KARŞILIKLI BAKIŞMALAR/BATI ve TÜRKLER

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

 

Güneşin battığı tarafta bir zamanlar Demir Kapı denilen bir yer vardı; Demir Kapı’nın ötesinde ise Urum Kağan’ın ülkesi başlardı. Urum Kağan, toprağı ve çerisi çok biriydi. Bu yüzden Oğuz Kağan’a baş eğmek istemedi. Oğuz da kalkıp üzerine vardı, cezasını verdi. Bir zamanlar ortaya bir de eğri boyunlu bir İskender çıkmıştı. Güneşin battığı taraftan kalkıp gelmiş, Perslere boyun eğdirdikten sonra Demir Kapı’dan geçip bizim Türkistan’a yürümüştü. O yıllarda Türkistan’ın yönetimi Saka boyunun elindeydi. Zaferlerinden başı dönmüş İskender, Şu Kağan’ın bir avuç askeriyle başa çıkamadıkça hırçınlaşmış, hırçınlaştıkça bocalamıştı. İskender’in ordusuyla dolaşan tarihçi Plutarch, askerini Türklerin üzerine süre süre kırdırtan hükümdarına, süvari generali Kleitos’un nasıl sövdüğünü ve tabiî nasıl canından olduğunu uzun uzun anlatır, başarısızlıklara gerekçeler sayarken bir şeyi söylemeği unutur. Ama Kaşgarlı Mahmut unutmaz: “Bir Türk, bir İskender askerini bir vuruşta ikiye böldü. Askerin belinde, içi altınla dolu bir kemer vardı. Kemer parçalandı. Kana bulanan altınlar etrafa saçıldı. Türkler, vurulup düşen her İskender askerinden yere dökülen altınları birbirlerine göstererek: -Altın kan!.. dediler. Bu sözler, o yerin adı oldu. Bugün oraya Altun Han deniliyor.”

Batı’ya dâir Orta Asya hâtıralarımız bunlardan ibaret. Zira, biz Tükler için Batı, çok uzun bir süre sadece güneşin battığı yönün adı idi. Sonra güneşin ardı sıra yola koyulduğumuz yıllar geldi. Lâkin dilimizdeki söz, ne Batı ne de Garp. Selçuklu atalarımızın batısında kalan Diyâr-ı Rum’un adı, Kızıl Elma idi. Geldiler, yurt tuttular. Kudüs’e niyetle kopup gelen Haçlı ordularının ilki, Gottfried von BOUİLLON’un komutasında batının da batısından, Köln kalesinden 1096 yazında yola çıktı. O yıllarda da batı ya da garp kelimeleri dilimizde yok. Ne dilimizde ne aklımızda... On binler, yüz binler hâlinde gelip üzerimize çullananlara ne Batılı, ne Garplı diyoruz daha. Sadece frenk, kefere ya da kâfir sözleri duyuluyor.

Denizin batı yakası, Aşık Paşazâde’nin kalemine Marmara’yı ve Ege’yi Türk iç denizi yapan Orhan Gazi oğlu Sultan Murat’ın “Rumeli” destanın zemini olarak düştü. Rumeli’nin öte yanı Frengistan.

Frengistan’ı gezip gören, görüp yazan bizden biri yok henüz. Sadece toplanıp toplanıp üzerimize gelen Layoş var, Lazar var, Sigismund var, Ferdinand var. Bizde de, onlar üzerlerine geldikçe, onların üzerine giden ve bütün Balkanları, ve Dalmaçya’yı, ve Bosna’yı, ve Hersek’i, ve Sırbistan’ı, ve Transilvanya’yı, ve Macaristan’ı, ve Lehistan’ı.. Memâlik-i âli-Osman yapan Muratlar, Mehmetler, Süleymanlar var. O günlerde de Türk sözlüğünde hâlâ ne batı var, ne garp. Ama Münih’in yanı başındaki köyün adı Türk köyü, daha doğrusu Türkenheim...

Peki, neden yoktu o günlerde dilimizde, aklımızda, rüyâmizda Batı ya da Garp ya da Avrupa? Der Renner, derebeylerden biri olan Hugo von TRIMBERG’in hatıralarına dayanarak hayatını anlatan bir kitap.

Adamlardan biri bana doğru geldi. Önümde durdu.“-Beyim, dedi, bu neden böyle? Biz çiftçilerin hâlini görmez misiniz? Siz bir avuç adam hür, biz hepimiz köle! Üstelik yiyecek ekmeğimiz bile yok... Sizce doğru mu bu?  -Evet, dedim. Bu cevaba öfkelendi. -Hepimiz aynı anadan doğmadık mı? diye homurdandı.”

Bu soruya Hugo von TRİMBERG’in nasıl bir cevap verdiğini bilmiyoruz. Yazılmamış. Hugo veya bir başka çağ daşı, kendisinin ve o kölenin, öteki aristokratların ve bütün kölelerin Havva Ana’dan türediğini inkâr edemezdi. Hele o zamanda! Eğer Hugo cevap vermişse, belki “kader” demiştir, belki de “tövbe et, günaha giriyorsun,” diye uyarmıştır adamı. Fransız piskopos Adalbero, daha 1016 yılında yazıyordu: “Hristiyanlar üç bölüktür: Biri ibadet eder, biri savaşır, biri de çalışır.” (Jacques Le Goff Fischer Weltgeschichte 11) Ama bu, eksik bir söyleyiş aslında. “İkinciler, birinciler için savaşır, üçüncüler de çalışır,” demeliydi. Doğrusu buydu. Elbette bu düzen, Batı’nın hemen her düzenlemesinde olduğu gibi, ilâhi kaynağa dayandırılır. Yezus Kristus böyle buyurmuştu!

Şu haber Süddeutsche Zeitung’ta yayınlanmıştı:

“Nürnberg kalesinde yapılan kazılarda 14. yüzyılda burada yaşayan asilzadelerin nasıl beslendiklerini, boş zamanlarını nasıl geçirdiklerini ve ev eşyalarını gösteren pek çok kalıntı ele geçti. Düzinelerce hayvan kemiği, tahıl ve sebze artıkları bulundu. Bunlar da gösteriyorki, bu kalede yaşayan asilzadeler, diğer yerlerdeki asillere göre daha iyi besleniyorlardı. Domuz ve sığırın yanı sıra, av hayvanları ve kuşlar da günlük yemek listesine dâhildiler.”

Aynı yüzyılın ortalarında İznik’te yaptırdığı imarethanede beyler, paşalar için değil de yolcular, yoksullar için üç öğün sofra kuran, sofradakilere kendi elleriyle hizmet eden adam Osman oğlu Orhan Gazi değil miydi? Böyle bir Bey’in yanında, yöresinde yaşayan biri, kalkar da Aristokrat Hugo von TRİMBERG’in canından bezmiş olmak ister miydi?

Köleler diyarı Batı’nın ne diye takipçisi olsun Doğu’nun adamı?

 

Biraz Daha kurcalasak...

Dünyanın küre biçiminde olduğunu, Asya, Afrika ve Avrupa kıt’alarının gerisinde, okyanusun öteki tarafında da büyük ana karaların bulunduğunu bizimkiler tahmin ediyor ve söylüyorlardı. Hatta bizden biri, “eğer bu böyle olmasa, dünyanın dengesi bozulur ve buralar suya gömülür,” diye açıklıyordu bu gerçeği kendince. Kopernikus’un doğum tarihi 1473’tür. Gök biliminin öncüsü sayılan kitabının yayın tarihi, 1543. Doğu’nun gökyüzünü kitaba döktüğü yıl ise, 628’dir. Bağdat, Şam, Mezopotamya ovaları, Nişabur, Şiraz, Semerkant tepeleri rasathanelerle doludur o yıllarda. Akşamistan ahalisinin ise bırakın gökyüzünü, yeryüzünden bile haberleri yoktur daha. Cadılarla, şeytanlarla boğuşmaktadırlar henüz. Kopernikus’un kitabından 15 yıl sonra, iki Alman rahibi tarafından yazılan cadılar kitabı, Avrupa’yı kasıp kavurdu. Yağmur yağdırıyor, fırtına estiriyor, kıtlık yaratıyor, çünkü cadıdır diye özellikle kadınlar diri diri yakılmaya başlandı. Sadece Almanya’da cadı oldukları iddiasıyla öldürülen insanların sayısı 100.000’i buldu. Son cadının idam tarihi 1775.

Bakın, Batılılar, bizim Uluğ Bey’in adını ay yüzünde bir kratere vermişler. Çok geç... Dünyanın yuvarlak olduğu gerçeğini ve daha nice doğruları aradan 500 sene geçtikten sonra kabul edebilen bu insanlar, bütün bunları burunlarının dibinde daha 10. yüzyılda haykıran Endülüs’ün değerini, yazık ki, bilememiş, her şeyi yakıp kül etmişlerdir. Şimdi ders kitaplarında Endülüs Emevi Devleti’nden söz ederken genellikle şöyle yazıyorlar: “10. yüzyılda Avrupa’da nüfusu 30 000’i geçen bir tek şehir yoktu. İslâm dünyasında ise her biri 100 000’in üzerinde 15 şehir vardı. Bunlardan biri de İspanya’daki Kordoba şehriydi. Kordoba’da 113 000 ev, 600 camii, 300 hamam, 50 misafirhâne, 80 devlet okulu, 17 yüksek okul ve 20 kütüphane bulunuyordu. İslâm bilim adamları dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorlardı. Hatta dünyanın çemberini 1 km farkla tesbit etmişlerdi. Kızamık ve kabakulak hastalıkları konusunda yazdıkları kitaplar Avrupa’daki tıp fakültelerinde geçen yüzyıla kadar ders kitabı olarak kullanılıyordu. Ondalık sistem ve cebir onların eseriydi. Barutu icat edenler de onlardı.”

Eğer İbn-i Haldun’un “medeniyet (umran), şehirleşme (hadariyet) ile gelişir” tezine itirazımız yok ise, Büyük Selçuklular zamanında Merv şehrinin 1,5 milyona yaklaşan bir nüfusa sahip olduğunu hatırlayalım. Kim bilir bizim Harizmlilerin şehirleri niceydi! Uygur şehirlerindeki yol ve kanalizasyon ağına ne buyrulur? Harun Reşit’in Charlemagne’a hediye ettiği duvar saati önünde alık alık dikilen Batılıları hayal etmenin zevkine daha çocukken varan Doğulular, İslâm medeniyetinin ulaştığı boyutları uzun uzun anlatan Will Durant’ı, Corci Zeydan’ı okurken kim bilir nasıl da keyifleniyorlardır!

Ama o zamanlar Doğu, Batı’ya hiç kulak asmamaktadır. Zira, o taraf gecedir; ilkeldir, geridir. Zira adamlar, daha cebiri bile bilmemekte; meselâ, sıfır sayısından dahi habersiz yaşamaktadırlar. Bırakın bunları, alkolü, kahveyi, limonatayı, şekeri, şurubu tanımamaktadırlar. Hatta yatağı, koltuğu, halıyı, kilimi de, gocuğu, ceketi de bizim Doğu’da gördüler, tanıdılar. Zaten bu sayılan şeylerin isimleri, Alman diline, arapçadan geçmedir.

Yani Batı, hâlâ ve daima, sadece güneşin battığı yöndür. O taraflarda, bir avuç despotun elinde inim inim inleyen biçare kâfircikler yaşar. Emir kuludurlar. Ya korkudan ya üç-beş altın kuruş ganimet sevdasından zaman zaman kalkıp krallarının, onlar da papazların peşine düşmekte ve doğuya, Kudüs’e doğru çıkıp gelmektedirler. Geriye dönebilenler, bir de görmektedirler ki, çoluk-çocukları aç kalmamak için ellerindeki bir avuç toprağı da asilzadelere kaptırmış, köle durumuna düşmüşlerdir.

Bunların hepsi o tarafta, güneşin battığı tarafta olmaktadır. Ortada henüz Batı diye birşey yoktur.

 

Batı’dan Önce Batı’nın Batısı

Batı’nın tacirleri ise, gözlerini doğuya dikmişti. 1423’te Venedikli Mocenigo şöyle yazıyordu: “Yıllık ticaret hacmi, 10 milyon duka. Bunun 4 milyonu net kâr. Venedik ticaret gemilerinde çalışanların sayısı, 38 bin. Liman hizmetlerinde 16 bin” Selçuklu Türkleri, Doğu Akdeniz’i ele geçirince Avrupa’ya giren malların fiatı artmıştı. Osmanlı Türkleri de İstanbul’u alıverince, elmasın, ipeğin, pamuğun, incinin, baharatın bedeli bir kat daha yükselmişti. Portekizliler Afrika kıt’asını dolaşarak Hindistan’a ulaşmak ve Türklere bedel ödemeden Hint mallarını Avrupa’ya taşımak istiyorlardı. Ama 1480 yılında bile dünyanın düz olduğuna ve suda yüzdüğüne inanıyor, kıyıdan fazla uzaklaşırlarsa, bilinmeyen uçurumlara yuvarlanmaktan korkuyorlardı. Bu yüzden Portekiz denizcileri Afrika’yı dolaşmağa çalışırken mümkün olduğunca kıyıya yakın seyahat ediyorlardı. 1474 yılında Toscanelli, Doğululardan öğrendiği gerçeği Portekiz kralının danışmanlarından birine anlatmaya çabalıyordu. Dünya yuvarlaktı ve insan, devamlı batıya doğru giderse dolaşıp Mangi’ye yani Hindistan’a ulaşırdı. Christoph Kolumbus adında bir maceraperest Toscanelli’nin söylediklerine inanıyor ve Portekiz kralına, kendisine bir gemi vermesi için yalvarıp duruyordu. Burada, Batı’nın didişmenliği Kolumbus’un işine yaradı ve Portekiz kralının vermediğini İspanya kraliçesi Elizabeth’ten kopardı. Böylece Batı, Kolumbus’un şahsında Hindistan’a koşarken körlemesine gidip, bizimkilerin “dünyayı dengede tutan ana karasına” ulaşmış oldu. İnkaların, Azteklerin adını “Hintli” yapan Batı, ülkelerini de “Amerika” yaptı.

Daha “Portegiz keferesi” Afrika’yı dolaşarak Hindistan’a ulaşmayı denemeğe başlar başlamaz, Doğu’nun gümrük kapısı olan Osmanlı ülkesinin yöneticileri, ticaret yollarının değişmesiyle kendilerinin neler kaybedeceğini hesaplamakta gecikmediler. Yavuz Sultan Selim Mısır’a, Süveyş’e, Yemen’e boşuna inmedi. Kanuni Sultan Süleyman, Süveyş’i Kızıl Deniz’e, Don ve Volga nehirlerini birleştirip Hazar’a, sonra Aral’a bağlama düşüncesine boşuna dalmadı. Doğu’nun Doğu olarak kalması için bütün bunlar şarttı.

Ama olmadı.

Bunlar olmadı ama Amerika kıt’ası önce İspanyolların ve Portekizlilerin, sonra İngiliz ve Fransızların komşu kapısı oldu.

Heyecanla ifade ettikleri amaç, oradaki vahşileri Hristiyan yapmak, yani doğru yola sokmak. Böyle dediler. İşe önce putlarından başladılar. Azteklerin tanrıları adına yaptıkları altın heykeller, süslemeler eritilip gemiler dolusu Avrupa’ya taşındı. Küfrün işaretleriydi güya eritilen, temizlenen. Bunlar tükenince altın ve gümüş madenleri kazılmaya başlandı. İşçileri, silâh dayadıkları ev sahipleri, yâni “Hintliler,” yani “Kızılderililer.” Bartolomé de las Casas, bir Hristiyan rahibi. Belli ki saf biri. Hadi iyi Hristiyan diyelim. Baba-Oğul-Kutsal Ruh’u öğretmeğe gittiği vahşi kâfirlere Kutsanmış Kristlerin yaptığı zulmü görünce dayanamıyor ve İspanya’ya, aziz kralına mektup üstüne mektup yazıyor; “Altın madeni ocaklarında altı-yedi yaşındaki çocuklar bile ölesiye çalıştırılıyor. Son üç ayda bir altın madeninde gözlerimin önünde tam 7000 çocuk öldü!” Lâkin Endülüs fatihlerinin kılı bile kıpırdamıyor. Meksika’da 1519 yılında 11 milyon yerlinin yaşadığı tahmin ediliyordu. Öldüre öldüre 1597’de 2,5 milyona indirdiler. Ama Avrupa’ya akıtılan altın ve gümüşün miktarı giderek arttı ve senede 270 tona ulaştı. Peki, yerlilerin öldürüle öldürüle bitirilmesine rağmen bu artış nasıl sağlandı? Hani iyi yürekli Bartolomé de las CASAS vardı ya, bu işin çaresini de o buldu. İspanya kralına Afrika’daki “vahşi” halkı Amerika’ya sevk etmeyi teklif etti. Ve yaptılar. 1550 ile 1800 yılları arasında Afrika’dan tam 60 milyon insan köle olarak Amerika’ya getirildi.Gemilerde balık istifi taşınan bu insanların, yolculuk sırasında yarısının öldüğü yolundaki kayıtlar göz önüne alınırsa, Avrupalıların topraklarından söktüğü insanların sayısı 100 milyonu aşar.

Ve her şey Avrupa, yani şu Batı içindi ve artık o Batı, batısından aldığı güç ile bizim için “Batı” olma yoluna girmiş sayılırdı. Doğu’nun kontrolünden çıkma noktasına gelmişti. O güne kadar Osmanlının sadece birinci vezirlerine denk sayılan Avrupa kralları, artık bundan böyle padişahlara muhatap olabilme isteğinde bulunabilirlerdi. Ama biz bunu kolayca kabullenemezdik. Lâkin huzursuzluğumuz başlamıştı. Koçi Bey ayağa kalkmış bağırıyordu: “-İman tazelemeliyiz!” Tatarcıklı Abdullah Molla gözlerini ihtişam devirlerine dikerek hukuk da hukuk derken, günün birinde Gülhane’nin gül bahçelerine kokusu da, rengi de, şekli, şemâli de kendimize ve zevkimize hiç benzemeyen bir ağaç diktiler. Güya, Hristiyan tebaaya gölgelik. Beğenmediler. 1856’da kendilerini fes ilân edip başımıza oturdular. Artık Yorgo ve Hayık, Stefan ve Dimitri kendilerine buldukları Batılı babaların nüfusuna geçebilirlerdi. Ve o babaların göğüs ceplerinde Kuzey ve Güney Amerika’nın, okyanustaki bütün adaların ve Afrika vadilerinin milyonlarca insanının dürülmüş defterleri de vardı.

 

Nihayet Batı

Biz buhurdanlık ile yüzyıllardır haşır neşirdik. Ama 1687’de Fransız Denis PAPİN’in buharı bir kazana hapsedip kazanın ağzına yerleştirdiği silindiri ileri geri oynatmasını akıl etmesine şaşırıp kaldık. Bildiğim kadarıyla deneyenimiz de çıkmadı. James Watt, Papin’in patlayıp duran kazanının aksine daha iyisini yaptı. 1764’te James HARGREAVES, ilk dokuma tezgâhını kurdu. Tezgâhlar peş peşe sıralandı ve fabrikalar doğdu. 1807’de Rubert Fulton buhar kazanını gemiye oturttu. George STEPHENSON da 1814’de raylar üzerine.

Yoo, 200 yıl sadece bilim, teknik, deneme, yanılma yılı değil; Batı’nın en kanlı, en vahşi seneleri uzanıyor orada. Adam adama boğazlaşma yılları. Katolik, Protestan, Evangelist, Lutheran, Kalvinist, Svinglian birbirine girmişti de hani, otuz yıl, yüzyıl dövüşmüşlerdi de, kimin dün kimin yanında, bugün karşısında olduğu bilinemez hâle gelmişti ya... Sonra Alman, Fransız, İngiliz, Rus, İtalyan falan falan... İğrenç yıllar. Birbirinin tekrarı, tekrarın tekrarı işler... Ölesiye çalışma, ölesiye vuruşma yılları. 7-8 yaşındaki çocuklar dokuma fabrikalarında günde 10-12 saat çalıştırılırken, 18-19 yaşındaki yeni yetmeler cephelerde birbirlerini öldürüyorlardı. Karl Marks, fabrikatörlerin üretim artışından elde ettikleri kârı, bu kârın işçilerin su gibi akan ve karşılığını bulamayan alın terinden oluştuğunu görünce, hele Londra İşçi Birliği’nden yükselen öfkeli sesleri duyunca, tamam, demiş ve o meşhur proleterya imparatorluğunun hayali temellerini atıvermiş. 1885’te de ölmüş. Ama kapitalist dünya, işçi-işveren arasında şu ya da bu oranlarda bir uzlaşma dengesi kurmuş ve hükmünü bu güne kadar yürütmüş.

Acaba bu arada ne değişmiş?

Eğer Mahatma Gandi gibi düşünürsek, değişen hiçbir şey yok! İnsanlar, kendilerine gerekli olmayan birçok şeyin bağımlısı yapılarak, köleleştirilmişler. İhtiyaçların gönüllü kölesi yapılmışlar. Aç gözlü hâle getirilmişler. İhtiyaçları olmayan “ihtiyaçlarını” makinalaştırmışlar ve bunun adına da “Batı Medeniyeti” demişler. Hoş, çoğu insan, elle tutulur, gözle görülür medeniliklere pek direnmemiş, hemen kabullenivermiş. Ama iş, oyuncaklarda bırakılmamış; yüreğe, düşünceye uzatılmış. İllâ da, dil ile ikrar, kalp ile tasdik denilmiş. Olmaz diyenlerin başına ateşler yağdırılmış. Böylece “vahşiler” medenileştirilmiş. Aslında, ellerini yüreklere indirmelerinin ve vahşileri medenileştirmelerinin sebebi, tek yönlü kâr esasına dayattıkları düzenin oturtulması. Zaman zaman birbirleriyle çatışmalarının sebebi ise, pay oranlarının iyileştirilmesi isteği. Bu noktada, kullandıkları metodlar arasında farklılıklar ortaya çıkmış. Yarışanlardan bazıları, insanların yerleşmiş düşünce, âdet ve alışkanlıklarını kullanırken, bu imkânları rakiplerine kaptıranlar başka çıban başları aramışlar. Hep yapageldikleri gibi. Liberalizm, sosyalizm, komünizm... İşlerine yarayacaksa birbirinin karışımı... Sosyalist ve liberal, komünist ve milliyetçi, Hristiyan ve hepsi. Hitler’i en çok destekleyenler Protestanlar. Önemli olan, kendisine ayak bağı olanın gözünü oyabilmek... Mümkünse tek başına, olmazsa koruyacağı menfaatlerin büyüklüğüne göre değişen yandaşlarla. Merkez güçleri, uzlaşma devletleri, Avrupa topluluğu...

 

Bizimkiler

Güneşin battığı taraf Batı hâline gelirken biz ne yapıyorduk? Uyuduğumuzu iddia edenler varsa eğer, bunlar uyumağa devam edenlerdir. Doğunun sakinleri de uyumadılar. Coğrafyalarının, inançlarının, karakterlerinin izin verdiği ölçüde yarıştan kopmamaya çalıştılar. Ama meselâ, çöl aylakçıları deyip Arap yarımadasının insanlarını, iflâh olmaz kâfir deyip İmparatorluk Hristiyanlarını toplayıp Tuna vadisine, Bosna ovalarına götürüp boğaz tokluğuna çalıştır(a)madılar. Endülüs’te sağ kalan bir tek Müslüman yok muydu? Onların alnına çıra isiyle vaftiz çarmıhını çizen papaz cennette baş köşeyi hak ettiğini düşünmüştür mutlaka. Koskoca Osmanlı ülkesinde yüz tane sünnetçi mi yoktu? Bütün Hristiyan tebaanın erkeklerini 600 senede sünnet edemeyecek kadar beceriksiz miydiler? Bırakın Afrika’nın, Amerika’nın kara çocuklarını, okyanusun dibindeki bilmem ne adacığının seksen yaşındaki ihtiyarını bile haçlandıranlara ne buyrulur peki? Yoo hayır, böyle söylerken Türk asıllı ne ilk, ne de son halifeyi suçluyorum. Benim sözüm, bizi biz olarak göremeyen bizimkileredir.

 

Biz, Biz Miyiz?

Bütün bunları niçin söyledim?

Adamın biri, oturup Avrupa’da “yaşayan” biz Türkler üzerine bir yazı yazmış. Güya bir de anket düzenlemiş. Çıkardığı sonuç şu: “Görüldüğü gibi Avrupa’da yaşayan Türklerin son 2 yılda % 65’i ayda en az 5 defa sinemaya, % 60’ı ayda en az 2 defa tiyatroya, % 45’i ayda en az 1 defa operaya, %30’u ayda en az 1 defa baleye gitmiş bulunmaktadır.” Bununla şunu ifade etmeye çalışıyor vatandaşa da, açıkca söyleyemiyor: “Türk ulusunun Batılılaşma yolunda aldığı mesafe budur: Artık orada yaşayan 3 milyon insanımızı gerçek Avrupalılar olarak selamlayabiliriz.”

                        Oysa gerçek bambaşka…

Avrupa’daki Türkler, aynen en büyük köyümüz İstanbul’da olduğu gibi iki ayrı yönde ilerliyorlar: Modernizm ve Muhafazakârlık… Modernistler hakkında fazla bir şey söylemeye gerek yok; zira bunlar, gemileri yakmış, Ana vatan kavramını defterlerinden silmiş, artık domuz etinde trişin maddesinin olmadığını keşfetmiş, kendilerini Batılı sanan ama Batılılıkları üzerlerinden emanet elbise gibi dökülen takımımızdır. Muhafazakârlar ise, geçen yüzyılın ortalarında köylerinden nasıl çıkıp gelmişlerse, öylece kalmış, yıllardır biriktirdikleri sermayelerini ilkin Türkiye’deki köylerinden tarla almaya, villa tipi evler yaptırmaya, çocuklarının dönmeyeceklerini anlayınca şehirlerden ev alarak onları kandırmaya (!) harcamış, ardından yeşil, hatta kırmızı (!) holdingler tarafından kendileri kandırılmış ve faizsiz kazanç (Faizlisinden daha yüksek kâr/faiz alacaklarını düşünmediklerini söyleyemezler.) vaatleriyle çırılçıplak soyulmuş, Millî Görüş, Ülkücü Görüş, Kaplancı, Fethullahçı, ..cı-cı Dernek/Camiiler etrafında toplanmış, içinde yaşadıkları yerli toplumlara paralel toplumlar oluşturmuş kesimdedirler. En belirgin demografik özellikleri kendilerini açıklıkla ortaya koyamamalarıdır; önderleri kendi içlerinde başka, yerli yönetimlere başka mesajlar vermeye çalışmaktadırlar. Ne var ki, Avrupalıların kafasında modernistleri de dâhil olmak üzere yüzyılların oluşturduğu betonlaşmış bir Türk resmi bulunduğunu pek dikkate almamaktadırlar.

 

Şekspir (Shakespear) Aksini Söylemedikçe

Başta Kopenhagistler olmak üzere şunu bilmemiz gerekir ki, siyasî tarihimizde Batılılaşma yolunda en cesaretli adım olarak geçen Tanzimat Fermanı bile Batılıların gözünde bizi “biz” olarak görmelerinden kurtaramamıştır; 1839’da Gülhane’den yükselen sese, 1856’da eklediğimiz reform ve hoşgörü serisine rağmen, Kardinal Neumann 1854’de şöyle söylüyordu: Vizigotlardan Sarazinlere kadar Hristiyanlarla şu ya da bu şekilde temasa geçen bütün ırk ve soylar Hristiyanlığı benimsediler; bunun tek istisnası, Türklerdir.

Hadi o fanatik bir Hristiyan’dı diyelim ve II. Sylvester’in Türklere karşı kurdurduğu Hristiyan Birliği’ni, V. Gregor’un Haçlı Seferleri’ni başlatan Papa II. Urban’dan önce 50 000 asker toplayarak Türklere saldırışını da görmezlikten gelelim, hatta Katolik dünyasının baş düşman olarak gördüğü Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in “Türklere Karşı Savaş” konulu vaazlarını, Türklere karşı dua ayinleri toplantılarını “es” geçelim, şu bizim de bayıldığımız büyük şâir Şekspir’e (Shakespear) ne demeli?.. Adam, Othello’da İspanyol donanmasının Türklere karşı kazandığı Lepanto Deniz Savaşını işlerken Desdemona’nın öldürülüş sahnesinde Türk düşmanlığı yapmaktan geri kalmaz. IV. Henry’de Osmanlı sarayını yerin dibine batırırken, III. Richard’da Türkleri “kara vicdanlılar, vahşiler, aptal ve cahiller” kelimeleriyle tanımlar. Bugün İngiltere’den İtalya’ya kadar olumsuzluk belirten bir deyim olarak hâlâ “ Küçük Türk, On paralık Türk” (The Turk of tenpence / Der Zehnpfennigtürke) tabirleri kullanılmakta, hatta Almanlar, bakımsızlık ya da düzensizliği, “Türkleştirmek” (Türkisieren) fiili ile anlatmaya devam etmektedirler.

 

Cumhuriyet… Modern Türkiye

Türklere karşı yüzyıllar içinde oluşmuş bu ön yargılar, Avrupa toplumlarının Atatürk’e duydukları şahsî hayranlık ve Türkiye’nin soğuk savaş yıllarında NATO üyeliği gibi sebeplerle bazı kesimlerinde eski sertliğini kaybetmeye yüz tutmuşsa da, soğuk savaşın ortadan kalkmasıyla Türkiye’nin stratejik önemini kısmen kaybetmesi, ardından ayrılıkçı Kürtlerin kitleler hâlinde Avrupa’ya yönlendirilmeleri ve sığınma başvurularının kabul edilmesi için organize biçimde düzmece katliamlardan söz etmeleri ve bunların Batı medyasında geniş biçimde işlenmesi, hele Avrupa Birliği’ne her neye mal olursa olsun girme mantığının getirdiği teslimiyetçi noktadan mümkün olduğunca çok pay alabilme düşüncesindeki Ermeni diasporasının çalışmalarından Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkanların yararlanma düşünceleri, genel İslâm ve terör zeminine de oturtularak yeni bir Antitürk akımının doğmasına yol açmış bulunmaktadır.

 

Bu Türkiye mi?

Batı medyasında Türkiye’nin en geri kalmış bölgelerinden görüntü ve resimler, Hürriyet gazetesinin 2. sayfasında günlük tefrika niteliğinde verilen kopyalama adam boğazlama ve kapkaççı haberleri, aile şerefi cinayetleri, zorla evlendirmeler, 3 Noktalı Başbakan karikatürleri eksik olmamakta, kuş gribi bile bir Türk salgını gibi sunulmaya çalışılmaktadır. Thomas Seibert gibi İstanbul’da yaşayan gazeteciler, ülkelerindeki haber ajanslarına günlük haber geçişlerinde Türkiye ve Türkler hakkında olumlu bir izlenim yaratabilecek bir tek cümlenin hışmından adeta korkmakta, olumsuzluğun çıtasını giderek daha da yükseltmektedirler. Elbette buna, Avrupa’da yaşayan Türklerin nizam intizam tanımaz Anadolulu tarafı, nezaketi erkeklikten taviz sayan maço yanı, gâvura karşı her şey caiz tavrı da eklenince Türk karşıtlığı siyasî rant hâline dönüşmekte, Fransa ve Hollanda’da Avrupa Anayasası oylaması bile Türkiye’ye evet/hayır kampanyası olarak şekillenmektedir.

 

Vurun Abalıya!

Abalı, 2006 yılına iyice yılgın girdi; hemen her yerli komşusunun kendisi hakkında “terörist olabilir mi, aşırı dinci midir, Türkiye’de de bir karısı var mı ki, acaba kaçak mı çalışıyor, vergi ödüyor mu ki, cebinde tabanca ya da bıçağı var mı acaba, çocuklarını dövüyor mudur, evine gidip gelenler ilticacı mı ki, Usame Bin Laden ile akrabalığı var mı ki...” şeklinde düşündüğünü biliyor. Ve bütün bunlar onu mutsuz ediyor; artık kendi kendine Türkiye’ye dönsem iyi olacak, ama nasıl diye daha sık sormaya başladı.

Aslında 2006’nın ilk günlerinden itibaren bunları kendi kendisine sormasına da gerek kalmadı; Alman devlet adamları, Türkleri bir kenara çekip önlerine “bir kâğıt bir kalem” koyarak sorgu sınavlarına almaya başladılar bile. Hollanda Hükûmetinin, Hollanda’ya gelin ya da damat gideceklerin önce Türkiye’deki konsolosluklarında yapacağı dil testini kazanmaları şartıyla Hollanda’ya giriş vizesi vereceğini duyurmasının hemen ardından, çiçeği burnundaki Alman İçişleri Bakanı Wolfgang SCHÄUBLE, ülkesinden evleneceklere, eşlerini ancak 21 yaşını doldurdukları zaman Almanya’ya getirebileceklerini buyururken; Baden-Würtemberg Eyalet Hükûmeti, Türkler için 1 ocak 2006’dan itibaren geçerli olmak üzere bir “Müslümanlar için Almanya Testi” ya da basının değerlendirdiği şekilde bir “Vicdan Testi” geliştirdi ki, testteki sorulara beklenen cevapları veremeyenler Alman vatandaşlığına geçmeyi de unutacaklar, yerleşimi de. Bu testten bazı soruları okuyunca, bu satırların yazarının sevgili Batı’ya neden Demir Kapı’nın ötesine çıkıp da bakmak istediğinin sadece sosyolojik değil, psikolojik boyutu da anlaşılacaktır.

 

Aşağı Tükürsen Sakal, Yukarı Tükürsen

* Kadının erkeğe itaat etmesi gerektiğine ve aksi takdirde erkeği tarafından dövülebileceğine inanıyor musunuz?

* Gazetelerde karısını ya da kızını ‘istenmediği yaşam tarzına uyduğu’ yüzünden öldüren erkeklerle ilgili haberlere rastlıyorsunuz. Böyle bir eylemle ilgili düşünceleriniz neler?

* Almanya’da bir erkeğin iki kadınla evlenebilmesi için ne düşünüyorsunuz?

* Sizce bir kadın hangi meslekleri kesinlikle yapmamalıdır? Özellikle bazı mesleklerde kadının otoritesini kabul etmekte zorluk yaşar mıydınız?

* Almanya’da spor ve yüzme dersleri normal müfredat arasında. Kızınızın bu derslere girmesini ister miydiniz?

* New York’ta ve Madrid’de yaşanan terör saldırılarını duydunuz. Sizin gözünüzde bu eylemleri yapanlar terörist mi yoksa özgürlük savaşçıları mı?

* Reşit olan oğlunuz size gelse ve eşcinsel olduğunu söyleyip, başka bir erkekle birlikte yaşamayı plânladığını söylese tepkiniz ne olurdu?

* Bazı insanlar Yahudileri dünyadaki tüm kötülüklerden sorumlu tutuyorlar ve hatta 11 Eylül’deki saldırılarından da onları sorumlu tutuyorlar. Bu tür iddialar karşısında ne düşünüyorsunuz?

VELHÂSIL…

Bir soru da biz soralım: “-Avrupa Türkleri, Türkiye’nin AB’ye giriş sevdasının ilk kurbanları mı oluyorlar?”

 

         


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele