ALMANYA’YA GÖÇÜN 45. YILI: “ALAMANCILIK”TAN “AVRUPALI TÜRKLER”E

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

Yurtdışındaki Türkler denince akla ilk önce Almanya’daki Türkler gelir. Bir anlamda “Almanya’daki Türkler” kavramı “Yurtdışındaki Türkler” kavramıyla özdeşleşmiştir. Yurt dışındaki Türkler fenomeninin anlaşılması için bir bakıma Almanya’daki Türklerin tarihinin ve gelişim sürecinin iyi analiz edilmesi gerekir.

1961 sonrası Türk siyasî, idarî, sosyal, iktisadî hayatı Almanya’daki Türkler olmaksızın değerlendirilirse eksik kalmış olur. Mesela, 1982 Anayasası bile yurtdışında yaşayan Türk vatandaşları konusunda o gün içinde bulunulan dönemin yurtdışındaki işçilere bakışını yansıtır: Anayasa, yurtdışındaki vatandaşlarımızla ilgili hususları “Sosyal güvenlik hakkı” içerisinde, “Yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşları” başlığı altında 62. maddede düzenlemiştir. Buna göre; “Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır.” Yani yurtdışındaki Türkler işçidir, orada aileleri vardır ve devlet onlarla ilgilenmelidir. Vatandaşlık Kanunun’daki değişiklikler de dışarıdaki Türkler dikkate alınarak hazırlanmıştır.

 

Almanya’ya Türk Göçü

Avrupa’ya Türk göçü Almanya ile Türkiye arasında 30 Ekim 1961’de yapılan ikili bir iş gücü antlaşmasıyla başlar. Berlin Duvarı’nın II. Dünya Savaşı’nı müteakiben inşa edilmesinden sonra Almanya’nın ana işçi kaynağı kurumuş (Booth, 1985) ve Almanya iş gücü ihtiyacını Polonya dışından karşılama yoluna gitmiştir. Önce İspanya, Portekiz, İtalya, eski Yugoslavya ve Yunanistan daha sonra da Türkiye’de sürece dâhil olmuştur. Türklerin işçilik yapmak için yurt dışına gitmeleri yeni bir olgudur. Savaş sonrası göç sürecine Türkiye’nin diğer ülkelerden daha geç girmiş ancak on yıl içinde göç veren ülkeler listesinde liderliği ele geçirmiştir.

1961 yılında Almanya’ya İş ve İşçi Bulma Kurumu (İİBK) vasıtasıyla iş gücü (işçi) göçü olarak 1.476 işçiyle başlayan süreç Haziran 2005 itibariyle 3.659.967 sayısına ulaşmıştır. Toplam sayı zaman içinde yükselirken, göçmenler içinde işçilerin yüzdesi düşmüştür. Bu oranlar Türk dış göçünde vatandaş kompozisyonunun da değiştiğinin bir göstergesidir (Tablo 1).

Mayıs 1999 rakamlarına göre 3.129.142 Türk Batı Avrupa’da ve bunların da 2.107.426’lık kısmı da Almanya’da yaşamaktadır (Göksu, 2000). Haziran 2005 sayılarına bakıldığında ise 3.659.967 vatandaşın 3.100.117’si Batı Avrupa ülkelerinde, bunların da 1.877.661’i Almanya’da yaşamaktadır[1]. Almanya’daki bu sayının azalmasında Alman vatandaşlığına geçmenin etkili olduğu tahmin edilebilir.

 

Tablo 1: Yurtdışındaki Türk Vatandaşları ve Bunlar İçinde İşçi Oranı

Yıllar

İşçi

Vatandaş Sayısı

%

1961

1.476

1.476

100

2005

1.343.594

3.659.967

36

        Kaynak: ÇSGB (2005:19-22)

 

Avrupa’da yaşayan Türk kökenli insanların sayısal değişiklikleri gibi isimlerinde de değişiklikler oldu. Türkiye’de, “Almancı”, “Alamancı”, “Almanyalı” “gurbetçi” gibi isimlerle çağırılırken Almanya’da bu insanların adı “Gastarbeiter” (misafir işçi), “Auslander” (yabancı), “scheisse Türken” (pis Türk) vb nötr veya olumsuz terimlerdir. İkinci ve üçüncü kuşak ise kendini daha ziyade “Batı Avrupa Türkleri” (Tütüncü, 1998:1454) veya “Avrupalı Türkler” olarak adlandırmaktadır.

                Başlangıçta büyük çoğunluğu erkek olan Türk vatandaşları önce eşlerini almadan yalnız olarak gelip işçi oldular. Bu durum bazılarının dönüşlerine kadar devam etti. Bazıları ise ailelerini getirip Almanya’ya geçici veya sürekli olarak yerleştiler.

                İşçilerin sosyal, ekonomik ve politik hakları Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya arasında yapılan ikili antlaşmalarla belirlenmiştir. 45 yıllık süreç içerisinde ortaya çıkan sorunlara çözüm bulmak için bu haklarının yaşanan ülke hükümetlerince genişletildiği ancak bu genişletilen hakların da birinci ve özellikle de ikinci kuşağın ihtiyaçlarına cevap vermediği rahatlıkla söylenebilir. Hâlâ temel sosyal, ekonomik ve politik haklar tam anlamıyla elde edilememiştir. Vatandaşlık değiştirme, göçmenlerin karşı karşıya kaldığı problemlerin çözümü ve hakların elde edilmesi için bir anahtar gibi görülmektedir.

                Yurt dışına işçi gönderilmesi hükümetler açısından işsizliği çözmek ve döviz açığını kapatmak için kolay bir yol olarak görülmekteydi. Bu amaçla Almanya’nın iş gücü talebi Türkiye için bulunmaz bir fırsattı. Ayrıca nitelikli olarak dönenlerden kalkınma ve sanayileşmede büyük yararlar beklenmekteydi (Onulduran ve Van Renselaar, 1976: 30-33).

                Diğer taraftan Türk hükûmetleri de Türk işçilerinin problemlerini çözüp Türk ve Alman makamları arasındaki ilişkileri düzenlemek niyetiyle yeni konsolosluklar açıp personel sayısını artırmıştır. Onul DURAN ve Van RENSELAAR (1976: 34-35,37-45) ile Harun GÜMRÜKÇÜ, Türk hükûmetlerinin bürolar ve konsolosluklar açıp personel sayısını artırmanın haricinde göç üzerinde belirleyici olamadıklarını, işçi alan ülkelerle hiç bir pazarlığa girmediklerini ve onlar ne dediyse kabul ettiklerini belirtmektedirler (Göksu, 2000:38).

                Hem 1966-67 ve hem de 1973-74 ekonomik problemi Türk işçilerini etkiledi ve bazıları bu bunalımda yurda dönerken diğerleri dönmedi; ya başka bir sektöre geçti ya da komşu Avrupa ülkelerinde iş aradılar. kriz sona erince hepsi Almanya’ya eski işlerine geri döndü ve ailelerini de getirdiler. Sayının artması ve yerleşmeyle birlikte problemler de artmaya başladı. 1990’lı yılların sonundan itibaren özellikle vatandaşlık değiştirenler için yepyeni bir dönem başlamıştır: “Türk kökenli Alman vatandaşlığı” dönemi. Yani bir sosyal azınlık dönemi.

                Türkiye’de de göçün seyriyle bağlantılı olarak hukukî metinlerde değişiklikler olduğu görülmektedir. Özellikle 1980 sonrasında başta anayasa olmak üzere hukukî düzenlemelerde yurt dışındaki Türk varlığı kendini hissettirmeye başlamıştır. Örneğin, Vatandaşlık Kanunu’na bazı maddeler eklenerek çifte vatandaşlık mümkün kılınmış, Askerlik Kanunu’nda değişiklik yapılarak yurt dışındakilere kolaylıklar sağlanmıştır.

               

Türklerin Mevcut Durumu ve Meseleleri

Demografik Yapı:Haziran 2005 tarihi itibariyle Almanya’da 1.877.661’i Türk 663.915’i Alman vatandaşı olmak üzere 2.541.576 Türkiye kökenli insanımız vardır (ÇSGB, 2005:19,20,28).

Zaman içerisinde Türklerin yaş kompozisyonu da çok değişmiştir (Tablo 2 ve 3). 1971 yılında 25 yaş altı nüfus oranı %7.7 iken, 2004 yılında 21 yaş altı nüfus bile %39.2’ye yükselmiştir. Bu da bize Türk nüfusun işçi karakterinin değiştiğini, işçi nüfusun yerini ikinci neslin aldığını göstermektedir. Kasım 1973’teki yabancı işçi göçünün durdurulması (Auslanderstopp) politikasıyla işçi göçü yerini aile fertlerinin göçü almıştır (Castles vd., 1984; Martin, 1991:31).

 

Tablo 2: 1971 Yılında Almanya’daki Türklerin Yaş Durumu

Yaş Aralığı

%

-25

7.7

25-34

61.2

35-44

27.7

45 +

1.6

    Kaynak: İİBK (1971:11)

 

Tablo 3: Almanya’daki Türk Vatandaşlarının 31.12.2003 İtibariyle Yaş Gruplarına Göre Dağılımı

Yaş Aralığı

%

0-14

21.6

15-29

27.9

30-39

20.6

40-49

10.1

50 ve yukarısı

19.7

    Kaynak: ÇSGB (2005:)

 

Almanya’daki Türklerin yerleşim yeri itibarıyla eski F. Almanya bölümü yoğunluklu olmak üzere, tüm eyaletlere dağılmış oldukları görülmektedir. Türklerin en yoğun olarak yaşadığı eyalet ise 1/3 oranıyla Kuzey Ren Vestfalya’dır (Nordrhein-Westfalen) (ÇSGB, 2005:26).

Türk Göçmenlerin Nitelikleri ve Sosyal Hareketliliği: Almanya’ya göç hem yukarı hem de aşağıya doğru sosyal hareketliliği sağlamıştır. İlkel tarımsal istihdamdan endüstriyel sektöre geçmek dikey yukarı doğru hareketliliği gerçekleştirmiştir. Bunun tam tersine yurt dışı endüstri sektöründeki ücretlerin cazibesi bazı memurların (örneğin, öğretmenler) yurt dışında mavi yakalı işçiliği kabul etmeleri ile de göçün dikey aşağı doğru sosyal hareketliliğe neden olduğu görülmektedir.

                Bugün erkek/kadın oranının aşağı yukarı dengeye geldiği (%54/46) (ÇSGB, 2005:25); gençler ağırlıklı olmakla beraber her yaştan insanın olduğu; “getto” yaşamı da bulunmakla beraber toplumun her alanında görülen; hemşehricilik duyguları kuvvetli; yeni kuşakla birlikte dil ve meslek sorunu azalan; ikinci kuşakta birinciye nazaran para biriktirme konusunda şartlanmışlığı olmayan; ikinci kuşakta Türkiye’den ziyade Almanya tarafı ve yerleşme düşüncesi ağır basan bir topluluk durumuna gelmişlerdir.

                Ekonomik hayata iş adamı ve tüccar olarak katılan Türklerin yukarı doğru sosyal hareketliliğinden de söz etmek gerekmektedir. Her geçen gün sayısı, çalışanları cirosu artan iş adamları pür işçi görünümlü göçmen profilini değiştirmektedir. Bu da onların Almanya’daki sosyal statülerinde bir yükselmeyi beraberinde getirmektedir.

                Yukarı doğru hareketliliğin potansiyel grubu içerisinde değerlendirilebilecek Almanya’daki Türk üniversite öğrencisi sayısı 1996 yılında 20.632 iken (YİHGM, 1998:19) 2002/2003 eğitim öğretim yılında 24.114’e yükselmiştir (ÇSGB, 2005:37). Sürekli yükselen bu rakamlar gelecek adına ümit vericidir.

Almanya’daki Yatırımlar: Mart 1974’te çıkan “Aile Birleştirme Kanunu”ndan sonra başlayan yerleşme birlikte Türkler, “tüketim ve tasarruf alışkanlıklarını Alman toplumuna uyumlaştırmaya başlamışlar”, buna bağlı olarak “maddî birikimlerini F. Almanya’daki yatırımlara ve tüketime yöneltmişlerdir” (ZFT, 1991:3-4). Yatırımlarda ilk önce Türk toplumunun tüketim alışkanlıklarını karşılamaya yönelik alanlara el atılmıştır. Bu kuruluşlar zamanla kısmen de olsa “nish-ekonomi”den kurtulup Almanlara da hitap etmeye Almanlarla rekabete başlamışlardır (ZFT, 1991:5). Bu biraz da müteşebbislerin iş tecrübesinin kazanılması ve çekimser tutumun azalmasına bağlı olmaktadır. Böylece sosyal çevre tanınarak “etnik ekonomi”den “multi-kültürel ekonomi”ye geçilmektedir (1991:6-8). Türk müteşebbisler “Türk İş Adamları Dernekleri” kurarak yardımlaşma ve ortak sorunlarını giderme olanakları aramaktadırlar (ZFT, 1991:28).

                TAM’ın 1996 yılı verilerine göre 47.000 Türk iş adamı 170.000 kişi istihdam ederken (YİHGM, 1998:18) bu rakam 7 yıl içinde 57.000 işletmede 280.000 kişinin istihdamı şeklinde gerçekleşmiştir. Türk işletmelerin toplam yatırımı 6.8 milyar Avro, yıllık toplam ciroları ise 27 milyar €’dur (TAM’ın 2003 verileri, akt., ÇSGB, 2005:32). Kempe’nin belirttiği bir araştırmaya göre ise Türkler 2010 yılında 650.000 kişi çalıştıracak konuma geleceklerdir ve ev alıp oraya yerleşmektedirler. Türkler böylece Almanların korktuğu gibi iş alanlarında rakip olmaktan ziyade iş alanı açmaktadırlar (1999:13).

                Almanya’daki Türklerin yatırım konusunda özellikle ilk başlarda kendi memleketlerini tercih ettikleri, ancak yaşanan türlü olumsuzluklardan sonra gittikçe Almanya’ya yöneldikleri görülmektedir. İşçi yatırımları konusunda devletin ciddî bir rehberliği söz konusu olmamıştır. 1990’lı yılların sonu 2000’li yılların başında yaşanan holding krizleri nedeniyle de Türkler Türkiye’ye yatırımdan iyice ürkmüşlerdir. Türk hükûmetleri hep günü kurtarmak için işçi dövizlerine sığınmışlardır. Hâlbuki “devletin dış ülkelerden yardım almak, dış yatırımcıları teşvik etmek yerine işçilerin bu girişimcilik ruhundan yararlanması gerekir” (Göksu, 2000:68).

Entegrasyon: Klâsik entegrasyon, asimilasyon ve adaptasyon terimlerinin bireysel düzeydeki bir süreci anlattığını belirten Nuhoğlu-Soysal; genel kabul gören bu süreçteki göstergelerin “ev sahibi ülkedeki yaşamdan tatminin derecesi, toplumun değerlerine katılım, meslekî başarılar ve gelir hareketliliği, göçmen çocukların eğitim kazanımları, ev sahibi ülke vatandaşlarıyla evlilik oranları ve ayrımcılığın olmaması” olduğu hususuna vurgu yapmaktadır. Bunların tabiatı ve derecesini de göçmen topluluklarının demografik özellikleri, sosyal statüleri, iş gücü piyasası ve göçmenlerin geldikleri ülkelerden getirdikleri kültürel ve dinsel ögeler belirlemektedir. Örneğin, Türk vatandaşlarının Alman toplumuna entegrasyon sürecini anlamak için “İslâm’a ve Türk kırsal kültürüne müracaat etmek” gerekmektedir (1991:38; ayrıca bk. Şen, 2004).

                Türkler, sosyal yapısıyla, değerleriyle, gelenek ve görenekleriyle yerleşmiş bir topluma sonradan gelip bu yapı içerisinde yer almaya çalışmaktadırlar. Bünyeye yeni katılan bu unsur eğer bünyenin tüm değerlerini kabul ederse ve ayrıca bünye de bu yeni unsuru almaya niyetli ise bir problem çıkmadan birleşme gerçekleşir ki buna asimilasyon denmektedir.

                Seyyar, entegrasyonun “yabancı unsuru, Alman toplumu içinde olduğu gibi kabul etmek manasına geldiği”ni belirtip, ancak, “Almanların bir çoğunun, yabancı olarak kabul ettikleri insanları, kendilerinden saymaya hazır ve istekli olmadıkları için” sosyal uyumda problemler yaşandığını vurgulamaktadır (1999).

                Almanya gibi “dışlayıcı” (exclusionist) politikalara, dolayısıyla da güçlü vatandaşlık ideolojilerine sahip ülkelerde “resmî rapor ve ideolojilere yansıdığı gibi yabancı işçiler millî kültür, toplum ve politikanın bir parçası olarak düşünülmezler.” (Nuhoğlu-Soysal, 1991:23). Bu ülkelerde “ya hep ya hiç” mantığı hâkimdir. Yani, “Almanlar’ın genel mantığı çerçevesinde, ayrı bir kültürün insanı olan Türklerin uyumu, ancak kendi kültürel değerlerini bir yana bırakıp bunun yerine Alman kültürünü benimsemeleri ve bunun gereğini yapmaları halinde mümkün olacaktır” (Seyyar, 1999). Bunun karşısında ise yabancıların değerlerini de göz önünde bulunduran “kapsayıcı”[2] (inclusionist) politikalar bulunmaktadır. Almanya özellikle ikinci neslin topluma entegrasyonunu konusunda meslekî eğitim (Nuhoğlu-Soysal, 1991:80) ve vatandaşlık politikaları (Seyyar, 1999) gibi değişik yöntemler kullanmaktadır.

                Türk nüfusunun Almanya’ya yerleşmeye başladığının görülmesi üzerine ikinci ve üçüncü nesillerin kaderi tartışılmaya başlanmıştır. F. hükûmet danışmanı Kühn 1979’daki raporunda Almanya’nın iş gücü politikasından entegrasyon politikasına geçmesi gerektiği tezini işlemektedir. Bu raporda Almanya’da doğup büyüyen gençlere vatandaşlığa serbestçe girebilme hakkı, yabancılara hukuk güvenliğinin ve vatandaşlığa geçişin sağlanması, yerel seçim hakkı verilmesi gibi öneriler bulunmaktadır (Turan, 1992:39-41). Ancak, entegrasyon konusunda Türklerin olduğu kadar Almanların da kafası karışıktır (Martin, 1991: 31-32). Çünkü Türkler homojen bir grup olmadığı gibi Almanya’nın uygulayacağı bir tek model yoktur.

                Fakat, Almanya herkesin kabul edeceği ortak adımları atmakta bile isteksiz davranmaktadır. Cem Özdemir[3] “Almanya, Türkleri kucaklamadığı için Türkler de Almanya’nın kucaklamak istemediği tip insanlar hâline geliyor” demektedir (Aktaran, Kempe, 1999:13). Staudacher de “Bu konuda birçok vaazlar verildi, çok kültürlü bir diyalogdan çokça bahsedildi, fakat gerçek entegrasyon yolunda yok denecek kadar çok az şey yapıldı” diyerek entegrasyon konusunda siyasîleri, bilhassa da CDU hükümetlerini suçlamaktadır (2005).

                Vatandaşlık kanunlarında genç-yaşlı ayırımı yapılıp gençlerin vatandaşlık değiştirmelerini kolaylaştırıcı, görece yaşlılarınkini ise zorlaştırıcı politikalar yeni nesli entegre ya da asimile etme düşüncesinin bir ürünüdür. Çünkü entegrasyonu belki de en zor olan küme yaşlı ve daha muhafazakar olanlardır. Bunlar içinde Almanca’yı hâlâ konuşamayanlar bulunmaktadır. Schober ve Stegmann’ın Almanya’da “ikinci ve üçüncü kuşak yabancıları entegre etme sorunu genellikle Türk gençlerini entegre etme sorunu olarak görülmektedir” demektedirler (akt., Martin, 1991:78).

                Mehlander’e göre entegrasyonun en önemli göstergelerinden biri de yukarı doğru hareketliliktir (Martin 1991:82-83). Thoma-Venska (1981:225) ve Wagtendonk (1993:8) gibi yazarlar entegrasyon için en iyi aracın Müslümanların okullarda, iş yerlerinde ve idarî kademelerde kabul görmeleri olduğu tezini savunmaktadırlar.

                Yabancı düşmanlığı ya da “çok fazla yabancı” (Überfremdung) korkusu entegrasyon konusundaki en büyük engeldir (Göksu, 2000:89). Bir taraftan ırkçı hareketlere maruz kalan yabancılar kendilerini güvende hissetmemekte, diğer taraftan da yabancı korkusu ya da düşmanlığı olanlar onlara yanaşmamakta ve entegrasyon mümkün olmamaktadır.

                Şen, Avrupa’da yabancıların entegrasyon politikalarının “hak ve fırsat eşitliği prensibi” yerine sadece “eşit sorumluluk ilkesi” üzerine kurulduğunu iddia etmektedir (Şen, 1994:3). Örneğin, yabancılardan vergilerini ödemeleri ve kanunlara uymaları istenir ancak alınan kararlardan ülke vatandaşları gibi (bazen onlardan da ziyade olumsuz yönde) etkilenirlerken karar alma mekanizmasında kimse onların fikirlerini sormaz.

                Türkler 45, diğer Müslümanlar (Faslı, Cezayirli…) daha fazla bir süredir Avrupa’da olmalarına rağmen Avrupa hâlâ İslâmı bilmemektedir. “Avro-İslâm”, “Medeniyetler Çatışması” tezlerinde Müslümanların Avrupa kültürüne entegre olup olamayacakları tartışılmaktadır (Şen, 2004). Wilhelm Staudacher'in sorusu anlamlıdır: “Almanya’daki Türklerle birlikte mi, müşterek mi yoksa yan yana mı yaşıyoruz?” (2005).

Irkçılık: Almanya’daki az veya çok her zaman var olan ırkçılık hareketleri, diğer yabancılarla birlikte, Türklerin maruz kaldığı en önemli problemdir. 1990’lı yıllarda yabancı düşmanlığı yoğunlaşmış ve ülkedeki en fazla yabancı nüfusa sahip etnik grup olan Türklere yönelmiş ve bir “Türk düşmanlığı”na dönüşmüştür (Turan, 1992:75, 79-88; Şen, 1998; Gümrükçü’den akt, Göksu, 2000). Bendix, toleranslı ve açık fikirli insanlar olması beklenen pek çok ünlü profesörün de yabancıların geri gönderilerek Alman ırkının korunmasını öneren Heidelberg Manifestosu’nu imzalamalarının bize yabancı düşmanlığının sadece ekonomik durumu kötü alt tabakaların tutumu olduğunu anlatan klâsik görüşün yetersiz olduğunu vurgulamaktadır (1985:40, 192, 74 nolu dip not).

Irkçı hareketler 1990’larda aşırı şiddet eylemlerine dönüşmüştür. Birleşmeyi takip eden 3 yıl içinde yabancılara karşı 7555 ırkçı saldırı olmuştur. Özellikle 1992 yılının ikinci yarısıyla 1993 yılı yabancıların kaldığı ev, yurt ve iş yerlerinin yoğun olarak kundaklandığı yıllar olmuştur. 1992 yılı 20 Kasım’ında Mölln’de üç, 29 Mayıs 1993’te Sollingen’de ise beş Türk vatandaşı ırkçı kundaklamalar sonucu yanarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Birleşmeden sonraki saldırılarda ölen sayısı 30’a erişmiştir. Tüm AB’deki ölü sayısı sadece 1992 yılında 54 olmuştur (The Independent, 18 Haziran 1993).

Şen, 1990 sonrası ırkçı hareketlerin şiddetini artırarak Türklerin yakılması derecesine çıkmasını “Yeni Düşman Resmi” söylemiyle açıklamaktadır. Buna göre, Doğu Bloku çökmeden önce, Türkiye ve Almanya’nın da içinde bulunduğu Batı Bloku’nun düşman resmini Sovyetler Birliği ve Marxizm oluşturuyordu. Sovyetler çözülüp Varşova Paktı dağılınca yeni düşman resmi arayan Batı “radikal İslâm” teorisi geliştirdi. “Cezayir’de FIS hareketi, İran’da Humeyni hareketi, Mısır’da Müslüman Kardeşler, Afganistan’da Taliban ve Türkiye’de Millî Görüş hareketi” bu resmi pekiştirdi (1998a). Harun GÜMRÜKÇÜ de Avrupa’nın kendi içinde çok kültürlülüğe doğru gittiğini ancak konu İslâm olunca “İslâm’ı düşman gösteren, 15-16.yy zihniyetine doğru bir gidişin” söz konusu olduğunu belirtmektedir (Göksu, 2000:94).

Irkçı tutumlar hayatın değişik alanlarında kendisini hissettirmektedir. Örneğin, Türk çocuklarının birçoğu geri zekalı olmadıkları hâlde “güç öğrenenler okulu”na (Sonderschulen) gitmektedirler. Buralar da Kocagöz’ün deyimiyle “Türk öğrenciler için kriminal tip üreten merkezler durumundadır” (akt, Turan, 1992:268).

Kalıcılık Meselesi: Almanya’da kalma (geri dönmeme) kararı bireylerin verdiği hayatî bir karardır ve kendileri açısından olduğu kadar Türkiye ve Almanya açısından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bu kararla gerek alman gerekse Türk makamları hukukî, siyasî, ekonomik, sosyal vb. kararlar almak durumundadırlar. Bu karar peşinden vatandaşlık, eşit haklar gibi talepler doğuracaktır. Kalma kararı bir anlamda anahtar bir karardır. Almanya’daki Türk vatandaşlarının yaklaşık %50’si 20 yıldan fazladır oradadırlar. Buna Alman vatandaşlığına geçenler de dâhil edildiğinde sayının bir hayli fazla olduğu görülecektir.

 

Tablo 4: 31.12.2003 Tarihi İtibariyle Türk Vatandaşlarının Almanya’da Kalış Süreleri

Kalış Süresi

Sayıları

Oran (%)

0-1 yıl

29.824

1.58

1-6 yıl

212.280

11.31

6-10 yıl

252.785

13.46

10-15 yıl

323.498

17.23

15-20 yıl

202.522

10.79

20-30 yıl

470.074

25.04

30 yıl ve daha fazlası

386.678

20.59

Toplam

1.877.661

100.00

        Kaynak: ÇSGB (2005:29)

 

Almanya’daki Türkler orada uzun süre kalıp oraya alışınca büyük oranda dönmek istememektedirler. ÇSGB’nin son verilerine göre 2004 itibariyle Almanya’daki Türk nüfusunun 663.915’i Alman vatandaşlığı almıştır (ÇSGB, 2005:28). 31.12.2003 tarihi itibariyle 228.749 Türk de Almanya’dan sosyal güvenlik aylığı (maluliyet, yaşlılık, dul, yetim) almaktadır (ÇSGB, 2005:33). Prof. Faruk ŞEN ve konsolosluk yetkilileri Türklerin ve Alman belediyelerinin gündeminde artık İslâmî mezarlıkların, yaşlılar yurdunun olduğunu belirtmektedirler. Almanya’da kalınacağının gerek vatandaşlar gerekse Türk ve Alman makamlarca idrak edilmesinden sonra Türk vatandaşlarının sorunlarını daha tutarlı zeminlerde çözecekleri düşünülmektedir (Göksu, 2000:82). Türklerin en etkin dernekleri olan dinî dernekler de sadece dinî bir fonksiyon eda etmeyip kalıcılık anlayışıyla hereket etmektedir (Şen, 2004:4). Bir sosyal azınlık literatürüyle konuşulacak olursa buna “Alman Türk cemaati” denilebilir.

                1983-84’teki Almanya’nın geri döndürme projesi özellikle her hâlükarda dönmeyi düşünen işçiler üzerinde etkili olup 100.000’in üzerinde işçiyi ve ailesini toplu göçe sevk etse de büyük çoğunluk kalmaya devam etmiştir. Akçaylı, bugün de geçerli bir hususu, Almanya’da bir işçinin işsiz kalsa bile işsizlik ve sosyal yardımlarla Türkiye’den daha fazla gelir elde edeceğini; Türkiye’ye gelse bile yine işsiz kalacağını bildiğinden gönüllü dönmesinin olanaksız olduğunu belirtmektedir (1982:111).

 

Tablo 5: Yıllara Göre F. Almanya’dan Türkiye’ye Kesin Dönüş Yapan Türk Vatandaşları

Yıl

Sayı

Yıl

Sayı

Yıl

Sayı

Yıl

Sayı

1961

1.364

1972

75.664

1982

86.852

1994

46.400

1962

3.624

1973

87.094

1983

100.388

1995

43.221

1963

6.382

1974


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele