluşturan Almanya’da eğitim de ciddidir. Tek yanlı, İngiliz-Amerikan kültürü ile temasımızın bu denli artması tarihi dostluklarla gelen eğitim iş birliğinin ihmalini gerektirmemelidir.

Bu satırların yazarı gibi birçok bilim adamımız Alman bursları ile bu düzeylerine gelmişlerdir. Hâlen en çok burs veren ve burs dışında da araştırma ve projeler için en yüksek maddî destek ve alet yardımı yapan Alman kurumları ile ilişkileri koparma yerine daha da geliştirmek hepimizin yararınadır. İhracat ve ithalatımızda istikrarlı bir şekilde ilk sırayı tutan Almanya’yı çoğumuz öğrenim görecek, gezilecek bir ülke yerine işçi gönderilecek ülke olarak görüyoruz. Kültürel ve eğitim düzeyindeki ilişkilerimiz olması gereken ticarî düzeyin çok altındadır. Bu tür ilişkilerin artması Almanya’da yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yardımcı olacağı gibi Avrupa Birliği’ne katılmamızda da olumlu köprülerin inşasına yardımcı olacaktır.

Almanya’da yaşayan Türkler Alman kültür ve sanat yaşamına da katkı sağlamakta olup, basit kas işçiliği yıkılmak üzeredir. Film yapımcısı tüm ödülleri alan Fatih AKIN, Saliha SCHEİNHARD gibi ödüllü yazarlar, Almanya’da büyüyen ya da göçen sanatçılar Türk kültürünü Avrupa’ya tanıtmaktadır. Orada sürekli kalan vatandaşlarımız açısından özellikle medya, kışkırtıcı yayın yerine daha sistematik bir tanıtım ve araştırmaya dayalı haberlerle gerçek görünüm oluşturmaya özen göstermelidir.

Türkiye ve Almanya arasındaki ilişkiler öyle 1-2 olaya bakarak kesip atılamayacak kadar kökleri derinde ve çok yönlüdür.

Almanya’nın devlet destekli güncel politik bir dergisi olan “Wir in Europa” (Avrupa’da Biz) dergisinin Türklere ayırdığı Eylül 1995 sayısını okumalarını öneriyorum. Almanya’dan nasıl göründüğümüz ve Almanya’daki Türklerin durumlarını olduğunca gerçekçi açıdan inceleyen bu yazıların tercümesini isteyenler web sayfamdan okuyabildikleri gibi talepleri halinde e- posta ile gönderebilirim.

 

Kaynaklar

Wir in Europa September Sonderauflage “Die Türkei und die Türken in Deutschland” 1995.

Deutschland und die Türkei eine eizigartige Beziehung (Almanya ve Türkiye Benzersiz İlişki) Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği Özel sayı 2004.

Europa und die Türkei, Der Bürger im Stat 55. Jahrgang Heft 3, 2005.


        

 


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele