ALMANYA’DA UYUM ve DIŞLANMA ARASINDA TÜRK GENÇLERİ

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

Son yıllarda Avrupa’nın değişik ülkelerinde onlarca ev, cami, sosyal merkez yakıldı, kundaklandı, onlarca insan öldü. Bütün bu olaylar sıradan olaylar olarak geçiştirildi, üzerinde fazla durulmadı. Ancak alevler Paris’ten yükselince herkes dikkatini Fransa’ya yöneltti, alevlerin yalnızca Fransa ile mi sınırlı olduğu yoksa tüm Avrupa’yı da kapsayacak bir karaktere sahip olup olmadığını sorgulamaya başladı. Aslında normalde Fransız ve Batı medyasının hiç dikkate almayacağı “Polisten kaçan iki gencin ölümü” olayı göçmen isyanına dönüşerek Batı’nın uyum politikalarının iflasını ortaya çıkardı.

Fransa’da meydana gelen olaylar zinciri, Batı’nın göçmen politikasının sorgulanması açısından önemli bir fırsat sunmaktadır. Çünkü Fransa’da yaşanan bu olayların göçmenlerin bulunduğu başka Batı ülkelerinde benzerlerinin yaşanmayacağını kimse garanti edemez. Onlara benzemenin veya onlardan biri gibi görünmenin sosyal dışlamayı ortadan kaldırmak için yeterli olmadığı, bu bağlamda biçimsel niteliklerin (diploma vs.) anlamını yitirdiği, etnik köken ve kimliklerin insanların ömür boyu yabancı ve böylelikle “öteki” veya “tehdit” olarak algılanması, kategorileştirilmesi ve sonuçta dışlanması için yeterli olduğu; bunlara ilâveten ekonomik durumun kötüleşmesi ve buna bağlı olarak da kıt kaynaklar için yapılan rekabetin acımasızlaştığı ve kişilerin mevcut refah düzeylerini koruyabilmeleri için eskisinden çok daha şiddetli bir mücadelenin içine girmek zorunda kaldıkları; böylece tüm Batı ülkelerinde sosyal patlamanın ve yaygın bir çatışmanın koşullarının oluşmakta olduğu gözlemlenmektedir. Fransa’da meydana gelen ayaklanmanın ardında yatan gerçek nedenler ortaya konup irdelenmez ve bu doğrultuda politikalar ve stratejiler geliştirilemez ise, alınacak önlemlerin basit geçici önleyici önlemler olmasının ötesine geçemez. Böyle olunca da Batı’da ortaya çıkabilecek sonraki tepkilerin veya ayaklanmaların boyutlarının yalnızca araba yakmakla sınırlı kalmayacağını söylemek ya da öngörmek, herhâlde kâhin olunduğu anlamına gelmez.

Fransa’da patlak veren olaylar, Avrupa’da sürdürülen yeni liberal politik anlayışın yarattığı aşırı milliyetçi ve dinsel akımlar karşısında giderek derinleşen sosyal uçurumda gelecek ümidini yitiren, işsiz kalma kaygısı altında, eğitim ve sosyal yaşamda fırsat eşitliğinin kapılarının giderek kapandığını gören, böylece kendini sosyal dışlanmışlığın cenderesinde gören göçmen gençlerinin biriken tepkilerinin ve kimlik belirsizliğinin sert, kaba ve kestirme bir biçimde dışa yansıması olarak değerlendirmek daha gerçekçi görünmektedir. Bu nedenle, insan faktörünü göz ardı eden, entegrasyonu (uyumu) daha çok mekanik bir süreç olarak görüp değerlendiren tüm Batı ülkelerinin (Fransa’nın dışında göçmenlerin yoğun yaşadığı Almanya, İngiltere, Hollanda, Belçika vb.) her zaman benzer olaylar ile karşı karşıya kalma tehlikesi içinde oldukları açık bir gerçektir. Bu oluşumda Batı ülkelerinde ve özellikle Almanya’da yaşayan Türk gençlerinin geleceği nasıl şekillenecektir? Bu şekillenmede Alman kamuoyu yapımcılarının ve siyasetçilerinin olası tutum, davranış ve bakış açıları nasıl olabilir? Bu yazıda bu ve benzeri sorular yanıtlanmaya çalışılacaktır.

 

1-Almanya’da Türkler

Soğuk savaş döneminin simgesi hâline gelmiş Berlin Duvarı’nın yapımımı izleyen dönemde Batı Almanya’nın ekonomik büyümesini sürdürmesinin yalnızca yabancı işçi alımı ile mümkün olduğu düşüncesi sonucu Almanya, birçok ülke ile birlikte Türkiye ile Türk işçilerinin Almanya’ya göçüne imkân sağlayan anlaşmayı 1961 yılında imzalamıştır. Bu anlaşmada hem Almanya hem de Almanya’ya giden işçilerin çoğunluğu bu uygulamanın kısa süreli olacağı görüşünde idiler. Ancak iki taraftan da öngörülen kısa süreli ya da geçici kalma eğilimi, gün geçtikçe sürekli kalma şekline dönüşmüş; işçilerden önemli bir bölümü “göçmen” olmuştur. Nitekim ilk kuşak işçiler, daha sonraları ailelerini de yanlarına alarak, yaşam alanlarını Almanya’ya taşımaya başlamışlardır. Bunun sonucu olarak ilk nesilden ve kısmen de ikinci nesilden sonraki nesiller, yaşam tecrübelerini Almanya’da edinmişler, sosyalleşme sürecini Almanya’da tamamlamışlar, sosyal yaşam alanı olarak Almanya’yı belirlemişler ve geleceğe yönelik beklentilerini bu ülke üzerine kurmuşlardır.

Ancak Almanya’nın yabancılar politikası, Almanya’nın bir göçmen ülkesi olduğu gerçeğini uzun süre ya görmezlikten gelmiş veya kabullenmek istememiştir. Buna bağlı olarak da sosyal ve meslekî entegrasyonun desteklenmesi gerektiği gerçeği çok geç fark edilmiş, fark edildiği zaman da, (bu aşağı yukarı 90’lı yılların başına rast gelir) öyle bir entegrasyon/uyum politikası uygulamaya koyulmaya çalışılmıştır ki, sonucu açısından bakıldığında bu politikanın entegrasyondan çok “asimilasyon” yönünde bir politika olduğu görülmüştür. Çünkü “Alman Yabancılar Politikası”nı belirleyen düşünce, ya işçi sıfatıyla Almanya’ya gelenlerin geri döneceği, ya da Almanya’yı yaşam alanı olarak seçen yabancıların hâkim toplumun ve kültürün meslekî, sosyal ve kültürel standartlarına benzeşeceği ve böylelikle hâkim toplum ve sonradan ona dâhil olan grup arasındaki farkın nesiller itibariyle giderek azalacağı temeli üzerine kurulmuştur. Başka bir ifadeyle, “Alman Yabancılar Politikası”nda etkin olan entegrasyon (uyum) anlayışı, sonucunda farklı kültüre mensup insanların hâkim kültür içinde eriyeceği mekanik bir süreç doğrultusundadır. Bu bağlamda hâkim kültürün farklı kültürlere yaşam alanı tanıdığı, ancak bu farklılığı bir dışlama ve baskı aracı olarak kullandığı, farklı kalan ya da kalmak isteyenlere kendisine tevcih edilen rolleri oynadığı müddetçe (işçi olma, vergisini ödeme, ileride Almanya’yı terk etme vb.) kendi yaşam biçimini devam ettirmesine imkân tanındığı, bunun ötesine giden talep ve beklentilerde ise kendi sosyal ve kültürel norm ve standartlarının özümsenmesini istediği, ya da dayattığı rahatlıkla söylenebilir (Huth, 1989; Robertson-von Trotha, 2005; Schultze, 2003). Bu anlayış ve bu anlayış temeline sahip politikaların sosyolojik açıdan bir entegrasyon değil, kelimenin tam anlamıyla bir asimilasyon anlayışına dayalı politika olduğu açıktır.

Almanya’nın bu belirsiz, geri dönüş ve asimilasyon ekseninde gidip gelen politikasına Türk gençlerinin tepkisi ne olmuştur? Daha açık ifade etmek gerekirse, Türk gençleri çoğunluk ve azınlık aidiyet ilişkisinde geleceklerini nasıl görmektedirler ve kendilerini hangi kimliğe veya aidiyete daha yakın hissetmektedirler? Türk gençleri, asimilasyon anlayışına dayalı bir sosyal politika ortamında yaşam düzeylerinden memnun mudurlar? Bu ve benzeri sorular, kanaatimizce “Alman Yabancılar Politikası”nın da ne ölçüde başarılı olduğunun bir göstergesi niteliğindedir. Bu bağlamda aşağıda öncelikli olarak Türk gençlerinin kendilerini nasıl tanımladıkları, hangi gruba veya kollektiviteye ait hissettikleri konusuna değinilecektir.

 

2-Kimlik ve “Öteki”nin Algılanması

Türk gençlerinin kimlik ve kişilik oluşum dinamiklerini incelemek amacıyla Berlin’de yürütülen bir çalışmada (Merkens/Schmidt, 2001) gençlerin kendilerini nasıl tanımladıkları sorulmuş ve alınan cevaplar doğrultusunda şu tespitlerde bulunulmuştur: i) Deneklerin neredeyse %50’si çifte vatandaşlığı arzulamaktadır; ii) Her altı denekten biri, yalnızca Türk vatandaşlığını istemektedir; iii) Her altı denekten biri, yalnızca Alman vatandaşlığını istemektedir; iv) Deneklerin dörtte üçü, Türk pasaportuna, dörtte biri Alman pasaportuna ve çok az bir kısmı ise her iki ülke pasaportuna sahiptir.

Buna karşılık araştırma Türk gençlerinin büyük çoğunluğunun Alman kimliğini reddettiklerini, buna paralel olarak Türk kimliğini önemsedikleri ve tercih ettiklerini, çok az bir kısmının ise hem Alman, hem de Türk kimliğini benimsediklerini ortaya koymaktadır. Deneklerin büyük çoğunluğunun Türk kimliğine bağlılıkları ile kendilerini tanımlamaları ve bu tanımlamada ne eğitim durumunun, ne de sahip olunan pasaportun pek etkin rol oynamaması ilginç bir bulgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk gençlerinin büyük çoğunluğunun kendilerini Türk kimliğine bağlı olarak tanımlamaları gerçeği, gençlerde “ötekine açıklık” (Alman gençlerine ve diğerleri ile ilişki kurma istek ve arzusu) eğiliminin sınırlı olduğu anlamında yorumlanmaması gerekmektedir. Tam aksine Türk gençlerinde “ötekine açıklık” olgusu oldukça gelişmiş ve yaygınlaşmıştır. Türk gençleri, özellikle gençlik dönemlerinde, farklılıkları kabullenmekle kalmamakta; aynı zamanda farklı kesimlerin birbirlerini tanımaları ve ortak noktalarını aramaları gerektiği görüşünü paylaşmaktadırlar. Ancak yaşları ilerledikçe Türk gençlerinde “ötekine açıklık” eğiliminin azaldığı, kapandığı ve gençlerin kendi kültürüne mensup insanlara yönelmeye başladıklarına vurgu yapan araştırma, aynı zamanda bu bulguya (sanki tezat teşkil ediyormuş gibi gelse de) gençlerin yaşam alanı olarak Almanya’yı belirlediklerini, beklentilerinin Almanya’da gerçekleştirme istemi içinde olduklarını ve Türkiye’yi alternatif bir yaşam alanı olarak hiç dikkate almadıklarını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Türk kimliğine aidiyetlerini öne çıkaran gençlerin, bu süreçte ailelerinin çok büyük payı olmadığını, daha çok kendilerinin farklı olduğu ve farklı göründükleri algılayışının ve inancının daha etkin olduğunu belirtmeleri düşündürücüdür.     

 

3-Gençlik ve Sorunları

Çeşitli araştırmalar kapsamında Almanya’daki Türk gençlerinin gelecekle ilgili beklentileri ve bu beklentilere göre karşılaştıkları en önemli sorunlar tespit edilmeye çalışılmıştır (bk. Gökçe, 1993; Schweikert, 2003; Martin 1997; Botschaft der Pepublik Türkei in Berlin, 2002). Bu araştırmaların sonuçlarına genel olarak bakılacak olursa; ortaokul ya da lise düzeyinde öğrenimini sürdürenler arasında yaşamdan memnuniyet eğilimi öne çıkarken, okuyamayan ya da okumaksızın çalışan ve özellikle bir staj yeri bulamamış işsiz gençler arasında memnuniyet eğilimi azalmakta ve zayıflamaktadır. Yine de hem memnuniyet düzeyi yüksek, hem de memnuniyet düzeyi düşük olan gençlerin büyük çoğunluğu, kendilerini anne-babalarının kuşağından daha şanlı saymaktadır (bk. Schultze, 2003: 61).

Gençlerin yakın gelecekle ilgili beklentilerine gelince, iyimserliğin ve karamsarlığın aynı oranda etkin olduğu görülmektedir. Gençlerin bugünkü ve gelecekteki yaşamlarına ilişkin değerlendirmelerinde görece olumlu veya iyimser bir bakışın ağırlıkta olmasına karşın, içinde yaşadıkları sosyal ve kültürel ortamı hem teşvik edici, hem de sınırlayıcı bir ortam olarak görme eğilimi de azımsanamayacak ölçüdedir. Alman toplumu ile ilişkiler ve kendilerinin “onlardan biri olarak algılanması” ve “iş bulma” konularında iyimserliğin yerini kötümser beklentiler almaktadır. Gençlerin büyük çoğunluğu önümüzdeki yıllarda Almanya’da yabancı ve özellikle de Türk düşmanlığının artacağını ve böylelikle çoğunluk-azınlık ilişkilerinde de ciddî bozulmalar olacağını beklemektedirler. Ancak, bu düşüncenin Türk gençlerinin Almanya’da yaşama istekleri üzerinde olumsuz bir etkisi olduğunu söylemek mümkün değildir.

Türk gençlerinin en çok yakındığı sorunlar arasında, “istediği gibi” veya “yeterli” eğitim görememek, “istediği işte” çalışamamak, “işsizlik”, “hâkim kültür tarafından kabullenilmeme “ailede baskı altında kalma” vb. yakınmaları ön plândadır. Buna ek olarak özellikle kızlar arasında “gençliklerini yaşayamamak” ve erkeklere oranla “daha az özgürlüğe sahip olmak” gibi şikayetler daha fazla vurgulanmaktadır.

Türk gençlerinin büyük çoğunluğunun Almanya’da doğup büyümüş olması ve bu nedenle entegrasyon (uyum) sürecinin en temel koşulu olarak görülüp değerlendirilen Alman diline vâkıf olmalarının; onların sosyal ve meslekî yaşamlarında durum ve konumlarını iyileştirmeye, başka bir ifadeyle, eğitim ve sosyal imkânlardan daha fazla faydalanma veya sosyal yaşama katılmalarına yol açıp açmadığına da kısaca bakmakta yarar var diye düşünüyoruz.

Genel olarak bakıldığında Türk gençlerinin eğitim kurumlarındaki başarı oranlarının ve buna bağlı olarak nitelikli meslek sahibi olma ya da iş bulma olanaklarının son yıllarda giderek artmasına rağmen, durumları ve konumlarının, (diğer göçmen gençleri ile kıyaslandığında) pek de iç açıcı bir tablo sergilemediği açıkça gözlemlenmektedir. Türk gençlerinin büyük çoğunluğu ileri eğitim imkânı sağlayan okullar değil de, daha çok meslek edindirme kursları ya da meslek okullarını bitirebilmektedir. Bu gençlerin lise ve dengi okullardaki oranları oldukça düşüktür ve bu okullara devam edenler arasında da kızların sayısının erkeklerinkinden daha yüksek olduğu görülmektedir (Meier-Braun, 2000).

Ayrıca Türk gençlerinin büyük çoğunluğunun meslekî açıdan sanayi meslek dallarını tercih ettikleri; ancak, gerekli eğitim düzeyine sahip olmamaları ve bir de kurumların dışlayıcı bir tavır sergilemeleri nedeniyle iş bulma imkânlarının oldukça kısıtlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Türk gençlerinin sanayi meslek dallarını tercih etmelerinde, çabuk para kazanma ve gerçek bir meslek sahibi olma arzusunun etkin olduğuna vurgu yapılmaktadır.

Sonuç olarak; Türk gençlerinin büyük çoğunluğunda uyum için gerekli şartları yerine getirdikleri inancı tamdır. Ancak araştırmaların ortaya koyduğu bulgular, gençlerin eğitim ve öğretim imkânlarından yeterince faydalanamadıklarını göstermektedir. Başka bir ifadeyle Türk gençleri; sosyal yaşama katılma ve hâkim kültürün kurumlarından ve imkânlarından faydalanmanın ön koşullarına sahip olmakla birlikte, sosyal yaşama katılımları bir şekilde sınırlandırılmaktadır. Oysaki, sosyal yaşama katılma, başkaları tarafından kabul ve saygı görme, kişinin kendisiyle ilgili olumlu bir imaja sahip olması ve kişiliğinin oluşumu, büyük çapta eğitim ve öğretim düzeyi ile ilişkilidir. Eğitim ve öğretim düzeyinin düşük olması; hem zaten bünyesine kabulde direnen hakim kültür ve toplum tarafından benimsenmeyi zorlaştırmakta, hem de gençlerin öz güvenlerini ve kişiliklerini olumsuz etkilemektedir.

Araştırmalar Türk gençlerinin meslekî açıdan beklentilerinin çok yüksek olduğuna işaret etmektedirler. Ancak, beklenti ile realite arasında derim bir uçurum söz konusu olmaktadır. Beklentilerinin karşılanmamasına paralel olarak Türk gençlerinde sosyal yaşama katılım arzusu azalmakta, boş verme eğilimi artmakta, mücadele etme anlamsızlaşmakta ve kendi kabuğuna ve kendi grubuna yönelme eğilimi artmaktadır.

Geleceğe yönelik beklentilerin ve plânlamaların belirsiz oluşu ve hâkim toplum ve kültürün kurumlarının kendisini dışladığı kanısı gençler üzerinde ciddî psikolojik bir gerginliğe yol açmaktadır. Bu gerginlik bir tehdit kaynağı olarak algılandığı ve gençlerin hâkim toplum ve kültürün kurumlarına güven duygularını sarstığı ölçüde, gençleri kendisi ile aynı ve benzerleri ile ilişkilere yönelmelerine, “ötekine” açılmaktan ziyade kapanmalarına ve böylelikle kendi içine dönmelerine ve gettolaşmalarına yol açmakta, bu da cemaat tipi oluşumlara kaynaklık etmektedir.

Gençlerin “ötekine açıklık” ya da “kapalılık” eğilimleri, kamuoyunda kendileri ile ilgili mevcut olan hava ve iklimle, kısacası imaj ile çok yakından ilişkilidir. Bu nedenle Alman kamuoyunda Türkler ile ilgili ortaya konan resme yakından bakmak önem arz etmektedir.

4-Alman Kamuoyunda Türk İmajı

Aşırı derecede uzmanlaşmanın ve farklılaşmanın söz konusu olduğu, Batı tipi toplumlarda medya, sosyal yaşamın en önemli aktörlerinden biri ve gündelik hayatın da ayrılmaz bir parçası olmuştur. Gerçekliğin imajla ya da söylemle yer değiştirdiği günümüzde imajlar ya da söylemler, büyük çapta medya aracılığıyla kurgulanmakta, üretilmekte ve sunulmaktadır. Medyanın etkisi konusunda yapılan araştırmalar; olgu medyanın yalnızca vatandaşların ne hakkında düşüneceklerini değil, aynı zamanda nasıl düşüneceklerini ya da hangi tutumları takınacaklarını da belirlediğini ortaya koymaktadır. Bu yöndeki son bulgular, dikkatlerin tekrar medya üzerinde odaklanmasına ve medyada kurgulanan, üretilen ve sunulanların gerçekliğinin sorgulanmasına yol açmaktadır (Medya etkisi için bk. Gökçe, 2005). Çünkü içinde bulunduğumuz imaj ya da gösteri çağında, neredeyse medyada yer alan her şey gerçek; yer almayan hiçbir şey gerçek kabul edilmediği için, medyada görünme, ele alınma, konulaştırılma, “var olma” ile eş anlamlı olarak görülmektedir. Bu bağlamda bir konunun, bir grubun, bir kişinin medyada yer alması öncelikle onun varlığının işareti olmakta ve aynı zamanda bunların medyada ele alınış ve işleniş biçimleri de söz konusu olay ve olguların izleyiciler tarafından nasıl algılanması, tanımlanması ve konumlandırılması gerektiğinin de çerçevesini sunmaktadır. Başka bir ifadeyle medya, izleyicilere neyin kendileri açısından önemli ve bilinmesi gerektiğinin, bununla ilişkili olarak kamuoyunda dışlanma korkusu olmadan hangi tutum ve görüşleri benimseyebilecekleri, savunabilecekleri ve kimi veya neyi “öteki” veya “tehdit” olarak algılamaları gerektiğinin ipuçlarını vermekte ve böylece izleyicilerin/okuyucuların bilincini etkilemektedir (Noelle-Neumann, 1980). Bireyselleşmenin ve bunun doğal bir sonucu olan yalnızlaşmanın arttığı toplumlarda “gerçek” ve “kamuoyu” medya üzerinden kurgulanmaktadır ve gerçekleşmektedir. Kamuoyu kavramını da “konuların gündeme getirilmesi ve bunlarla ilgili kanaatlerin kurumsallaşması” (Luhmann, 1970) süreci olarak algılayacak olursak, o zaman olayların ve olguların bizzat kendilerinin değil, daha çok bunlarla ilişkili olarak kurgulanan, üretilen ve sunulan söylemlerin ve imajların daha önemli olduğunu söylemek mümkün olmaktadır. Bu söylenenleri konumuzla ilişkilendirirsek, Alman medyasında kurgulanan, üretilen ve sunulan Türk imajının nasıl bir görüntü sergilediği ve izleyiciler üzerinde ne gibi olası etkiler yaratabileceği sorusuna ulaşmış oluruz.

Alman medyasında nasıl bir Türk imajı kurgulanmakta ve sunulmaktadır? Bu soruyu bu alanda yapılan bilimsel araştırmalardan (Delgado, 1972; Merten/Ruhrmann, 1986; Gökçe, 1988; Ruhrmann, 1999; Ruhrmann/Sommer, 2005; Butterwegge, 2003; Meier-Braun, 2000; Echtermeyer/Schulz, 2003; Schicha, 2003) hareketle, kısa ve öz olarak tek cümle ile cevaplandırmak istersek, şunu söyleyebiliriz: Alman medyasında sunulan Türk imajı hiç de olumlu değildir. Genel olarak Alman medyası, “Yabancı Sorununu”, “Türk Sorunu” olarak sunmaktadır. Burada Türkler, “tehlikeli ve tehdit edici” olarak kurgulanarak her türlü olumsuzlukların sorumlusu ve suçlusu olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Ayrıca Türkler, normal olaylar çerçevesinde değil de, daha çok şiddet içerikli, kriminal, normal dışı, yani olumsuz nitelikteki olaylarla ilişkilendirilerek gündeme getirilmektedir. Aslında nicelik ve nitelik olarak gündemin bütününe oranla küçümsenmeyecek düzeydeki bu olaylar medya tarafından abartılarak Alman kamuoyunun ilgisi ve merakı olumsuz bir biçimde Türkler üzerine yönlendirilmektedir. Böylece Türkler, görüntüleriyle, yaşam biçimleriyle Alman toplumuna uymayan ve Almanya içerisinde bir paralel toplum oluşturma çaba ve gayreti içerisindeymiş gibi konulaştırılmaktadır. Nitekim Meier-Braun 90’lı yıllara kadar Alman medyasının kullandığı “komünizm tehlikesi ve tehdidi”nin ortadan kalkması ile oluşan “düşman-öteki” boşluğunun yerine “Türk-öteki”nin oturtulmaya çalışıldığı yönünde bilinçli bir strateji izlediğini ifade etmektedir (2000: 5). Bu durum Alman medyasının Türkleri Alman toplumunun bir parçası olarak değil, Alman toplumunu tehdit eden “öteki” olarak kurguladığının ve sunduğunun açık bir göstergesidir. Bu bağlamda Almanya’nın önde gelen yüksek tirajlı, haftalık siyasî fikir dergileri sınıfında yer alan “Der Spiegel”in 14.07.1997 tarihinde “Yabancılar ve Almanlar. Çok Kültürlü Toplumun İflâsı” başlığı ile kapak konusu olarak duyurduğu haber, Alman medyasında Türklerin algılanış ve işleniş biçimine çok iyi bir örnek teşkil oluşturmaktadır.

Spiegel bu yazısı nedeniyle bir yandan hem Türk, hem de bazı Alman basını tarafından ciddî bir biçimde eleştiri almış; diğer yandan da bazı düşünce kuruluşu, sivil toplum örgütleri ve basın organlarından da, “gerçeği yansıttığı” iddiasıyla destek bulmuştur. Spiegel’in kamuoyu yapımcılarını iki karşıt grup olarak karşı karşıya getirmesinin nedenleri kapak sayfasının kurgulanış ve sunuluş biçimi ile haber içeriğinin formüle ediliş biçimidir.

Spiegel kapak sayfasını tamamıyla bu habere ayırmıştır. Kapak sayfasında elinde Türk bayrağını sallayan bir kız (kapağın büyük bir kısmı bu resme ayrılmış) arka plânda altın sarısına büründürülmüş “Tehlikeli/Tehdit Eden Yabancı” yazısı ve yanında Kur’an kurslarından başörtülü kızların ve ellerinde bıçak ve zincir sallayan gençlerin resimlerine yer verilmiştir. Bu şekilde oluşturulan bir kapağın, ne gibi çağrışımlar uyandırabileceği ve içerideki haberin hangi perspektiften algılanması istendiği konusunda herhalde hiç kimsenin şüphesi yoktur.

Haber, genel ve kuş bakışı bir değerlendirme ile, sanki bilimsel verilere dayandırıldığı ve sorunun temellerine inildiği gibi bir izlenim vermektedir. Ancak, okuma amacıyla şöyle bir göz atıldığında, düşüncelerin belli bir mantık çerçevesi içerisinde takip etmediği, cümlelerin ve paragrafların tamamıyla birbirinden kopuk olduğu ve haberin tamamıyla ön yargı ve klişeler tarafından yönlendirildiğini anlamak, hiç de zor olmamaktadır. Yazarlar kısa ve açık cümleler kurarak, gerçekleri yansıttıkları hissini vermeye çalışmışlar; ancak bu cümlelerin bir anlam bütünlüğü içerisinde olmalarına özen göstermemişlerdir. Yazarlar anlam bağlantısı ya da anlam bütünlüğünden daha çok, cümlelerin duygusal ve ideolojik kalıplar ile örtüşmelerine özen göstermişlerdir. Hem cümleler içerisine, hem de yazının geneline serpiştirilen “saatli bomba”, “Türk çeteleri”, “Türk teröristler”, “Türk gettosu/mahalleleri”, “Türk mafyası”, “Kriminal Türkler” vb. ifade biçimleri bizce yazının ideolojik amaçlı olduğunun açık göstergeleridir.

Dergide yer alan açıklamalar genel olarak millî görüşün çok yaygın ve etkin olduğunu, bu cemaat veya grubun Batı Avrupa’da 100’ün üzerinde kendi mülklerine sahip olduklarını, Türklerin işlettiği alışveriş merkezlerinin (dükkanlar, restoranlar), spor kulüplerinin, gençlik merkezlerinin, Kur’an kursları ve camilerin, Türk-İslâmcı grupların bir nevi Alman toplumuyla alakasız, bir paralel toplum oluşturduklarına işaret etmektedir.

Bu ifadeleri okuyan, Türkler ile hiç ilişkisi olmayan ve onlarla ilgili bilgiyi medyadan edinen normal bir kimsenin, Almanya’da Türk varlığının aynı zamanda fundamentalist, aşırı ırkçı ve dinci bir grup anlamına geleceği sonucuna ulaşması hiç de uzak değildir. Yazarlar, okuyucunun bu anlamı çıkarmasını da özellikle ister gibi bir tavır sergilemektedirler. Keza yazarlar; Almanya’da doğmanın, Almancayı çok iyi bilmenin ve hatta Alman pasaportuna sahip olmanın, Alman olmanın veya kendini Alman olarak hissetmenin yeterli koşul olmadığını da belirtmekten geri durmamaktadırlar.

Ayrıca söz konusu yazıda Türk erkeklerinin ataerkil olduğu, kadınların ise Anadolu’dan transfer edilen başörtü taşıyıcıları olduğu, çocuklarının ise her iki dilde okuma-yazma bilmeyenler olduğu, Almanya’da yaşayan gençlerin ise tüm şiddet eylemlerinin failleri olduğu gibi ifadeler de yerini almıştır.

Bunların arkasından Spiegel, “Alman vatandaşlarının giderek kendi vatanlarında tehdit altında ve kullanılmış hissettiklerini, böylece savunma durumuna sürüklendiklerini belirtmektedir.” Bu toplum kimin toplumu? Bu açıkça ortada. Tabi ki onların değil, bizim; kriminal, entegre olmayan yabancılar buna dâhil değil, onlar diğerleri ve tehlikeli yabancılar gibi ifadeler, sanki Alman vatandaşlarını ayaklandırmaya davet etme amacı güdüyor izlenimini vermektedir (Schirmer, 1997: 77). Gerçi Spiegel dergisi bunu belli aralıklarla hep yapmaktadır. Herhâlde bunda Alman toplumunu bu yönde bir eyleme sevk edememenin verdiği bir başarısızlık körüklüyor olmalıdır. Spiegel yine bir diğer yazısında (23.11.1988), Almanya’da olması gerekenden fazla yabancı yaşadığı ve bunların da ne yazık ki yanlış yabancılar olduğunu belirtmektedir.

Sonuç olarak Spiegel’in bu yazısı Alman medyasında Türklerin somut öteki olarak kodlandığını ve kurgulandığını, potansiyel suç üreticisi olduğu ve şüpheyle yaklaşılması gereken bir konumda sunulduğunu çok açık olarak göstermektedir.

 

5-Siyasetçi veya Siyasi Partilerin Tutumu ve Konumu

Siyasetçilerin öncelikli işlevlerinden biri de ülkede kamuoyuna ana başlıklar ve konuları sunmaktır. Onlar bazı konuları sürekli gündeme taşırlar. Taşıdıkları bu konulardan bazıları gündemde kalmayı, yani kariyer yapmayı başarır, bazıları da kaybolup gider. Şu hâlde siyasetçilerin işlevlerinden biri kamuoyu yapımcılarını ve böylece toplumu meşgul edecek konuları belirlemek ve gündeme taşımaktır. Bunların gündemde kalabilmesi; neyi, niçin ve nasıl, hangi amaç ve sonuçla formüle ettiklerine bağlı olmaktadır.

Siyasetçiler, bir toplumun seçkinlerini oluşturdukları ve böylece dikkat bariyerini aşma yetisine sahip oldukları için hem medya, hem de toplum tarafından arzu edilen kişiler olmaktadır. Bu nedenle onların her söyledikleri bir olay niteliği taşımakta ve böylece medyaya da yansımaktadır. Özellikle konu yabancılar olunca, medyanın ilgisi biraz daha artmaktadır. Genelde baktığımızda Almanya’da yabancılar medya üzerinden tartışılan bir nesne konumundadırlar. Bu nedenle yabancılar hem medyanın, hem de siyasetçilerin seçilen objelerini oluşturmaktadırlar.

Alman merkez sağ ve sol partilerinin temsilcileri, son zamanlarda Almanya’da çok fazla yabancının yaşadığını ve bu durumun Almanya’nın kaldırabilirlik/dayanabilirlik sınırını aştığını sıkça vurgular olmuşlardır. Bu sözün babasının Yeşiller Partisi milletvekili ve eski İçişleri Bakanı Schlly’i olması, şaşırtıcı gelse de gerçektir. En katı yabancılar yasalarının ve söylemlerinin SPD hükûmetlerine denk gelmesi de, tesadüf olmasa gerek.

Almanya’nın eski ana muhalefet partisi ve yeni hükûmet ortağı CDU  Almanya’da çok kültürlü toplum inşasının iflâs ettiğini ve bu nedenle yeni bir politik anlayışın belirlenmesi ve etkin kılınması gerekliliğinden hareketle “Alman Layt Kültür/Hâkim Kültür” kavramını gündeme getirmiştir (bk. Die Welt, 04.11.2000).

CDU Politikacılarının gündeme taşıdıkları bu yaklaşım biçimi, Almanya’da büyük yankı bulmuştur. CDU’nun bu önermesi karşısında kendilerinin hedef alındığını düşünen Yeşiller, uzun yıllardır dillendirdikleri “çok kültürlü toplum” kavramlaştırmasını terk ederek, “kültürler arası toplum” kavramını benimsemişlerdir. CDU’nun önermesine şiddetle karşı çıkan ve Almanya’da Alman kültürünün ana/hâkim kültür olarak vurgulanmasını anlamsız bulan politikacı ise, Almanya Dışişleri Eski Bakanı Joscka FİSHER olmuştur (Frankfurter Rundschau, 26.10.2000).

Almanya’da son yıllarda göçmenler ile ilişkili olarak gündemi belirleyen kavram “Verfassungs-Patriotismus” yani “Anayasal Vatandaşlık” kavramıdır. Türkiye’ye Nur Vergin aracılığıyla giren bu kavram; Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve bir kısım CDU politikacıları tarafından favorise edilmektedir. Onlara göre “önemli olan, değişik dine ve kültüre mensup insanların Anayasaya bağlı olmalarıdır” (Frankfurter Rundschau, 26.10.2000).

Almanya’da 2000’li yılların başında başlayan bu tartışma henüz sonuçlanmış değildir. Ancak bu tartışmanın; Almanya’nın ulusal ve ekonomik çıkarları ile yabancılar, ilticacılar ve mülteciler arasındaki ilişkilerin yeniden belirlenmesi sürecine denk gelmesi, oldukça ilgi çekicidir. Bu tartışmalar ışığında SPD-Yeşiller Koalisyon Hükümeti döneminde Yabancılar Yasası değiştirilmiş ve ana/hâkim kültür tartışması bu değişimin meşru aracı olarak işlev görmüştür (Hentges, 2005).               

Almanya’da son yıllarda göçmen siyasetçilerin sayılarında az da olsa artış söz konusu ise de, Alman siyasî hayatında etkin rol oynamaları henüz mümkün değildir. Dolayısıyla Almanya’daki göçmenler Alman siyasetçilerinin iyi niyetlerine, ilgi ve alakâlarına muhtaçtır. Göçmenlerin gündeme gelmesi, sıkıntı ve sorunlarına çözüm bulunması Alman siyasetçilerine kalmıştır. Bunda yadırganacak bir şey yoktur. Ancak tartışmaların medya üzerinden gerçekleşmesi ve tartışmalara ırkçı tonların damgasını vurması çoğunluk-azınlık ilişkisine çok da katkı sağlayıcı nitelikte değildir. Ayrıca medya üzerinden gerçekleşen tartışmalarda siyasetçilerin söylem ve eylemlerini Almanya’da yaşayan göçmenlerin sıkıntı ve sorunları olduğu gerçeği üzerine değil de, daha çok Almanların onlarla sorunları olduğu görüşü üzerine temellendirmeleri iki toplum arasındaki ilişkilerin geleceği açısından çok da ümit vaat edici gözükmemektedir.

 

6-Sonuç

Almanya’da şu anda yaklaşık 500 bin civarında 15 ile 20 yaş grubu arasında Türk gencinin bulunduğu ve bunların büyük bir bölümünün Almanya’da doğup büyüdüğü bir gerçektir. Bu gençler uyum sürecinin en temel koşulu olan Alman dilini en iyi şekilde öğrenmiş, sosyalleşme süreçlerini söz konusu toplumun kurumları içerisinde tamamlamış ve böylelikle Türk kültürünün değer yargılarından ziyade, hâkim kültürün değerlerini ve standartlarını öğrenmişler ve özümsemişlerdir. Şüphesiz bunların Türk toplumunun ve kültürünün değer yargılarına da tamamen yabancı olduğu söylenemez. Ailelerinden ve arkadaş grupları ile ilişkilerinden, kendi toplum ve kültürlerine özgü değerleri de öğrenmişler ve bu değerlerin de kısmî etkisi altındadırlar. Dolayısıyla bu gençlerin kimlik oluşumu, öncelikle hâkim kültür ile kendi kültürleri arasında oluşan bir gerilim hattı üzerinde gerçekleşmektedir. Bu kimlik oluşumu sancılı ve gençler üzerinde derin yaralar açan bir süreçte gerçekleşmektedir. Bu gerilim hattında yaşamlarını sürdürmeye çalışan gençler; eğitim durumlarına, referanslarına ve çevresel (getto yaşamı, medyanın tutumu, elitlerin bakışı vs.) etmenlere bağlı olarak, ya Batı, veya geleneksel İslâmî ve sağ milliyetçi yaşam tarzı ekseninde bir güçlü kimlik geliştirmektedir. Buna karşılık kendilerinin farklı olmaları ve farklı görünmelerinin hâkim kültür tarafından dışlanma aracı olarak kullanıldığını düşündüklerinde gençler hâkim kültürün dışlayıcı yaklaşımına tepki olarak, gelenekselci-İslâmî ve sağ milliyetçi kimliği tercih ederek kendi içine kapanıp giderek agresif bir tutum sergilemektedirler. Pfeiffer/Wetzels (1998?) Türklerin şiddet olaylara eğilimleri yönünde yaptıkları araştırmada, şiddet olaylarına daha çok Almanya’da doğup büyüyenlerin, Almancayı çok iyi bilenlerin ve eğitim düzeyleri diğerlerine oranla daha iyi olanların başvurduklarını tespit etmişlerdir (1998?: 10). Bu tespit, Almanya’da oluşturulan atmosferin, hakim kültürün dışlayıcı tavrının ve öteki olarak simgeleştirilmesinden, çöküş korkusuna, gelecek endişesine, özgüveni yitirmenin hırçınlığına ve bütün bunlarla Türkler üzerinden hesaplaşma çaba ve gayretinden vazgeçilmediği takdirde, Almanya’daki Türk-Alman ilişkileri acaba bugüne kadar olduğu gibi pürüzsüz ve sessiz olarak devam eder mi? sorusunu akla getirmektedir.

Fransa’da yaşanan olayların benzerlerinin ya da daha şiddetlilerinin tüm Batı Avrupa’yı sarmalamasını önlemek ve böylelikle herkesin yaşam alanı olarak belirlediği ülkede huzur ve güven içinde yaşayabilmesi, geleceğe daha umutla bakabilmesi ve gelecek ile ilişkili daha iyimser beklentiler kurgulayabilmesi için, öncelikle hâkim toplumun ve kültürün gençliğin sorunları olduğu ve bu sorunları güvenlik tedbirleri ile ya da kendi perspektiflerinden değil; gençlerin perspektiflerinden ivedilikle ele alınıp çözüm üretilmesi gerçeğini kabullenmelidirler. Her şeyden önemlisi de, hâkim toplum ve kültür kurumlarının buna medya da dâhil, gençlere hâkim kültürün bir sorunu değil, onun bir parçası oldukları hissini vermeleri gerekmektedir. Eğer, hâkim toplum ve kültürün bugüne kadar yaptığı gibi, konuya kendi perspektiflerinden bakmaya ve popülist tavırlarını sergilemeye devam ederlerse, sorunun arzu edilmeyen boyutlarda olaylara yol açması kaçınılmaz gözükmektedir.

Gençlerin sorunlarının üstelerinden gelmelerinde, hakim toplum ve kültürün yaklaşımlarının değerlendirilmesinde Türk hükümetlerine de büyük görevler düşmektedir. Türk hükümetleri, şimdiye kadar olduğu gibi oradaki insanları sevinçleriyle-üzüntüleriyle kendi başlarına bırakırsa, Türklerin Batıda düşman-öteki olarak algılanması ve her durum ve ortamda önümüze konması kaçınılmazdır. Bu konuda işlevsel bir Bakanlık oluşturulması, acaba çok zor bir iş midir? Durumun daha vahim sonuçlara yol açmaması için, her iki topluma da önemli görevler düştüğü açıkça ortadadır.

Aslında Batı’da karşılaşılan ve Fransa merkezli gibi görünen entegrason-asimilasyon sorununa yalnızca Almanya-Türkiye çerçevesinde değil; daha geniş ve genel açıdan yaklaşmak ve öyle değerlendirmek daha yararlı ve çözüm vaat eden bir yaklaşım olacaktır.

Çünkü dünyanın giderek kaos ortamına sürüklendiği “yeniden şekillendirme” sürecinde etnik kimlik ve dini boyutlu oluşumların açık veya gizli desteklendiği bir ortamda, Batı Avrupa’da yaşanacak huzursuzluklar ve çatışmaların yaşadığımız dünyayı biraz daha belirsiz kılacağından; insanların birbirine olan güvenlerini kaybedeceğinden, herkesin herkesi “düşman-öteki” olarak kategorileştireceğinden ve “ötekine” yaşam alanı tanımama gayret ve çabası içinde olacağından kimsenin şüphesi olmasın. Böyle bir gelişmeyi önlemek ve dünyayı daha yaşanılır kılmak için tüm ülkelere önemli görevler düşmektedir.

 

Kaynaklar

BOTSCHAFT DER PEPUBLİK TÜRKEİ IN BERLİN (2002): Zur Integration der Türken in Deutschlan. Allgemeine Behauptungen und Ergobnisse von Studien. Berlin.

BUTTERWEGGE, C. (2003): Migrant(inn)en, multikulturelle Gesellschaft und Rechsextremismus in den Massenmedien, In: Utopie kreativ, H. 151 (Mai).

DELGADO, J. M. (1972): Die “Gastarbeiter” in der Presse. Opladen.

ECHTERMEYER, K. / SCHULZ, I. (2003): “ ‘Türkische-Machos’ und ‘kriminelle Auslánder’-Der Einfluss das Fernsehens auf das Auslánderbild von Kindern und Jugendlichen”. Medien-Impulse Desember ’03.

GÖKÇE, O. (1988): Das Bild der Türken in der deutschen Presse. Giessen.

GÖKÇE, O. (1993): “Federal Almanya’daki Türk Gençlerinin Kimlik Sorunları” S.Ü, Ata Dergisi, Sayı: 4, Yıl 1993, Konya.

GÖKÇE, O. (2005): İletişim Bilimine Giriş, 6. Bası, Ankara.

HENTGES, G. (2005): “Rassismus, Sprache, Gewalt und deutsche Leitkultur”, http://www.linksnet.de/artikel.php?id=158

HUTH, L. (1989): “Integration-Politisches Ziel oder Paradox?”, H.Ü Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1-2, Ankara.

LUHMANN, N. (1970): “Öffentliche Meinung”. Niklas Luhmann: Politische Planung. Aufátze zur Soziologie von Politik und Verwaltung. Opladen.

MARTIN, K. (1997): “Fundamentalismus türkischer Jugendlicher. Ist die multikulturelle Gesellschaft gescheitert?” In: W. Heitmeyer/J. Müller/ H. Schröder: Verlokender Fundamentalismus. Türkische Jugendliche in Deutschland. Frankfur a. M.

MEIER-BRAUN, K. H. (2000): “ ‘Blinde Flecken?’- Politik und Medien müssen sich verstárkt um das Thema Migration kümmern” Referat anlásslich der Prásentation der Studie Das Auslánderbild in den Thrünger Tageszeitungen 1995-1999 am 15.12.2000, Erfurt.

MERKENS, H./SCHMİDT F. (2001): Individuation und Soziale Identitát bei türkischen Judenglichen in Berlin. Abschlussbericht eines von der Volkswagen-Stiftung geförderten Projekts. Berlin.

MERTEN, K./RUHRMANN, G. (1986): Das Bild der Auslánder in der deutschen Presse. Zentrum für Türkei Studien (Hrsg). Dağyeli Verlag.

NOELLE-NEUMANN, E. (1980): Die Schweigespirale. Öffentliche Meinung. Unsere Soziale Haut. München-Zürich.

PFEİFFER, C./WETZELS, P. (1998?): “Junge Türken als Táter und Opfer von Gewalt”. http://www.kfn.de/tuerkfaz1.shtml.

ROBERTSON, C. Y. (2005): “Integration in der Stadtgesellschaft”. Antrittsvorlesung an der Fakultát für Geistes-und Sozialwissenschaften der Universitát Karlsruhe (TH) am 13. Juli 2005.

RUHRMANN, G./SOMMER, D. (2005): “Migranten in den Medien-von der Ignoranz zum Kontakt?” Zeitschrift für Auslánderrecht und Auslánderpolitik (ZAR) 25, ¾. Baden-Baden.

RUHRMANN, G. (1999): “Medienberichterstattung über Auslánder: Befunde-Persektiven-Empfehlungen”. In: C. Butterwegge/G. Hentges/F. Sarigös (Hrsg): Medien und multikulturelle Gesellschaft. Opladen.

SCHİCHA, C. (2003): “Die Medienberichterstattung über AuslánderInnen und das Medienverhalten von Deutsch-Türken in der Bundesrepublik”. In: Martin K. Schwerer (Hrsg): Die Neue Rechte. Frankfurt am Main.

SCHİRMER, C. (1997): “Bis jetzt haben die deutschen Medien den türkischen Judenglichen nicht das Gefühl gegeben, daβ sie auch Teil der deutschen Gesellaschaft sind”. In: W. Heitmeyer/J. Müller/H. Schröder: Verlockender Fundamentalismus. Frankfurt a. M.

SCHWEIKERT, K. (2003): “Bildungs-und Beschláftigungs-situation auslándischer Jugendlicher. In: Chancengleichheit für auslándische Jugendliche. Eine Tagung der Friedrich-Ebert-Stiftung  am 22 September 1994 in Magdeburg Electronic ed. Bonn: FES Library.

SCHULTZE, G. (2003): “Berufliche und soziale Integration türkischer Arbeitnehmer-Vergleich der ersten und zweiten Generation”. In: Chancengleichheit für auslándische Jugendliche. Bonn.


         

Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele