SALİCAN AGAY BİZİ TERK ETTİ

Mart 2006 - Yıl 95 - Sayı 223

 

 

İsmini ilk defa kimden duyduğumu hatırlamıyorum. Daha sonra benden önce Manas Üniversitesi’nde çalışmış olan Prof. Dr. Tuncer BAYKARA hocam, ev bulma hususunda Salican Hoca’nın bana yardım edebileceğini söylemiş ve sözlerine sitayişkâr cümleler eklemişti.

Üniversite’de 25 Eylül 2002’de çalışmağa başladığım zaman ilk tanıştığım kişilerden biri oldu ve kırk yıllık bir dost gibi yakınlık göstermişti. Hâlbuki bazı Türk meslektaşlarla neredeyse iki hafta sonra tanışmış ve bir nâzik hoş geldiniz hitabına bile mahzar olamamıştım.

Salican Hoca ile birbirimize çok çabuk kaynaşmıştık. Esasen kendine güvenen bütün insanlar gibi teklif ve tekellüften uzak bir insandı.Taşrada doğan (17 Mart 1936-11 Şubat 2006) Hoca on dört yaşında iken, o sırada henüz çok küçük bir sahayı işgal eden, Bişkek’e gelmişti. Büyüyen şehrin canlı bir tarihiydi ve çok kısa bir müddet içinde Rusça öğrenmişti. Bir mühim tarafı da herhâlde lisan öğrenme hususundaki kabiliyetiydi. Nitekim Nasılsınız sualine bile Türkçe cevap veremeyen Türkolog meslektaşlarına gelen kitapları okuyarak oldukça mükemmel denebilecek bir derecede Türkçe de öğrendi. Türkolog olduğunu söyleyen ama tek cümle Türkçe konuşamayan ilim adamlarını açıkça tenkit eder ve “Bu nasıl Türkolog, olmaz böyle şey” derdi. Çok zeki bir insan olduğu her sözünden ve hareketinden belli oluyordu. Belki de Orta Asya’nın en nüktedan şahsiyetiydi. Hemen her fırsatta arka arkaya nükte yapar ve gülerdi. Hayata nükte penceresinden bakması tabiatı gereğiydi. Bazen haklı ve tatlı hiddeti de bir anda yine nükteye dönüşebilir ve hiçbir zaman hiddeti birkaç dakikayı geçmezdi.

Hatır için veya bir menfaat yatırımı olarak rüşvet-i kelâm cinsinden söz söylememiştir. Bu bakımdan bazen çok aykırı fikirlerini de insanı şaşırtan bir rahatlıkla ifade ediyordu. Türkiye’de kendini biricik Kırgız tarihi mütehassısı zanneden bir meslektaşın Kırgız tarihine dair çırpıştırması basılmak üzere yayın komisyonuna geldiği için tetkiki için kendisine vermiştik. Zaten bu komisyonun en çalışkan bir üyesi olan Hoca kısa bir müddet sonra, zaten tahmin ettiğim cevabı vererek “Bu arkadaş Kırgızları tanımıyor, gelsin de kendisine malzeme verelim, tanıtalım” dedi. Bu suretle de Kırgızları kendilerine tanıtma plânı suya düşmüş oldu.                            Derslerini büyük bir heyecanla yapan Hoca’nın talebelerine karşı tavrı da her türlü teşrifattan uzaktı. Onlara karşı bir arkadaş ve kırk yıllık dost gibi davranıyor, mimik, jest ve nüktelerle süslediği dersleri daima dopdolu geçiyordu. Tam bir bilgi ve nükte ziyafeti ile geçen dersleri bütün talebelerinin hâtıralarını daima süsleyecektir. Edebî eserleri değerlendirmekte şöhreti Kırgızistan hudutlarını aşmıştı ve görüşleri ciddiye alınıyordu. Bir gün “Sakarya şiirini tercümeye başladım, kafiyeler yıkılınca geriye pek bir şey kalmadı”demişti. Kırgız talebelere Türk, Türk talebelere ise Kırgız eserlerini tanıtmağa çalışıyor ve mezuniyet tezlerini bu hedefe yönelik olarak veriyordu. Nitekim genç ve kabiliyetli talebelerinden Altınbek İSMAİLOV’a Yunus Emre’nin şiirlerini çevirtmiş ve çok başarılı olan tercümeler kitap hâlinde basılmıştı.

Kırgızların büyük sanatkârı Cengiz AYTMATOV’un 75’inci yaş günü için hazırladığımız Armağan kitabı için kurulan komisyona kendisini başkan olarak teklifim çok hoşuna gitmiş ve aslında çok samimi olmadığı Aytmatov için hazırlanan Armağan (Bişkek, 2004, 255 s.) için en güzel yazıyı (s. 3-60) yazmış ve aynı zamanda bilhassa resim bölümü için çok nazlanan üniversite fotoğrafçısıyla bir sinir harbi yapmak zorunda kalmıştı. Meseleyi ancak Rektör Karıbek MOLDOBAYEV’e götürerek hâlledebilmiştik. Armağanı takdim törenlerinde ise beni bizzat AYTMATOV’a takdim ederek kitabı benim hazırladığımı söylemiş, hem Armağanı ve hem de yazarın Gülsarat kitabını ismime imzalatmıştı. Aytmatov kitaplarına sadece çok acele bir imza atmakla iktifa etmekte ve isim yazmamaktaydı.

Salican Hoca, belki de Orta Asya dünyasının biricik hür fikirli münevveriydi ve gazete ve mecmualarda da yazdığı bir çok yazı ile bu sıfatı fazlasıyla hak ediyordu. 1991’de devlet başkanı olacak kimseleri Kırgızca imtihanına tâbi tutan heyette bulunuyordu. Heyete teklif ettiği fikir çok dikkate değerdi. Askar AKAYEV için “Kırgızca bilmiyor” raporu düzenleyelim diye teklif etmiş, ancak heyet buna cesaret edememişti. Bu hâdiseyi gülerek anlatır ve heyet mensupları için “Tarihe geçme fırsatını kaçırdılar” derdi.

Kırgızistan için gerçekten çarpan ve çok üzülen bir gönüle sahip olan Hoca 2003 yazında tekrar Kırgızistan’a dönerken benden peynircilik ve ev konserveciliği hakkında kitaplar istemişti. Çünkü sebze ve meyve bakımından çok zengin olan ülkede bunların işlenmesi bir hiç mesabesindeydi. Süt vardı, ama peynir, hâtta doğru-dürüst bir yoğurt bile yapılmıyor. Meyve suyu yapan bir fabrika bile yok. Bu kitaplardan bazı tercümeler yaptığını ve neşrettiğini zannediyorum.[1]

Salican Hoca Türkleri ayrı ayrı milletler olarak değil, bir bütünün parçaları gözüyle bakıyordu. Dolayısıyla kendisinde, Kırgızlara hâkim olan uruğ (kabile) fikri ile bir yakınlığı yoktu. Meselesi ve derdi bütün Türk dünyası idi. Sık sık “Siz atlara binip gittiniz, biz atları yediğimiz için burada kalmışız” diyordu. Gerçekten de Kırgızların arasında at eti çok makûldü ve varlıklı bir Kırgızın ölümü aynı zamanda, bazen, birkaç atın da canına ve etine mal oluyordu. Bir hafta boyunca sofralar hep açık bulunuyordu. Çöken yemeğini ve başta at etini yemeden kalkmıyordu. Bu gelenekler bilhassa aileler için tam bir bütçe iflâsı demekti.

Salican Hoca Orta Asya’nın hisseden gönlü, düşünen beyni ve ızdırap çeken bir kalbiydi. Tabiî, aynı zamanda, hayata mizahla da bakmasını bilen ve sonsuz bir nükte yapma kabiliyetine sahip bir filozofuydu.

Onsuz Asya bozkırları ve karlı zirveli dağları eskisi kadar güzel ve ihtişamlı değil. Manas Üniversitesi’nin koridorları da eskisi kadar neşeli ve dershaneleri de heyecanlı olamayacak.

 Orta Asya en renkli ve kıymetli evlâdını kaybetti. Durağı uçmak olsun.

 


         

[1] Salican Hoca’nın 1989’a kadar olan yazı hayatı için, kendisinin de katkıda bulunduğu, Pisateli Sovyetkogo Kirgizistana (Frunze,1989, s. 231-232)isimli esere bakılabilir. Nazım Hikmet’in yanı sıra Küçük Prens’in de (Exupery) mütercimlerinden biriydi.


Türk Yurdu Mart 2006
Türk Yurdu Mart 2006
Mart 2006 - Yıl 95 - Sayı 223

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele