YENİ KOLONİLEŞME ve AVRUPA’DAKİ TÜRKLER

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

Sadece takvimlerin yılı gösteren bölümündeki bütün hanelerin değil, hayata dair her şeyin değişeceğine inanılan bir dönemde, “Nereye gidiyoruz? Yepyeni bir döneme mi, yoksa 1914 öncesine mi?” diye sorduğumuzda[1] epey yadırganmıştık. Aslında 1918 öncesi demek lâzımdı ama bir türlü dilimiz varmıyordu. Daha sonra yaşanan hızlı gelişmeler, 1914 öncesini dahi yetersiz bırakıp “yeni ortaçağ” kavramının tartışılmasına sebep oldu.

Başta irade oluşturma ve karar alma mevkiindekiler olmak üzere, hepimizin, en azından 1830’lardan Mondros’a kadar yaşanan gelişmeleri, bugünkü karşılıklarını aramak suretiyle tekrar okuyup anlamamız gerekiyor. Gümrük birliğinden teali cemiyetlerine, demiryolu projelerinden sefaretlerden beslenen entelektüellere, merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik tartışmalarından borçlanmaya, muhibbi cemiyetlerine… kadar sanki her şey tekerrür etmektedir. 1838 ile 1918 Mondros arasında kaybettiklerimizi bilsek, herhâlde pek çok şey bugünkü gibi olmazdı! “O kadarı çok olur” diyenler sadece 1905-1915 arasını da okuyabilirler. Bu on yıllık dönemin günümüzle paralellikleri hayrete şayandır.

Avrupa’daki Türklerle ilgili bir yazıda tarihin tekerrüründen söz etmemizin maksadı, gerekli dersler alındığı takdirde bu hususun faydalı sonuçlara yol açabileceğine işaret etmektir. Bu yazıda Batı’nın dünya hâkimiyetini ele geçirmesinde önemli rol oynayan sömürgecilik-kolonicilik hadisesinin bugün tersine döndüğünü, dün büyük güçlerin kolonisi olan memleketlerin insanlarının bugün o ülkelerin merkezinde koloniler teşkil ettiğini, bu “yeni –ya da tersine- kolonileşmenin” kendine mahsus yepyeni şart ve imkânları haiz olduğunu, bunu bilmenin gelecekle ilgili kararların isabet derecesini yükselteceğini ileri sürmek istiyorum. Çünkü sömürge durumuna düşmüş toprakların önemli bir kısmını geçmişte idaresi altında bulundurmuş, keza buralarda yaşayan insanların bağımsızlık mücadelelerine örnek olmuş bir ülkenin, dar-ül harb durumuna düşmemiş tek İslâm toprağı olan Türkiye’nin evlatlarının Avrupa’daki durumu tarihin bundan sonraki seyrini belirleyecek önemli unsurlardan birisi olacaktır.

Hikâye malûm; İkinci Cihan Harbi’nden sonra hem Türkiye’nin kendi içinde doğudan batıya, köyden şehre hem de Türkiye’den Avrupa’ya göç başladı. Göçe alışıktık. Anadolu’ya 1877–1914 arasında yedi milyon kişi gelmişti. Mübadele ve diğer yollarla göçler hep devam etti. Yakın tarihte (tıpkı 1918 öncesindeki gibi) Balkanlar ve Kafkaslar karıştığında gözlerin baktığı ve insan sellerinin aktığı yer de çoğu zaman Türkiye oldu. Binlerce kilometre mesafeden gelenlerin entegrasyonunda ülke içindekilerden daha başarılı olduk. İç göç yoluyla büyük şehirlerde “koloni benzeri” oluşumlar ortaya çıktı. Cumhuriyetin en önemli hedefi olan, “müşterek biz duygusuna sahip insanlardan müteşekkil modern bir millet” olma süreci baltalandıkça ayrışma, parçalanma hızlandı. Avrupalıların kendi ülkelerinde yaşayan yabancılar için kullandıkları “paralel toplumlar” kavramı, maalesef büyük şehirlerimiz için de kullanılabilir hâle geldi.

Ülke içi göçü sevk ve idare etmekte aciz kalan, sosyal kaynaşma ve milletleşme sürecine önemli katkıları olabilecek bu olguyu en önemli tehditlerden biri hâline getiren yönetimler Avrupa’daki Türkler söz konusu olduğunda çok daha vahim hatalar yaptı. O insanların yaygın tabirle “Türkiye’de Almancı, Almanya’da yabancı” durumuna gelmelerinde bu hataların büyük payı var. 

Avrupa’ya gidenlerin kimi Almanya gibi olduğundan farklı görünmek isteyen, kimi Fransa gibi kendinden emin ve mağrur, yeri geldiğinde medenileştirici rolünü üstlenmekten haz alan, kimi İngiltere gibi kolonilerinden kansız bir biçimde çekilen ama nüfuzunu sürdürebilen ülkelere gitti. Başka bir ifadeyle hepsinin durumu aynı değil. Buna rağmen bazı müşterek hususlar tespit edilebilir: Gelenlere geçici gözüyle bakıldı. Misafir işçi (Gastarbeiter) sayıldılar. Ailesi, çocukları, geleceğe dair plânları olan insanlar değil de kelimenin tam anlamıyla bir üretim faktörü olarak görüldüler. Lisan öğrenmelerine gerek yoktu. Fabrikada, alışveriş yerlerinde onlara mahsus bir lisan kullanılıyordu. İskân siyaseti de bu anlayışı yansıtıyordu. Hemen hepsi fakir semtlerde ve yerli toplumdan tecrit edilmiş vaziyette yaşıyordu.

Uzun müddet aralarında yaşadığım o insanların dramı (Ali AKBAŞ’ın “Sirkeci’den tren gider”i hariç) henüz tam olarak ifade edilemedi. Hep en ağır işlerde çalıştılar. Yıllarca hariciyemizin onlardan, onların hariciyemizden haberi olmadı. Çok önemli noktalarda çalışanlara dahi “sen ne yapıyorsun” diye sorulmadı.

Bazıları yıllarca kilise vergisi verdi. Türkiye ile bağlarını muhafaza etmek için çok gayret gösterdiler. Kulakları radyoların kısa dalga istasyonlarında oldu hep. Önce yakın akrabaları, sonra ağzı laf yapan holdingler tarafından soyuldular. Nedense kimsenin aklına birikimlerinin heba edilmemesiyle ilgili hukukî zemin oluşturmak gelmedi. Yakın zamanlara kadar hep bir-iki sene sonra dönmenin umudu içinde oldular. Ama çoğu “uçağın kuyruğunda” tabutla geldi. On-on beş sene evveline kadar yalnız ve garip kaldıkları Avrupa mezarlıklarında sayıları arttı, kendilerine özel bölümler ayrılmaya başlandı. Kendileriyle ilgili analizlerde birinci, ikinci, üçüncü nesil diye sınıflandırıldılar.

Kendi başlarının çaresine bakmak zorundaydılar. 1990’lardan sonra artan yabancı düşmanlığı karşısında gençlerin çoğu dövüş sporlarına merak sarmıştı. Son yıllarda, bilhassa kız çocuklarında hukuk okumaya karşı ilginin arttığı görülüyor. Çünkü artık fiziki saldırı tehdidinden çok, hukuk alanında mücadeleye ihtiyaç var.

Önümüzdeki yıl, olmazsa bir dahaki sene dönerim” diyenlerin sayısı azaldı. Pek çoğu kendi mülkü olan evlerde oturuyor, kendi iş yerlerinde çalışıyor. Gelecek nesilleri ilgilendiren uzun vadeli plânlarda Türkiye’den çok bulundukları ülkelerde yaşamayı esas almaya başladılar. Başlangıçta çok ağır gelse de bulundukları ülkenin vatandaşlığına geçtiler. Avrupa Konseyi ve AB mevzuatları çerçevesinde seçimlere aktif ve pasif katılım hakkı elde ettiler. Öyle ki Almanya’da 2002 seçimlerinin kaderini onlar belirledi. Bugün ayrılmaları hâlinde bulundukları ülke ekonomisini ciddî sıkıntıya sokacak ekonomik güce sahipler. Pek çok mağazada ve hava alanlarında Türkçe anonslar yapılıyor ve levhalar asılıyor. Öyle ki, Almanya’da hava alanlarında Almanların işi bazen Türklerden daha zor olabiliyor.

Geçen yarım asra yakın zaman içinde biz onlara sarımsak yemeyi, alışverişlerde pazarlık etmeyi, düğünlerde konvoy oluşturmayı, hafta sonları çayırda piknik yapmayı öğretmişiz. Onların bize öğrettiği pek fazla bir şey yok. Bugün Türklerin yaşadığı şehirlerden uçakla Türkiye’ye gelmek istediğinizde hava alanında kimseye bir şey sormanıza gerek yoktur. İçeri girdiğinizde kalabalığın olduğu, insanların kapıları zorladığı bir yer görürseniz oraya yönelin yeter.[2]

Kısacası Avrupa’daki Türkler kendilerine hiçbir imkân sağlanmadığı, hiçbir destek verilmediği hâlde, Türkiye’de eğitim bakımından kendileri iyi teçhiz edilmedikleri hâlde orada ayakta kalmayı başardı. Bugün, çifte vatandaşlık uygulamalarına getirilen zorluklarla, ekonomik faaliyetlerini zapturapt altına almaya, aile bütünlüklerini bozmaya yönelik çabalarla mücadele ediyorlar. Kendi içlerinden çıkan ve bulundukları ülke makamlarınca paraya ve ödüle boğulan bazılarının pekiştirdiği olumsuz Türk imajını düzeltmeye uğraşıyorlar. Öyle ki bunlardan bazıları aklıselim Almanlara dahi pes dedirtiyor.[3]  

Türkler denince Avrupa medyasının yansıttığı resim bıçak, zorla evlilik, namus cinayetleri, kan davası, başörtülü kadınlardan ibaret. Fakire-garibe destek olsun ya da kayıt dışılıktan kurtulsun diye yaptığımız toplu nikâh merasimleri, Avrupa televizyonlarında zoraki evlilikler diye gösteriliyor. Aynı şey toplu sünnetler için de geçerli. Yapılan yayınlarla Avrupalının kafasında kökü yüzyıllar öncesine dayanan menfi doğu imajı daha keskin ve daha koyu hâle getiriliyor. Böyle olduğu için, Mart 2006’da vizyona giren ve Irak’ı konu alan bir filmin yasaklanması dahi talep edilebiliyor.

Bizim kendi içimizde bazılarına karşı takındığımız tutuma benzer biçimde, orada da yabancının cahili, ağır işlerde çalışanı, lisan bilmeyeni makbul… Yabancı düşmanları “ilk nesil” dedikleri grubu seviyor. Çünkü onlar bulundukları topluma verdiklerinin çok az bir kısmını geri alıyorlar. Buna mukabil okuyup belli mevkilere gelen ya da dişini tırnağına takıp ekonomik güce sahip olanlardan nefret ediyorlar.

Bilim âlemi konuya entegrasyon açısından bakıyor. Yapılan tartışmalarda iki kavram sıkça zikrediliyor: Çok kültürlülük ve paralel toplumlar. Paralel toplumlar kavramı, aynı toplum içinde mekân ve sosyal-kültürel hayat itibariyle birbirinden tecrit edilmiş vaziyette ya da birbiriyle çok az irtibata sahip etnik homojen grupların oluşumunu ifade ediyor Diğer bir bilimsel ve fiyakalı kavram da “çok kültürlü” ya da “çoğulcu toplum” (multikulti!). İmparatorluk mirasçısı olması sebebiyle bunun en iyi örneği Hollanda idi. Ancak 2 Kasım 2004’de gazeteci Theo van GOGH’un öldürülmesini takip eden 15 gün içinde 80 civarında kuran kursu ve caminin kundaklanması bu konseptin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. İşin esas mühim tarafı Avrupalının geçmişte böyle bir tecrübesi olmamasıdır. Çokça telaffuz edilen farklılık içinde birlik konseptinin neyi ifade ettiği geçmişin mezhep savaşlarına ya da 20. yüzyıla bakıldığında ortaya çıkmaktadır.

Son yıllarda, bilhassa 11 Eylül’ün ardından yaygınlaşıp, yoğunlaşan İslâm korkusu (İslâmofobi) ile birlikte yabancılara bakışta ve yabancılarla ilgili uygulamalardaki olumsuzluk medyadan iş âlemine, akademik çevrelerden siyasete kadar hemen her alanda bariz hâle gelmeye başladı. 1999–2004 dönemini kapsayan ampirik araştırmalar Avrupa’daki yabancılar (bilhassa Müslümanlar arasında) dindarlığın ya da dinin etkisinin yükseldiğini, teşkilatlara bağlanmanın yaygınlaştığını, hissedilen ayrımcılık ve aşağılanmanın ciddî biçimde arttığını göstermektedir.

Beşeriyet tarihi birlikte yaşama nizamlarına esas olan ölçeğin sürekli büyümesinin tarihidir. İnsanların içinde yaşadıkları fizikî âlem aynı kalsa da, irtibatta oldukları, sosyal-kültürel ve ekonomik faaliyetlerine zemin yaptıkları, başka bir ifadeyle “gerçekten yaşadıkları” fiili âlem sürekli büyümektedir. Birlikte yaşamayı mümkün kılan nizamlar da buna uygun olarak değişmektedir. Bugün küreselleşme damgası vurulan gelişmeler de bu sürecin yeni bir safhasından başka bir şey değildir. Ölçeğin, yani fiili âlemin büyümesi iletişim ve ulaşım imkânlarının artmasıyla hızlanmıştır.

Türk milleti bakımından ölçek genişlemesinin bir unsuru da Avrupa’daki Türk varlığıdır. Sayı, imkân ve güçleri itibariyle çok ciddî bir konuma gelen soydaşlarımızın durumunun, çoğu dünün sömürgesi memleketlerden gelenlerin Avrupa’daki varlıklarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Yaşanan farklı bir kolonileşmedir. Geçen yüzyıllarda Batılıların gittiği, istila ettiği ve sömürdüğü yerlerin insanları Batı’nın kalbine yerleşmiş durumdadır. Lokantası, ibadethanesi, dükkânı, kasetçisiyle… İleriye yönelik projeksiyonlar da bunların etkisinin artacağına işaret etmektedir. Onların kurdukları kolonilerin arkasında belki çok güçlü bir devlet yoktur. Ancak 100-200 sene evveline nazaran kendilerinin çok büyük imkânları vardır. Ana vatanlarıyla irtibatlarını sürdürmeleri, irade oluşumu ve karar alma süreçlerine katılımları çok daha kolaydır. Kendi hayatlarını devam ettirme imkân ve kabiliyetleri daha fazladır.

Türkiye bu yeni kolonileşmede, tıpkı sömürgeden kurtuluş mücadelelerinde olduğu gibi önder ve örnek ülke olmalıdır. Bu insanların dertlerini ve perspektiflerini ele alan örgütlenmeler bizim tarafımızdan yapılmalıdır. Bırakın çok eskilere gitmeyi, sadece son iki yüzyılda göçler ve göçmenlerle münasebetlerimize bakıldığında dünyada bu konudaki en güçlü sivil toplum örgütlerinin bu topraklardan çıkması zarureti kendisini gösterir.

Hem kendi insanlarımıza, hem diğer yeni kolonileşmecilere hem de onların fethettikleri yerdeki insanlara faydalı bir konsept acilen teşkil edilmelidir. Büyük şehirlerde iç göçün oluşturduğu gettolaşmaya henüz çözüm bulamamış olsak da bu böyledir. Bu konseptin hayata geçirilmesinde en önemli aktör de Avrupa’daki Türkler olacaktır. Bu zamana kadar ciddî hiçbir destek vermediğimiz hâlde en ağır şartlarda ayakta kalmayı başaran o insanlar bu rolün hakkını fazlasıyla verebilecek durumdadır. Yeter ki bu konsept oluşturulsun ve kendilerine bir hedef gösterilsin.


         

 

[1] Yörtürk, Mayıs-Haziran 2000, Sayı 31, s 8-10.

[2] Farklı bir sistemin içinde geçen 40 yılın Türk insanında yol açtığı etkiler esasında ayrı bir yazı konusudur. Burada şu kadarı ifade edilebilir ki, bu tecrübe bir yandan sistemin diğer yandan da karakterin önemini gösterir.

[3] Necla Kelek’in “Die fremde Braut” isimli kitabı ve bilimsel bakıştaki çarpıklıklar için bkz. Elisabeth Beck Gernsheim, Türkische Bräute und Migrationsdebatte in Deutschland, APuZ, 1-2/2006, s. 32-37.


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele