AVRUPA MÜSLÜMAN-TÜRKLERİNİN DİNÎ GELECEĞİ (ALMANYA ÖRNEĞİ)

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

Avrupalı Müslümanların ve özellikle de Avrupalı Türk Müslümanların geleceğine dair yazı yazmanın bu kadar zor olabileceği bir zaman dilimi daha olur mu, bilmem. Geçmişlerini ve hallerini anlatmak her daim mümkündür de, gelecekleri söz konusu olunca nerdeyse bir kelime dışında alternatif gelmiyor aklıma: Yok! Uzak (Endülüs) veya yakın (Bosna) geçmiş kadar güncel durum da ümit vaat etmiyor. Ne var ki, söz konusu Müslümanlar olunca “Allah’tan ümit kesme” seçeneği doğrudan devre dışı kalması gerekiyor. Onun için Almanya merkezli olarak Avrupa’daki Müslüman Türklerin geleceğine bir bakışı birlikte gerçekleştirelim.

 

Almanya’da Müslümanların Tarihine Kısa Bir Bakış (1960’lara kadar)

Almanya, Müslümanlarla yaşama sorunu (!) ile en az ve en geç yüzleşmiş Avrupa ülkelerinden biridir. Gerçi tarihin bazı zamanlarında Almanların Müslümanlarla karşılaşmaları söz konusudur, fakat bu Müslümanların Almanya’daki tarihinden ayrı değerlendirilir. En eski karşılaşma olarak 777 yılında Büyük Karl’ın Kurtuba Emiri’nin sürdüğü Saragosa valisi Süleyman al Arabi’yi Paderborn’da kabul’ü ve onunla antlaşma imzalaması gösterilir. (Abdullah, 13). Haçlı seferleri ve Viyana’ya kadar uzanan Osmanlı ilerlemeleri de Almanlarla karşılaşma içinde sayılabilir. Ama bunlar, zaman zaman Almanya içlerine kadar uzanan birlikler olmasına rağmen, Almanya’da değildir. Almanya’da Müslümanların tarihi ise 1731 yılında Kurland Dükü’nün Prusya Kralı I. Friedrich Wilhelm’e (1713-1740) hediye ettiği 20 Türk esir ile başlatılır. Kral bu esirler için, 1732 yılında Garnizon kilisesinin bir salonunu mescit olarak ayırtmıştır. (Abdullah, 13). Birinci (1740- 1742) ve İkinci (1744-1745) Şilezya Savaşları’nda ve Yedi Yıl Savaşları’nda (1756-1763) esir alınarak ya da kendiliklerinden Prusya saflarına geçerek Almanlarla yaşamış Müslüman askerler de bu tarihi sürecin ilklerinden sayılırlar. Yine 17. ve 18. yüzyıllar boyunca bir çok Türk’ün esir olarak Almanya’da yaşamak durumunda kaldıkları kaynaklarda zikredilmektedir (Bkz. Adullah). Bunlardan bir kısmının din ve isim değiştirdikleri bir kısmının da, -1683’te Viyana’da esir düştükten sonra Hannover’e götürülen Hamid’in mezar taşında, “Burada yatmakta olan Türk batıl inancı üzerine göçüp gitti…” yazısında anlatıldığı gibi Müslüman olarak yaşamışlardır.

9 Kasım 1763 yılında Resmet Ahmed Efendi Berlin’de ilk elçi olarak göreve başlaması gibi istisnaları bir kenara bırakırsak, Müslüman Türklerin Almanya’daki tarihlerinin savaş ve esaret ile başladığı ve devam ettiği görülmektedir.

1920’li yıllarda Hindistan menşeli Müslümanların Almanya’ya girişi ve daha sonraları Ahmediye hareketin etkisi görülmektedir. 1945’ten sonra yine bir çok Azeri, Tatar, Başkırd, Kafkas, Türkmen ve Özbek Müslüman’ın savaş neticesi Güney Almanya’da kaldığı bilinir (Abdullah, 36).

 

Almanya’da Mevcut Müslüman Türk Varlığı: Oluşumu ve Gelişimi

Almanya’daki mevcut Müslüman Türk varlığı 1960’lı yıllarda başlayan işçi göçüne dayanır. Sayıları 3 Milyonu aşan Müslüman Türkler Almanya’daki Müslüman mevcudunun yaklaşık dörtte üçünü oluşturmaktadır.

Bugünkü Müslüman Türk varlığını önceki yüzyıllardakinden farklılaştıran en önemli özellik, savaş ve esaret yoluyla Almanya’ya gelmemiş olmalarıdır. Çağrı üzerine misafir işçi olarak gelen Müslüman Türkler, uygulanan politikalar ve gelişen şartlar neticesinde kalıcı olmuşlardır. Bir kısmı vatandaşlığa geçmiştir. Önemli bir kısmı kendi işinin sahibi ve hatta iş veren olmuşlardır. Şimdiki soru, onların Müslüman Türk kimliklerinin geleceğiyle ilgilidir. Bu soru çerçevesinde belki öncelikle 1960’lardan itibaren nasıl bir dinî oluşum ve gelişim yaşandığına göz atmak yerinde olur. Böylece gelecek için bir bakış açısı kazanmak mümkün olabilir.

Farklı zamanlarda, farklı kaynaklardan ve farklı yollarla farklı İslâm anlayışları Almanya’ya girmiştir. 1960’lı yıllarda Almanya’ya kırsal kesim ağırlıklı bir halk Müslümanlığı gelmiştir. Bu, o zamanlar kırsal kesimlerde yaşanan, daha çok sözlü kültür ile ve yaygın eğitim yoluyla öğrenilmiş bir Müslümanlıktır. O dönem Türkiye’sinde henüz tüm yerleşim birimlerinde eğitim görmüş İmam ve Hatipler yoktur. Müftülerin bile önemli kısmı geleneksel din eğitimi almış kişilerdir, o tarihlerde. Halk dinini daha ziyade, kendi imkânlarıyla daha çok da üç aylar müddetince tuttukları imamların vaaz ve irşadları ile ve aynı kişilerin çocuklara ve gençlere verdikleri ilmihal kursları ile öğrenmişlerdir. Bu insanların Müslümanlığı arı-duru ama yüzeyseldir. Teolojik derinliği olmadığı gibi, siyasi-ideolojik boyutu da bulunmamaktadır. İman esasları bu İslâm anlayışının ana çekirdeğini oluşturmaktadır. Ancak, iman esasları içinde olmadığı hâlde, sanki iman esasıymış gibi bilinen ve değerlendirilen hususlar, güncellik bakımından iman esaslarının bir kısmından daha ön plânda bulunabilir. Temel ibadetler, uygulanmasa da bilinmektedir. Yine, temel ibadetlerden olmayan bir kısım ibadet şekilleri, temel ibadetlerden daha çok uygulama bulabiliyordu. Ahlâkî davranışlar, görgü kuralları, gelenek ve görenekler dinle yakından ilişkilidir. Hatta günlük davranışlar dinin özünü oluşturur. Halk Müslümanlığı ile Almanya’ya gelen Türkler için, bu İslâm’ın asgari bazı unsurlarını yaşamak yeterli olabilmiştir.

Yetmişli yılların başından itibaren aile birleşimi ile gelenlerin İslâm anlayışları da öncekilerden çok farklı değildir. Hatta, kırsal kesimden gelen kadınların çokluğu vasıtasıyla, halk Müslümanlığının daha da yoğun hâle geldiği söylenebilir. Genç olarak gelenlerin, okula dayalı din bilgisinde bir gelişme olduğu söylenebilir. Ama bu kitabî dinî bilgi, halk dinî bilgisi kadar içselleştirilmiş bir bilgi değildir. Özetle şu söylenebilir: İlk gelen Türklerin ve aile birleşimi ile gelenlerin İslâm’ı halk İslâm’ıdır ve kitabi değil, yaşanan İslâm’dır. Bu İslâm’ın en belirgin bir özelliği de bireysel yaşamaya uygunluğudur. Cuma ve bayram namazları gibi toplu ibadetler haricinde birlikte bulunmayı zorunlu kılmayan bir İslâm anlayışıdır.

1970’li yıllardan itibaren aile birleşimi sonucu oluşan Müslüman yapının dinî ibadet ve eğitim ihtiyacı halk Müslümanlığı yanında yeni bir İslâm anlayışının Almanya’ya girmesine veya etkin rol oynamasına zemin hazırlamıştır: Tarikat ve Cemaat İslâm’ı ya da örgütlü İslâm. Bu, aynı zamanda misafir işçi İslâm’ının (Gastarbeiter Islam), Almanya’da İslâm’a (Islam in Deutschland) dönüşmesinin (1973’ten itibaren) başlangıcıdır. Tarikat ve cemaat İslâm’ı ya da örgütlü İslâm, halk İslâm’ını da çoğunlukla kapsayan, ama kendine göre öncelikleri olan bir İslâm anlayışıdır. En önemli niteliği ise, bireysel dindarlık üzerine, cemaate bağlılığı ve toplu yapılan ibadetleri öngörmesidir. Bunun yanında, insanlara toplu ya da bireysel olarak yerine getirilmesi gereken dinî bazı sorumluluklar yüklemesi önemli bir niteliğidir. Süleymancılık, Nurculuk ve Nakşilik bu anlamdaki İslâm’ın taşıyıcıları olmuşlardır.

Bu dinî cemaatlerin önemli bir niteliği de, Türkiye’de Tekke ve Zaviyelerin yasak olması nedeniyle, devlet eliyle bir zaman verilmeyen ve verilmesi engellenen din eğitimini ve din hizmetlerini gizli olarak vermek için oluşmuş ve gelişmiş olmalarıdır. Bu gizli teşkilatlanma, bu cemaatlerin kuruluş ve işleyişlerine etki ettiği gibi, kendi kendilerini gizli veya açık finanse edecek mekanizmaları yaratmalarını da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla bu dinî cemaatlerin ekonomik boyutları da bulunmaktadır.

1970’li yılların sonlarına doğru ise siyasî İslâm’ın da Türkiye’den Almanya’ya doğru hareket ettiğini görmekteyiz. Bu hareketlenmenin nedenlerinden ikisi şöyledir: 1. Türkiye’deki siyasî çatışmalardan ve bu çatışmalara karışarak işledikleri suçlardan kaçmak ve 2. Almanya’daki Müslüman Türklerin maddî birikimlerinden, Türkiye’deki siyasî çalışmalarda yararlanabilmek.

Bu aşamada gelen İslâm’ın, yine halk İslâm’ı, tarikat ve cemaat İslâm’ı ile birlikte, okulda öğrenilmiş, din öğrenimi görmüş insanların öğrettiği İslâm’ı da içermesi dikkat çekicidir. Ama, İslâm’ın ideoloji ile birleştirilmesi ve bunun siyasî erk için kullanılması söz konusudur.

Siyasî İslâm’ın önemli bir diğer niteliği de, tercümeler vasıtasıyla Müslüman Kardeşlerden, İran devrimine kadar tüm dünyada yaygınlaşan siyasî-ideolojik-İslâm söylemlerini içermesidir. Dolayısıyla, bu tarihlerden itibaren, Türkler vasıtasıyla ama Türk menşeli ve etkili olmayan din anlayış ve yorumları da Almanya’ya gelmiştir.

1979’dan başlayarak ve 1980’li yılların ortalarına doğru kurumsallaşarak yeni bir İslâm anlayışının Almanya’ya girdiği görülmektedir: Devlet görevlisi din görevlilerinin sunduğu İslâm. Bu İslâm, en azından teorik olarak, tarikat ve cemaat unsurlarını ve dinin ideoloji ile birleştirilmesini ve siyasî amaçlar için kullanılmasını içermiyordu. Din ve devlet işlerinin ayrılmasına, yani lâiklik ilkesine göre bir din hizmeti ve yaygın din eğitimi söz konusuydu. Bu dinî hizmet ve eğitim anlayışı bireysel ama temel kaynaklara, ya da doğru dinî bilgilere dayalı bir İslâm’ı geliştirmekteydi.

Alman politik ve entelektüel çevreleri, Türkiye’den Almanya’ya gelen İslâm anlayışlarını, geldikleri kaynaklara göre ve içeriklerine göre ayırmışlar ama, farklı anlamlar yüklemişlerdir. Hangisinin sivil ve otantik, hangisinin resmî yada ideolojik olduğu konusunda farklı ve tutarlı olmayan yaklaşımlar göstermişlerdir. Uzun süre siyasî amaçlar güden Millî Görüş İslâm’ını, Tarikat ve cemaat İslâm’ı olan Süleymancılık İslâm’ını sivil ve gerçek İslâm, devlet görevlisi din görevlilerinin sunduğu İslâm’ı ise siyasî, ideolojik İslâm olarak nitelendirmişlerdir. Son zamanlarda ise bunun tam tersi anlamalar ve kabuller gündemdedir. Bu da, bu konuda ideolojik, yönlendirici ve pragmatist bir yaklaşımın hâkim olduğunu göstermektedir.

1990’ların ortasından itibaren, yani kalıcı olmanın, gönülsüz de olsa, her iki tarafça kabul edilmesinden sonra yeni bir İslâm anlayışı ve yaşantısı gelişmektedir. Bir kısım insanlar da geliştirmek için özel gayret göstermektedirler. Kanaatimce, böyle bir İslâm anlayışı kendiliğinden ve zaman içinde gelişecektir. Bu, tek düze bir İslâm anlayışı da olmayacaktır. Bunun da önemli bir kısmı halk İslâm’ı olacaktır, Almanya’nın Müslüman halkının İslâm’ı. Bir kısmı tarikat ve cemaat İslâm’ı olacaktır. Bunların buraya has özellikler geliştirmesi mümkün olmakla birlikte, Türkiye ile ilgili nitelikleri daha belirgin ve uzun süreli olacaktır. Siyasî İslâm, Türkiye ile ilgili nitelikleri ve Türkiye’ye yönelik fikir ve çalışmaları bir müddet devam etmekle birlikte, Almanya’ya yönelik ideoloji ve siyasetler de geliştireceklerdir. Devlet eliyle öğretilmeye çalışılan İslâm ise, görevli geldiği sürece etkin olmaya devam edecek, bundan sonrası ise yerine neyin konulacağına bağlı olacaktır.

Burada önemli nokta şudur: Almanya’da gelişecek halk İslâm’ının –ve tabiî ki tarikat, cemaat ve siyaset İslâm’ının- geleceği, bunların hangi kaynaklardan besleneceğine bağlıdır. Teolojik ve Pedagojik olarak dayanılacak temeller ve bunların halkın beklentilerine uygunluğu önemlidir. Almanya’daki Türkiye etkili İslâm’ın, halk İslâm’ı olsun, tarikat İslâm’ı olsun, siyasi İslâm olsun ya da kitabi İslâm olsun, silinmeye çalışıldığı bir anlayış sanırım halk arasında kabul görme açısından her zaman sıkıntılı olacaktır. Hele, sun’î yaratılmak istenen bir İslâm anlayışının gizli örgütlenmeye müsait cemaatlerin işine yaramaktan başka bir etkisi olmaz diye düşünüyorum.

Geleceğe yönelik olarak üretilmek istenen özelde Alman İslâm’ı, genelde ise Avrupa İslâm’ı diye nitelenen İslâm üzerinde çok dikkatli durmak gerekir. Dıştan müdahale ve tanımlama ile yaratılmak istenen ve istenecek olan bu tür bir İslâm’ı kabul ettirmek mümkün olmayacağı gibi, oradaki Müslümanları incitici olacaktır. Hele de Bassam Tibi’nin tezleri ve benzerleri üzerine kurulu bir Avrupa İslâm’ının kabul edilebilir hiçbir tarafı bulunmamaktadır. Tibi tezini, İslâm’da insan hakları ve demokrasi temelinin ve fikrinin olmadığı üzerine kurmuştur. Avrupa İslâm’ının en önemli niteliği de, ona göre, insan haklarını ve demokrasiyi üst değer olarak kabul etmek olmalıdır. (Tibi, 26 vd). Avrupa İslâm’ının diğer niteliklerinden bazılarını ise, son zamanlarda şiddetle tartışılan ve Almanya başta olmak üzere Avrupalı Müslümanlar tarafından esefle ve nefretle karşılanan “Vicdan Testi” içerisinde bulmak mümkündür. Ki, vicdan testindeki maddeler, Avrupalının zihnindeki İslâm’ı anlatmaktadır. Hâlbuki bunların önemli bir kısmı, yukarıda gelişimini anlattığımız ana kaynaklarına dayalı olmaksızın gelmiş İslâm anlayışlarının öne çıkardıkları hususlardan başkası değildir. Özelikle siyasî İslâm başta olmak üzere cemaat ve tarikat İslâm anlayışları kendi doğrularını Alman makamlarına ve entelektüel çevrelerine “İslam Dini” olarak sunmuşlardır. Misafir statüsündeki bir İslâm’ın bu niteliklerde olması hiç rahatsız edici bulunmamıştır. Hatta desteklenmiştir. Farklılık, zenginlik, özgürlük olarak algılanmıştır. Hatta, bunlar esas, özgün İslâm olarak bile gösterilmiştir. Kaynaklara dayalı bilgiler ile anlatılmaya çalışılanlar, laik devletin resmi İslam’ı olarak görülmüştür. Ancak iş Müslümanların kalıcılığı noktasına dayandığında Almanya’nın ve Avrupa’nın resmî İslâm’ını yaratma izlenimi veren girişimler başlatılmıştır. Esas mesele Müslüman Türkleri artık ne esir Hamit gibi “batıl inançları üzerine (!) ölüp gitmelerinin” ne de misafirliklerinin tükenip geri dönmelerinin mümkün olmasıdır. Artık Almanyalıdırlar; hatta Alman’dırlar: Türk kökenli Alman Müslüman. Öyleyse o artık başka bir İslâm anlayışına sahip olmalıdır.

İşte bu doğrultuda Almanya’daki Müslüman Türklerin dinî gelecekleri konusunda ciddî politikalar üretilmektedir. Bunların bir ucunda Türkleri Türkiye etkisinden kurtaracak bir politika gözükür. Bunun adı uyum politikalarıdır. Başta dil olmak üzere, -ki okullardaki ana dili dersleri kaldırılmakta, din derslerinin Türkçe verilmesi şiddetle reddedilmekte ve hatta Türk öğrencilerin kendi aralarında Türkçe konuşmaları bile yasaklanmaktadır- din de dâhil tüm davranışlarda Türkiye etkisi en aza indirgenmeye çalışılmaktadır. Gerçi, menfur 11 Eylül saldırılarından sonra lâik bir ülke olarak Türkiye’nin din alanındaki dinî-bilimsel seviyesinin önemi biraz daha fark edilmiştir. Bu zamana kadar ön plâna çıkarılan bazı grup ve cemaatler takibe alınırken Türk Devleti’nin din görevlilerinin sunduğu İslâm daha olumlu bulunmaya başlanılmıştır. Ancak Türkiye’nin bu gelişmeleri olumlu kullanabildiği noktasında soru işaretleri mevcuttur. Adeta şunun dışında bir şey yapılamamıştır: Gördünüz mü, bu cemaat ve tarikatlar radikaldir, biz size onları desteklemeyin dememiş miydik… Birlikte ne yapılabileceği konusunda ise somut öneri ve ardımlar atılamamıştır. Ve öyle görünüyor ki, bundan sonra, 11 Eylül vb olaylardan sonra ortaya çıkan yönelimi aynı oranda yakalamak ve buna dayalı iş birliği imkânı bulmak daha zor olacaktır.

Kaynaklar

  1. Spuler-Stegemann, Ursula, Muslime in Deutschland, Herder, Freiburg 1988.
  2. Abdullah, Muhammed Salim, Geschichte des Islam in Deutschland, Köln 1981.
  3. Tibi, Bassam, Im Schatten Allahs, Ullstein, Dusseldorf 2003.

         

 


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele