YILLAR GEÇERKEN YAŞAYIP GÖRDÜKLERİMİZ

Mart 2006 - Yıl 95 - Sayı 223

 

 

Yaşadıkça anlıyorsunuz, hayat zor, meşakkatli. Bazen onu sırtınızda ağır bir yük gibi taşımakta olduğunuzu hissedersiniz. Güçlü bir irade sahibiyseniz ağırlığının altında o kadar ezilmezseniz. Hele bir de zorlukların üstesinden gelir, çalışmayı amaç edinir, insanları, hiçbir karşılık beklemeden severseniz, çocukluk ve gençlikten olgunluğa, yaşlılık dönemine geçişiniz daha kolay olur.

Hayat, kimilerine göre yemek, içmek, uyumak, gezip tozmak, eğlenmekten ibarettir; kimileri için de her saati savaşarak yaşanılan ve bir amaç uğrunda çalışılarak geçirilen kutsal bir sürecin adıdır. Biz, çocukluğumuzu, “Türk olma” düşüncesinin yüceliğine inanılan ve inandırılan bir ortamda, ailemizin dar bütçesine karşılık sevgiyle kucaklanma şansımız bulunan bir aile çevresi içinde geçirdik, öyle büyüdük, gençliğe öyle adım attık. Yıllar bir birini takip etti; yaşlandığımızı hissedip emekliliğe ayrıldıktan sonra da, geçen çeyrek asır boyunca yaşama savaşını, tıpkı çocukluk, gençlik günlerimizdeki gibi, aynı heyecanla sürdürmeye devam ettik ve ediyoruz. Dün, sevgiyle yaklaştıklarımızın bizi hayrete düşüren düzenbazlık, hilebazlıkları, sevgisizlik ve iki yüzlülükleri yüzünden uzak düştüğümüz insanlara bile, yine sevgiyle bakmaya çalışıyoruz. Zor oluyor bunu yapmak ama, inanıyoruz ki Allah, bütün bu evreni sevgiyle yarattı. Bu âlemde insanı üstelik kendine halife, elçi kıldıysa Yaradan’a da, yaradılana da sevgiyle bakmalı, öyle yaklaşmalıyız. Dünyada kim ne yapmışsa karşılığını buluyor. Bize iyilikle yaklaşmayan, hakkımızda kötü niyet besleyen kişilerden çoğunun cezalarını yaşadıkları günlerde çektiklerini gördük, onlar adına üzüldük. “İyilik düşünseler, sevgiyle yaklaşsalar, uzanan elleri görüp onlar da o elleri tutsalardı, daha iyi olmaz mıydı?” Hep öyle düşündük, onların da öyle düşünmelerini bekledik, öyle olmalarını isterdik istemesine ama olmadılar, olamadılar.

Yetmiş yaşın merdivenlerinde, artık sonu belirsiz yıllara doğru uzanan bir yolun sonundayız. Anlatmak zaman alır, neler neler görmedik ki ? Geçen zaman içinde bizi öven kimseler de oldu, değer vermeyenler de... Tenkit de edildik, takdir de. Acı eleştirilere müstahak insanların sayısı az değildi. Ölçümüz, ne olurlarsa olsun herkesi sevmekten yana olduk. Hayatımız boyunca çalışmaktan yılmadık, yorulmayı bilmedik, gerektiğinde dâvamızın ardından koştuk, ama kimsenin ardından ne koşan, ne konuşan olduk. Kime ne söyleyeceksek yüzüne karşı söyledik. Karşımızda yüzsüz insanlar görmedik mi, gördük elbette; arkamızdan konuşmaya kalkışanlar olmadı mı, oldu. Başarılarımız karşısında, görünüşte sahte gülücükler saçanlar da, çekemeyenler de, kıskanan, aleyhimizde bulunanlar da oldu, hak ettiğimiz yerlere gelmemize engel olanlar da... Haksızlık yapanları Allah’a havale ettik. Hayatımıza giren bu iki yüzlülerin hiç birini teşhir etmiyoruz, etmedik ve etmeyeceğiz.

 

İnsan Ölür, Adı Kalır Ardında

Milliyetçilikte karar kılıp, İslâm’la şereflenen, inanan ve imân eden her insan, büyük milletinin ferdi olmaya lâyık her Türk evlâdı gibi, çocuklarımıza emanet ettiğimiz bir adımız var; arkamızda o kalacak. O ad bayrağımız kadar mübarektir, onu şerefle taşıdık, ölünceye, son sözümüzü söyleyinceye, son nefesimizi verinceye kadar, bayrak gibi gönderinden inmeyecek.

İlk ve orta öğrenim, daha sonra Üniversite yıllarında okurken ve çalışırken, TRT’nin Yayın Plânlama Dairesi Başkanlığından emekli oluncaya kadar ve sonra iki üniversitede görev üstlendiğimiz yıllar, acı tatlı hâtırlarla dolu. Şimdi çevremize, değişen ülke ve dünyaya daha rahat ve değişik bir pencereden bakabiliyoruz. Kalemimizi, istediğimiz gibi kullanıyor, fikrimiz neyse dolandırmadan yazabiliyor, söyleyebiliyoruz, ama söylenecek sözü dirhemle tartıp, nereye varacağını bilerek söylüyoruz. Çünkü biliyoruz ki ağızdan çıkan her sözün, dinleyeni varsa değerlidir, yazılan her yazı ancak bir yararı, anlamı varsa amacına ulaşıyor. Geride kalan elli yıla damgasını vuran, bir değer kargaşasının varlığına inanıyoruz. İşitme ve görme özürlüler gibi, acaba konuşma, dinleme ve düşünme özürlü, anlaması ve dinlemesi kıt bir topluluk hâline mi geldik, diye düşünüyoruz. Anadolu ve Gazi Üniversiteleri İletişim Fakültelerinde güzel konuşma dersleri verdiğimiz, TRT’de “Açık Oturum”ları başlatıp yönettiğimiz, programlar hazırlayıp sunduğumuzdan, yıllarca mikrofonun önünde konuştuğumuz ve uzunca bir süre TDK üyeliği yaptığımızdan olacak, konuşma konusu bizim ilgi alanımız içinde oldu. Bilgi birikimimiz zengin, yeterince deneyim sahibiyiz. Bir yayıncı, spiker olarak hep bu dili kullandığımız için, dikkatimiz dil konusunda yoğunlaştı. 

Şimdi, bugünlere nasıl geldik, neler yaşadık, görelim.

 

Hayata Atılan İlk Adımlar

                Millî Mücadele adlı ölüm-kalım savaşından çıkalı on, insanımızın yokluk ve sıkıntılarından kurtuluşu ve Cumhuriyetin ilân edilişinin üzerinden yedi sekiz yıl geçmiştir.

Doğduğumuz tarih, her şeye yeniden başlanıldığı, geleceğe güvenle bakıldığı bir dönemin ilk yılları... 26 Temmuz 1932’ de Bilecik’in Fethibey mahallesinde, Şeyh Edebali Hazretlerinin türbesine komşu bir evde dünyaya gözlerimizi açtığımız günden başlayarak, bütün Anadolu coğrafyasının pek çok ilini–üç beş eksiğiyle–gezip görerek içine alan bir ömrün bu son dönemine kadar, belleğimizde neler neler takılıp kaldı...

Bilecik, Söğüt’ ü merkez yapan Osmanlı Beyliği’nin egemenliği altına giren ilk Anadolu şehri. Bir cihan devletinin kuruluşuna öncülük eden bu yurt köşesinde ve çok sonra Millî Mücadele’de yaşananlar, İstanbul, Şanlıurfa ve Ankara’da geçen çocukluk, ilk gençlik günleriyle birleşerek kişiliğimizin mayasını yoğurdu. Bir yaz günü hayata gözlerimizi açtığımız şehri, büyüdükten sonra, düşmanın kaçarken bir yangın yerine çevirdikleri hâliyle gördük. Bir uçtan bir uca, taş üstünde taş bırakmaksızın harabeye dönüştürülmesini, yarısı yıkık, yarısı yanık minarelerini, camilerini, resmî binalarını, evlerini hiçbir zaman unutmadık, unutamadık. İstiklâl Savaş’ımızdan sonra, babamızın temelinden çatısına kadar yapımında el emeği geçen, görev saatlerinin dışında uğraşıp didinerek, ter dökerek ve biraz da borçlanarak yaptığı evin odalarından birinde doğduğumuzu unutmadığımız gibi... Bize daha sonra anlatılanlarla tamamlanarak gözlerimizin önünde şekillenen bu eve ait odalar, bahçesindeki çeşme, dut ve erik ağaçlarıyla dalları sokağa sarkan incir ağacı hep aklımızın bir köşesinde kaldı. Doğduğumuz ev, öyle iki üç katlı, konak falan değil, sıradan bir Anadolu eviydi. Dededen kalma arsa üzerine kurulu, sıvaları badanayla örtülmüş bir ev...

Bu şehir ve doğduğumuz ev üstünde niye bu kadar durduk, anlatalım.

Bir insanın, hayat hakkında bir fikre, görüşe sahip olmasında çocukluğundan itibaren gördükleri, duydukları ile doğduğu, büyüdüğü ev ve şehir, bir de bunlara eklenen yakın çevresi etkendir. Bu satırları kaleme alan insanın doğduğu şehir, Osmanlı Devleti’nin kök saldığı, geçmişten izler taşıyan, pek gelişememiş, nüfusu az, ama tarihî bir beldedir. Babası, dayısı, amcaları, bazıları gönüllü olmak üzere, hepsi de savaşlara katılmışlar; kimi şehit, kimi tutsak düşmüş, bir kaçı da savaştan gazi dönmüş insanlar... Aile kütüklerinde Hasan Amca’sı için, adının karşında “Çanakkale Savaşı’nda şehit” yazılıdır. O çocukluğunda, aile büyüklerinin, hayatta kalabilenlerin anlattığı savaş üstüne söylediklerini, düşman işgalinin nasıl bir zillet olduğunu, o günlerin acı hikâyelerini dinleye dinleye büyümüştür. Yıllar sonra, yaz tatillerinde ne zaman ailesiyle bu şehre gelse, büyük bir parkta gezer gibi sokaklarında dolaşır, bir tepeden şehrin yanıp yakılmış kalıntılarını seyrederdi.

Hem üzülerek, kahrolarak... Çocuk aklı almazdı, bir şehre böylesine büyük zarar nasıl verilebilir ? Ev, han hamam, hastane, cami, okul, bina olarak ne varsa hepsi cayır cayır nasıl yakılır, insanı dehşet içersinde bırakan bir harabe hâline nasıl, niçin, neden getirilirdi? Düşünür fakat cevap bulamazdı. Türk ordusu işgalci Yunan askerini bozguna uğratıp çekilmeye mecbur bırakınca, kaçarken arkalarında ne varsa her şeyi, bütün şehri ateşe vermişler. Anasının, amcasının, yaşlıların deyişiyle bunu yapan “Yunan gâvuru”ydu!

Eskiler ne zaman geçmişi hatırlasa, o günlerden söz etse, hep “Yunan harbi, Yunan gâvuru” derdi. Millî Mücadele, İstiklâl veya Kurtuluş Savaşı denilmezdi, “düşman” denilip geçilmezdi. Söz konusu o işgal günler, savaş mı; “Yunan geldiğinde, Yunan bizden şamarı yiyip kaçtığı zaman.” diye anlatılır, öyle konuşulurdu. Dün yüzyıllarca birlikte yaşamış, bir birini yakından tanımış, aynı devletin uyruğu olmuşlar ama iki ayrı soydan gelenler arasındaki soğukluk bugün kolay kolay giderilemiyorsa sebebi o günlerde aranmalıdır. Suçlu kimdi, bunu tarih ortaya koydu. Batılı devletlerin kışkırtmasıyla ham hayallerin peşinde koşan, Anadolu’ya saldıran Yunanlılardı elbette asıl suçlu... Üstelik düşmanlıklarını sürdürmenin kamçıladığı o duygular, ilerleyen yıllarda bir de Kıbrıs Türklerine revâ görülen katliam üstüne eklenince, ikiye katlandı... Cumhuriyet’ in ilk yıllarında Bilecik’te doğan çocuklar, aile büyüklerinden çok duydu, çok dinledi. Yunan askeri pek çok insanın canına kıymış, hamile kadınları süngülemiş, ırz namus dinlememişler. Genç kızların hazırladıkları çeyizler, işlemeler, örgü ve oya işleri, göz nûru dökerek hazırladıkları çeyizleri, yaptıkları her şeyi, yatakları ve yorganlarını bile, harabe hâline getirdikleri şehirle birlikte yakıp kül etmiş. Bunların unutulması mümkün olabilir mi ?.

 

Evden Vatana Ulaşma Düşüncesi

Altına sığındığımız çatı altı, barınağımız bizim. “Ev” deyip sakın geçmeyelim. Bu iki hece, üç harften oluşan kelime, bizi “vatan fikri”ne ulaştırır, önce bunu bilelim. Doğduğumuz memleketi, yöreyi, insanları sevmemiz ise onun tamamlayıcı unsurlarıdır. Evimizde güven içinde oturuyoruz. Akşam olduğunda, işimizden yorgun argın döndüğümüzde onda huzur buluyor, sevdiklerimizle unutulmaz saatleri onun odalarında, varsa bahçesinde geçiriyor ve onlarla zamanımızı çatısı altında paylaşıyoruz. Penceremizin içindeki çiçekleri, sardunya, fesleğeni, bahçede sümbül, kına çiçekleri, dalları süsleyen renk renk gülleri seyrederek, koklayarak yaşadığımız ev böylece gönül tahtımıza yerleşiyor. Ona duyduğumuz sevginin zamanla büyümesi sonucu, üzerinde yaşadığımız topraklar ancak o zaman “vatan” adını vatan fikrine, memleket sevgisine böylece ulaşıyoruz.

Yıllar yıllara eklenip gider, Bilecik’ten ayrılır aile. Baba, ilk önce Bozüyük ilçesine, birkaç ay geçmeden İstanbul’a tayin edilir. Bu tayinde, Gazi’nin Bozüyük’te bir gece geçirmesinin, belki de onun şerefine verilen ziyafetten sonra Ahmet Hıfzı Efendi’nin harmandalı oynamasının ve böylece onun takdirini kazanmasın rolü olmalı. Bu, gerçeğe yakın bir tahmin tabiî. O günlerde duyduklarından öyle kalmış aklında. Yıl 1933 olduğuna göre, o tarihte Türkçe ezan okunması sebebiyle Gazi, Bursa’ya uzanan o geziye çıkmış olmalı.

 

Merhaba İstanbul!

İstanbul, onun çocukluğunda gördüğü ikinci, hayatında ayrı bir yeri olan şehirdir. Beşiktaş semtinin Akaretler yokuşunda iki katlı bir evin giriş katında oturduklarını hatırlar. Caddeye bakan pencereleri demir kafesli bir evdi bu. Havanın güneşli olduğu, yağmur falan yağmayan günlerde, altına serilen mindere kurulup, pencereden gelen geçeni, bağıra çağıra bir şeyler satmaya çalışan satıcıları seyrederdi. Bir de aklımızda, akşamüstleri komşularla Beşiktaş Vapur İskelesi’ne karşı, bugün Barbaros Meydanı’nın bulunduğu yerden Boğaz vapurlarını seyredişleri kalmış... O kadar yerinde duramayan, haylazın teki bir çocukmuş ki, komşu teyze, koşup oynarken denize düşmesin diye büyük bir çengelli iğneyle eteğinin ucuna iliştirirmiş! İstanbul’da geçen üç beş yılın hayatında önemli bir yeri olduğu muhakkak. Beş yaşına kadar ilk gelişme yıllarını bu eski Türk başkentinde geçirirken, İstanbul Türkçesi ile tanışır, güzel konuşmayı doğru dürüst öğrenmesine o yıllar damgasını vurur.

Baba, Ahmet Hıfzı Efendi (daha soyadı kanunu yürürlüğe girmemiş o zamanlar), İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli, Kılıç Ali’nin taharrilerinden. Hep sivil giyiniyor, Gazi’yi koruyan ekipte görevli. Evde, zaman zaman ondan söz edildiğini de çok iyi hatırlıyor. Gazi, İstanbul’a geldiğinde Dolmabahçe Sarayı’nda kalır, gün içinde normal olarak, gecenin bir saatinde aklına estiğinde dışarı çıktığı zaman, bu görevli ekip onu korumak için belli bir mesafeden takip ederlermiş. Ona belli etmezlermiş onu koruduklarını...

Çocukluğunda İstanbul’da geçen yıllarından başka hatırladıkları de var. Babanın akşamları iş dönüşünde, çoğu zaman elinde mevsimine göre uskumru, palamut, torik olduğunu, eve balık getirdiğini unutamıyor... İpe geçirilmiş bir çift palamut, o tarihte sadece yüz para. Evin kirası ise sadece üç Türk lirası! Paranın para olduğu, bir kuruşun yani “kırk para”nın yarısının veya beşte birinin de kullanıldığı bir devir. Kuruşun yarısı olan yirmi parayı, beşte biri olan beş parayı kullanmış çocukluğunda. Unutamadığı daha pek çok hatırası var İstanbul’dan. İsmail Dümbüllü’ye gittiklerini, o yılların ünlü çocuk oyuncusu Shirley Temple’in filmini yine orada seyrettiğini, Bilecikli Uzun Ömer’i babasıyla görmeye gittiğini, şaşkınlık içinde elini sıktığını, Beykoz Çayırında kaynamış mısır yediğini hiç ama hiç unutamamıştır.

İstanbul, büyüdükten sonra sık sık gittiği, gördüğü şehirdir. Ama çocukluğunun İstanbul’ u ile bugünkü arasındaki farkı, onun gibi ancak yaşı yetmişi aşanlar iyi bilebilir. Göstermelik, tek hat üzerinde gidip gelen şu Beyoğlu’ndaki “tramvay” ile birkaç yüz metre yolu almak ne ki, onlar gençliklerinde tramvaya binip şehrin bir ucundan öteki ucuna saatlik yolculuklar yaparlardı; hem de 3 kuruş bilet ücreti ödeyerek... O gençlik yıllarında, Üniversiteye devam ettiği günlerde bir Ada gezisini unutamamıştır. 1950’li yıllarda bir yaz günü. Güvertede bir grup arkadaş vapura binmişler, Adalar’a gidiyorlar. Biraz ötelerinde İstanbul Rumlarından oluşan bir topluluk, bağıra çağıra Rumca konuşmakta. Delikanlılardan hemen sesler yükseliyor: “Türkçe konuşun beyler! Bizimle beraber olduğunuz yerde bizim dilimizle konuşacaksınız. Konuşacaksınız ki, ne söylediğinizi anlayalım. Yüzümüze baka baka küfretmediğinizi nerden bilelim ?”

Sokak ilânları vardı sonra: “vatandaş Türkçe konuş!” diye..

İstanbul, ne onun çocukluğunda, ne de daha sonraki on beş, yirmi yıl içinde, bugün görüldüğü gibi yabancı kelimelerin istilâsına uğrayan tabelâlarla dolu değildi. Mağazaların adları, reklâm afişlerinin hemen hepsinde Türkçe kelimeler, adlar yer alırdı. Yabancı ad koyma hastalığı bütün ülkeye sirayet etti. Bugün gördüklerimize bakalım: Dilde sadeleştirme gereği “lokanta”nın yerini “aşevi” alacağına, kıyı köşe her yerde “restorant” sözü görülmeye başlandı. Bir “cafe”dir gidiyor.... Şu TV kanallarına verilen isimler neden Türkçe değil, hiç düşünen var mı ?

 

Batı’ dan Güney Anadolu’ya

Hayatında, kişiliğine şekil veren, düşünce dünyasına yeni ufuklar açan üçüncü şehir Şanlıurfa’dır. Bilecik, doğduğu ata-ocağıdır; İstanbul, onun doğru ve güzel konuşmasını sağlar; Şanlıurfa ise kişiliğinizin belirgin şekilde ortaya çıkmasına vesile olur.

Bir atları vardı, evin alt bölmelerinden birinde beslenen; çok küçük yaşta ata binmeyi bu şehirde öğrenir. Babası, üç kardeşe 5 ciltlik “Yavru Türk” dergisini aldığında daha okula başlamadığı için, sayfalarını okunmadan çevirir, resimli hikâyelerin altında yer alan yazılar yerine kendinden sözler yakıştırır, hikâyeler uydururdu! Bu çocuk dergisinde en sevdiği bölüm ise “Çetin Kaptan’ın Maceraları” idi. Okula gidip alfabeyi söktürünce, her sayısında bir Anadolu sahil kasabası anlatılan bu resimli diziyi tekrar tekrar okuduğunu unutamıyor... Buradan nereye varılır, söyleyelim: “Çetin Kaptan” küçük teknesiyle bütün o kasabalarını nasıl dolaşmışsa, onun gibi yurdun dört bir köşesine gitmek, bütün o şehirleri, kazaları, köyleri görmek arzusu yarattı okudukları onun içinde.

İlkokula ilk adımların atıldığında yine unutulmayan,“Türk Çocukları” marşını ilk söyleyen neslin onların nesli olması... Bir de, 1938 yılının “10 Kasım” günü, “Atatürk”ün ölümü üzerine okullarında yapılan ve çocuk gönüllerinde yer eden tören... Bayramlara izci olarak  katıldığını, hazırladıkları duvar gazetesine ilk yazısını yazdığını, okul numarasının ”bir” ve sınıfın en yaramaz çocuklarından biri olduğunu, Faruka öğretmenin, onu yaramazlığı yüzünden ilk yıl tek başına, kapının yanındaki bir sıraya oturttuğunu, kürsünün bir köşesine uzun bir sopa yerleştirdiğini unutamıyor. O sopa, eski zamanların falakası değildi elbet, korkutmak için konulmuştu ama Hocanın elini uzatması uslu durmasına yetiyor ve artıyordu.

 

Radyo Dinleyiciliği

Yine bu şehirde ilkokula devam ederken, eve ilk defa radyo giriyor, ailece bütün yayınlar takip edilmeye başlanıyor. Özellikle salı akşamları “Temsil saatleri”. Cumartesi akşama doğru, o yıllarda yayınlanmaya başlayan “Çocuk Saati” ile haftada bir iki defa türkülerimizin yer aldığı “Yurttan Sesler” programları, bunlar arasında sayılabilir. O hem “Yurttan Sesleri” ve onun yöneticisi Muzaffer SARISÖZEN’i, hem “Tarihî Türk Mûsikisi” ile programda konuşan Mesut TEL’i, hem de “Opera Saati”nde Saadet İKESUS’u severek ve ilgi duyarak dinlediğini hatırlıyor. Sarısözen, haftada bir gün türkü söyleme merakı olan dinleyicilerine bir türkü öğretiyordu. İlk türküyü o zaman öğrenmişti: “Merdivene vurdum kırk ayak” diye başlayan bir türküydü bu... Uzun yıllar geçtikten sonra Ankara Radyosu’nda çalışmaya başladığı zaman, bunu Sarısözen’e anlattığında, rahmetlinin gözlerinin içi gülmüş, çocukluğunda öğrendiği o türkü aralarındaki yakınlaşmaya vesile olmuştur.

Radyoda dinlediği türkülerin benzerlerini, evin arkasında yükselen Tılfındır Tepesi’nde bazı yanık sesli adamlardan da duyardı. Bunlardan hiç unutamadığı “Dedi kuru başıııııım!..” sözlerinin durmadan tekrarlandığı bir türküydü. Bir uzun havaydı herhâlde. Şarkı, türkü dinleme zevkini ona böylece bu şehirde geçen yılları kazandırdı diyebiliriz.

O, radyodan türküler dinlerken, büyükler yeni başlayan II. Dünya Savaşı’na ait haberleri dinler, gelecek için endişe ederlerdi. Avrupa kan gölü hâline gelirken savaşın sıkıntılarını onlar da unu, bezi, ekmeği, şekeri karneyle alarak çekmeye başladılar. O yokluk günlerinde çayı kuru üzümle içtiklerini hiç unutamıyor... Kafasına takılan bir soru vardır; çocukluğunda radyolarda türkü falan öğretiliyordu da bugün niye öğretilmiyor; sebebini hep birlikte düşünmeliyiz

 

Güney’den Orta Anadolu’ya

Dünya Savaşı’nın iyice kızıştığı sırada babasının tayini bu sefer Ankara’ya çıkar. Yine uzun bir tren yolculuğu ve bu kez daha büyümüş yaşta geçtikleri Anadolu şehirlerini, tarlaları seyrederek Ankara Garı’na varılır, Türkiye’nin yeni başkentine “merhaba” denilir. İlk izlenimi tren köprüsünün ötesinde hiçbir evin bulunmadığıdır. Hacıbayram Cami’nin karşısına düşen sokakta akrabalarına ait bir evde kiracı olurlar. Yıl 1942, evin kirası 15 lira, bir ton kok kömürün fiyatı ise o tarihte 55 liradır. II. Dünya Savaşı kızışmıştır.        

Ankara Kalesi’nin eteklerinde Necatibey İlkokulu’nda son sınıfa kadar devam edişi, sonra Taş Mektep’te ortaokul birinci sınıfı okuyuşu, Türkçe öğretmenleri Beşir Bey’in, onlara bir Ulus gazetesi aldırışı hep aklında. Bazı yazıları hoca kendisi, bazılarını da onlara okuttururdu. Neden olduğu bilinmez, Türkiye savaşa girmemişti ama çocuklar, savaş sırasında çoğunlukla Almanları tutarlardı. Milletçe bir “Alman hayranlığı, Alman mallarına rağbet ediş” vardı nedense. Herhâlde eski müttefikimiz olduğu, İngilizlere, Fransızlara karşı yan yana savaştığımız için...

 

Tahta Çantaların Kızak Oluşu!

                Bugünkü çocukların sahip oldukları imkânlarla onlarınkiler arasında büyük bir fark olduğunu söylemek gerekir... Üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir konudur bu. Eskiden okula öyle sırt çantası, beslenme kabı filanla gidilmezdi. Yoktu ki gidilsin! O yıllar çocuklardan çoğunun tahta çantaları vardı. Öğle vakti ne yiyeceklerse, bir sefertası içinde yanlarında götürür, yemek işini öyle hallederlerdi. Ankara’da bugünkü Hacettepe’ye, hastanelerin bulunmadığı o tepeye kışın kar yağınca, keyiflerine diyecek yoktu! Neden mi ? Her taraf kar altında mı, tepenin başına gelinince çantalar kızakmış gibi üstüne oturulur, kaya kaya kendilerini Taş Mektebin bahçesinde bulurlardı! Şimdi ne o tepe kalmış, ne Taş Mektep, ne Hacettepe’yi süsleyen o park... Yerinde Yüksek İhtisas Hastanesi ve DTCF’ye ait üç beş katlı binalar, daha doğrusu beton yığınları yükselmiş...

                DTCF’ den söz edilince, çocukluk yıllarına dönmek şart oluyor. Niye olduğunu çok sonraları öğrendiği “Irkçılık-Turancılık Davası”nın görüldüğü günlerde o, ortaokul 1. sınıf öğrencisidir. Gerçekten 3 Mayıs 1944’te Ankara’ dadırlar ama, o gün olup bitenlerin bir bölümünü babası yemekte anlatmış, o olaylardan öyle haberli olmuş. Ancak nedir olan biten anlamamış. Ne olduğunu da ancak lise öğrenciliği yıllarında Nihal ATSIZ’ın çıkardığı Orkun dergisini okuyup öğrenebilmiş. “3 Mayıs Türkçüler Bayramı”na hep katılmıştır sonraları.

 

Eskişehir’e Yerleşme

                II. Düyük Savaşı’nın, iyice kızıştığı yıllarda bir yer değişikliği daha oldu. 1945 yılında Ankara’dan Eskişehir’e gelir aile. Baba, Eskişehir Emniyet Müdürlüğü’ne yeni bir göreve atanır. Muamelat sınıfında bulunduğundan müdürlüğün muhasebe işlerini yürütmekle görevlendirilir. Burada da kiracı olarak oturdukları ev, arkasında bahçesi, fırın evi, tahta bir oluğu akan akar suyu bulunan, bir de kocaman Karadut ağacı olan ahşap bir binadır. Ortaokul ikinci sınıfa başladığı zaman üst kattaki arka oda ona verilir. Kış geldi mi, odasına odun sobası kurulur, okul zamanı dışında vaktinin büyük bir bölümünü bu odada geçirir. Duvarlarda yüklükler vardır. Bunlardan biri kitap dolabı olarak kullanılır. Kitap okuma merakı giderek artarken, yazmaya da merak salar...

                Düşünebiliyor musunuz, ondaki öyle bir kitap merakı ve sevgisidir ki, harçlığından aldıkları yetişmiyormuş gibi, baba ikna edilerek MEB yayınlarından bir çok kitap daha alınır, o yıllarda çıkmaya başlayan İnönü (iktidar değişikliği olunca adı Türk’e dönüştürüldü) Ansiklopedisi’ne abone olunur! Yaş 13 ya var, ya yok... Sonra buna “Aylık Ansiklopedi” de eklenir. “Yediler” semtindeki eski Kitapçı Abdullah Efendi ile tanışma, giderek bir çeşit dostluğa dönüşür; her gün olmasa bile gün aşırı veya haftada bir iki gün onun dükkânına uğramak âdet hâline getirilir... O zamanlar 5 kuruş, on kuruşa, diyelim yirmi kuruşa okunmuş bir kitabı almak mümkündü.Yeni basılmış kitapların fiyatı yüksek gelirdi bazılarına.

 

“Türk Sazı” Okunuyor!

                Eskişehir Lisesi’nde okuduğu yıllar... Bir gün Abdullah Efendi, dükkâna adım attığını görünce ona raftan bir kitap çekip gösterdi:

                “Bu, Mehmet Emin’ in ‘Türk Sazı’ Rıdvan bey oğlum. Ama eski yazıyı bilmediğin için okuyamazsın!” dedi. Bir tuhaf oldu, söylenenleri duyunca, sonra uzattığı kitaba baktı baktı, 25 Kuruş olduğunu öğrenince-Kafasında ne tasarladı ise– “ sakla benim için, dedi, yarın gelip alacağım” Dediğini yaptı da. Peki ama nasıl okuyacaktı Türk Sazı’nı ? Kolayı vardı; annesi Kur’an okuduğuna göre, Türk Sazı’nı okuyabilir, o da dinlerdi. Dediği gibi oldu, fakat annesi işi gücü arasında saatlerini bir de ona kitap okumaya ayırınca sıkıldı. “Git, dedi, o kitapçıya bir Elifbe al, sana eski yazıyı öğreteyim, kendin oku ne okuyacaksan.”

                Eski yazı, işte böyle bir vesile ile, hem de çok değil, on beş gün içinde öğrenilmiştir. Artık o, sadece okumuyor, eski harflerle yazmayı da deniyordu. Amaaa, bazı derslerde eski yazıyla notlar tutmaya vardırınca işi, Tarih Öğretmeni olan hanımın hışmına uğrar.

“ Ne demek, eski yazı not tutmak ? Düpedüz gericilik onun bu yaptığı!.”

Nasıl bir anlayışsızlık ve cumhuriyetle varılmak istenilen inkılâpçı düşünceyle bağdaşmayan nasıl bir kavrayışsızlıktır bu? Gençlik günlerinde muhatabı olduğu bu tavırdan daha beterlerine ileri yaşlarda şâhit olacak, çok sonraları Altan Deliorman’ın çıkarmayı sürdürdüğü “Orkun” dergisinde yayınlanan “Genç Türk Milliyetçilerine Mektuplar” başlıklı dizi yazısının tohumları o günlerde yeşermeye başlayacaktır. Milliyetçi olduğu için, daha sonra da “gerici, faşist, çağ dışı” sıfatlarını kolayca yakıştıran nice insanlar görmüştür...

                Lisede her yıl Mehmet Akif ERSOY ile Namık Kemal onun tertip edilmesine ön ayak olduğu törenlerle anılmış, günlerde yaşatılmışlardır. Şiir yazma, tamamen değilse de yerini giderek güzel şiir okumaya bırakmaya başlar, hem okuldaki törenlerde, hem de bayramlarda okulu temsil eden öğrenci olarak kürsüye onu çıkarırlar. Lise son sınıfta iken Orkun dergisi, Atsız tarafından yayınlanmaya başladığında o böyle milliyetçi bir derginin çıkarıldığını duyunca harekete geçer. Eskişehir’de hiçbir kitabevinde ve gazete bayiinde satılmadığını görürerek, derginin adresini bulur, her sayısından 25 tanesinin lisedeki adresine gönderilmesini sağlar. Dergiler her geldiğinde ondan bazı öğrencilerle öğretmenler satın alırlar. Satılanların parasını da, posta masrafını düşerek olduğu gibi sahibi olan Atsız’a gönderir. Babası böyle bir şeyi duyar, kızar diye vermiştir okul adresini. Bir de okul müdürleri İzzet DELİÇAY’a güvenmektedir, onun böyle bir şey yaptığını öğrendiğinde kızmayacağını bilir. Kızmamıştır da...

 

Yazarlığa İlk Adım

İlk yazı yazdığı gazete hangisi, yazarlığa başlaması nasıl olmuştur ? Okul yıllarındaki duvar gazetelerini “gazete” den saymazsak Eskişehir’de çıkan, yayınını aralıksız hâlâ sürdüren “İstikbal” gazetesi olduğu söylenebilir. Eskişehir Lisesi’nde okurken, bu yerel gazetede önce hicivle karışık kısa yazılar kaleme alıyordu. Zamanla “başyazı” olarak birinci sayfada yer alan makaleler yazmaya da başladı. Fıkra denemeleri, hikâyeler derken işi ilerletti ve daha eski bir gazete olan Sakarya’da hikâye denemeleri yayınlandı. Gazetede çıkan yazılarının, kendine göre bir tesiri oluyordu. Çok genç olduğu için de yazı yazması ona bazı duygular yaşatmıyor değildi. İnsanın gençliğinde ağır basan merakları, özenişleri sonunda ve kararlılıkla bir şeyin üstüne giderlerse, diyelim eli kalem tutan birinin, yazar veya şair olması mümkündür. Biz buna örnek teşkil ettiğimizi söyleyebiliriz.

Eskişehir Lisesi’nin son sınıfına geçmiştik. Pakistan yeni kurulmuştu o zaman. Köprübaşı’ndaki bir kitapçının vitrininde, kapağındaki yeşil zemin üstüne Ay-yıldızlı bir bayrak bulunan tanıtma kitabı dikkatimi çekti, satın aldık ve dikkatle okuduk. Araştırdık, uğraştık, yeni bilgiler edindik ve İstikbal gazetesinde “Pakistan İslâm Cumhuriyeti” başlığı altında on beş bölümlük bir yazı kaleme aldık. İngilizlerin çekilmesi ve Hindistan’ın ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan bu genç ülkeyi tanıtma çabasını daha sonra da sürdürdük. Keşmir nüfusu Müslüman olduğu hâlde iki devlet arasında bir çıban başı olmak üzere çözümsüz bırakılmıştı, o konuyu işleyen yazılar da yazdık. Bunları İstikbal’den sonra Kudret ve Millet gazetelerinde de yayınlamaya başladık ve bu minval üzere yazılar sürdürüp gitti..

 

Pakistan Büyükelçisinin Mektubu

Pakistan’a gönderilen ilk büyükelçimiz Yahya Kemal BEYATLI’dır, onlar da bize tanınmış, seçkin bir kişiyi, Mian Beşir Ahmet Bey’i gönderdiler. İstikbal gazetesinde yeni kurulan bu kardeş ülkeyle ilgili yazı dizisi çıktıktan sonra Pakistan Büyükelçisi’nden bir mektup aldık. Elçi, hem Keşmir konusunu destekleyen yazılar, hem de o uzun tanıtma yazısı dolayısıyla teşekkür ediyor ve anayasanın ciltli, İngilizce basılan bir nüshasını hediye olarak gönderiyordu...

Daha üniversite öğrencisi bile değil, liseden yeni mezun olmuş, İstanbul’a yaptığı bir ziyarette, Gazete idaresi Pakistan Basın Ataşesi Arşüdüzzaman Bey’in kendilerini görmeye geldiğini, onu görmek istediğini haber verirler. O da ataşeliğe gider ve kendisiyle tanışarak karşılıklı çay içip sohbet eder. Önlerinde bulunan sehpanın üzerinde bir harita. O gün, haritada parmağını Kıbrıs’ın üzerine koyar Pakistan Basın Ataşesine şunları söyler: “Biz sizi Keşmir konusunda nasıl destekliyorsak, bizim de sizden istediğimiz, giderek uluslar arası bir boyuta ulaşmakta olan Kıbrıs meselesinde yanımızda olmanızdır.”

Arşüdüzzaman Bey, “Elbette” der, bütün samimiyetiyle.

 

İlk Şiirleri Yayınlanıyor

Şiir, dört harf, iki heceden ibaret bir kelime. Uzun ve tumturaklı sayılmaz Bu satırları kaleme alan yaşlı Adam’a, yedisinden yetmişine uzun hayat serüveninde en ciddiye aldığı kelime ne olmuştur, diye sorulsaydı “şiir” derdi. “Doğru mu bu?” dedi, kendine sordu yine kendi cevap aradı bu soruya: En ciddiye aldığın uğraş şiir miydi gerçekten ?

Uzun söze gerek yok. Şiir, yazmayı başarmak için her ünü, büyük kazançları ve her maddeye bulaşık değeri bir kenara bırakacağı baş uğraştı onun için...(Yayıncılığı meslek seçince Radyo ve Televizyonda şairlerle konuşmalar yapmış, onlara ilk şiirleri, nasıl ve hangi etkiler altında kalarak yazdıklarını, kimleri sevdiklerini sormuştu hep. Neden kendi kendine sormuyordu ?) Kendi kendisine sorduğu bu soruya, cevabı şuydu: İlk şiir denemelerine o yıllarda başladım. Gazetelerin sanat-edebiyat sayfaları düzenlediği, sayfalarında şiire, hikâyeye yer verdikleri bir dönem yaşıyorduk. Şair ve yazar olarak yetişmemi sağlayan, işte o gençlik yıllarına ait denemeler, çalışmalar olmuştur. Eskişehir benim yetişmemde büyük rol oynar.

Şiire heves ettiğim o yıllara ait bir hatıramı anlatayım; Cemal Oğuz ÖCAL ile ilgili. Öğretmen olan Öcal, babamın arkadaşıydı. Benim ilk denemelerimden birini, benden habersiz ona göstermiş, o da bir tenkit yazısı yazmış, bana yollamış...Okudum, Rıza Terfik Bölükbaşı’nın “Uçun Kuşlar” şiirinin “biraz fazlaca etkisi altında kaldığımı” yazmış. Okuduktan sonra bir daha öyle şeylere kalkışmama kararı aldım!

Şiir gibi ilgi duyduğum bir sanat dalı da resim olmuştur, bunu da sözün arasına sıkıştırayım. Eskişehir Lisesi’nde, resim hocamız İsmail Altıok’un ünlü bir ressam olması, benim güzel resim yapmam, Yaptığım resimlerden bir kaçının Ankara’da sergilenmesi bir ara onda mimar olma hevesi uyandırır. Ama İstanbul’da öğrenim görmesi imkânsızdır.

 

Üniversite Yılları

Eskişehir Lisesi’ni bitirdikten sonra üniversiteye ilk adım Hukuk Fakültesinde atılır. Bu fakülteye başladığında ilk günler Gülten AKIN ve Uğur ALACAKAPTAN’la aynı sıraları paylaşırlar, Ali Sait YÜKSEL’le şiir günleri, anma toplantıları tertip ederler. Üniversitede okurken ileri sınıflardan tanıdığı insanlar arasında, şiirle ilgisi olmayanlar da var; Erhan LÖKER, Sadık Erdem, Naci KINACIOĞLU, Mustafa ERNAM, Galip ERDEM, S. TANDOĞAN gibi... 

Hukuk öğrenimine başladığında, derslere altı ay kadar düzenli gittiği, hocaları takip ettiği, ders anlatılırken not aldığı söylenebilir. İlk yazılı sınavlara katılıp kazanır ama, mahkemelerde hâkim, savcı ve avukat örneklerini görüp seyredince bu fakültede okuma merakı her gün biraz daha azalır ve sonunda yok olur.

Bu arada Türk Milliyetçiler Derneği üyesi olarak ülkücü, milliyetçi bir çevreyle tanışmıştır. Haluk KARAMAĞRALI derneğin genel başkanıdır. İdare Heyetinde görevli olan Abdullah SAVAŞÇI, Necati TORUN onlara ağabeylik yaparlar. Prof. Remzi Oğuz ARIK başta olmak üzere, Prof. Mümtaz TURHAN, Dr. Fethi TEVETOĞLU, Sait BİLGİÇ, daha bir o kadar bilim ve fikir adamını sayabiliriz. Milliyetçi duygularla, aynı düşünceleri paylaşanlar bir araya gelerek aylık dergiler çıkarırlar. O yıllarda ilk şiirleri birkaç dergide birden yayınlanır. “Türk Sanatı,” İstanbul dergileri bunlar arasında. Sonra “Varlık” dergisinde yer alır şiirleri, arkadaşlarıyla birlikte yayınladıkları üç dergi: “Aras” “Oğuz” ve “Gurbet” dergileridir.

 

Kars’ta Vatan Hizmeti

O şunu iyi biliyordu: Edebiyat, o zamanlar, onunla uğraşan insanlara para getiren, geçimini sağlayan bir iş değildi. Kitaptan para kazanmak, ancak çok ünlü, kitapları çok satan yazar olmakla mümkündü; onların sayısı da sınırlıydı. Üniversite öğrenimine ara verince vatanî görevini yapma kararı alır. Polatlı’daki Topçu Okulu’nda kar kışta altı ay okur, 41. dönem asteğmenlerinden biri olarak Kars’a tayini tayin edilir. Anadolu şehirlerini görmeyi çok istemiştir ya! Vatan görevini bu serhat şehrinde yerine getirir.

Topçu yedek subayı olarak Kars’ta geçirdiği günler, ömür defterine unutulmayacak sayfalar.ekler. Görevi sırasında Iğdır’ı, Kağızman’ı, Tuzluca’yı, sonra en önemlisi, Ağrı Dağı’nı görme imkânını bulur. İlk defa, vatan topraklarının bir yabancı ülke sınırıyla son bulduğunu, tel örgüleri görünce şaşırır...Vatan duygusunun nasıl bir şey olduğunu insan, işte o zaman daha iyi duyuyor, yaşıyor ve anlıyor.

1954-1955 Yıllarında Kars, Erzurum ve öteki serhat şehirleri gibi millî duyguların en canlı yaşandığı, gençlerin bar tuttuğu, el ele millî oyunlar oynadığı, oyunun bir yerinde göğüslerden Türk bayraklarını çıkarıp dalgalandırdığı bir dönemi yaşamaktaydı. Kars millî heyecanın bayrak gibi dalgalandığı vatan köşemiz, serhat şehrimizdi. Ama 1970’lden sonra, 1980’li yıllarda Kars’ta acı veren, herkesi üzen olaylar, şüphesiz bir grup kendini bilmezin hareketi olarak tarih sayfalarına geçti. Askerliği sırasında onun, sınırın bir ucundan öbür ucuna pek çok yeri görme imkânı oldu. Doğu Anadolu’yu gezdi, gördü ve bu arada Ağrı Dağı’nı yine büyük bir hayranlıkla o günlerde seyretti. Ağrı, tepesindeki buluttan hâlâ görülmeli, bütün yüceliğiyle gökyüzü ile birleştiği noktadan görülmelidir ki, heybeti anlaşılsın. Yıllar sonra Ahmet Muhip DIRANAS’ın, tıpkı onun gibi yedek subaylığı sırasında yazmış olduğu, okuyunca insanı heyecanlandıran “Ağrı” şiirini okuduğunda, dağın o heybetli hâli, başındaki bulutlarla insanın içine işleyen güzelliğini bir kere daha yaşadı, bir kere daha duydu içinde...

 

Tekrar Üniversiteye Dönüş

Kars’tan Eskişehir’e baba ocağına dönüş ve kısa süren bir memurluktan sonra tekrar okuma kararı alınır. Bu sefer seçilen fakülte Ankara’da İlâhiyat Fakültesi’dir. Bu fakülte, hem din öğrenimi vermesi, hem de felsefe, sanat tarihi, Arapça, Farsça dersleri okunduğu için ilgi çekicidir. İlâhiyat Fakültesi’ndeki Üniversite hocaları arasında Suut KEMAL, Hilmi Ziya ISMAYIL, H. BALTACIOĞLU, Rıfkı MELÛL, Annamarie SİCHMMEL, Hans FRAYER, M. Altay KÖYMEN gibi çoğu bilim yönünden adı bilinen tanınmış insanlar vardır. Onun sınıfta birebir hocası olmasa da Remzi Oğuz ARIK, Atsız, Mümtaz TURHAN, Osman TURAN, Mehmet KAPLAN,Tahsin BANGUOĞLU, İbrahim KAFESOĞLU, Dr. Fethi TEVETOĞLU, pek çok gence ağabeylik yapan Fethi GEMUHLUOĞLU, Cahit OKURER, bu saydıklarının birkaç katı daha tanış-biliş olduğu, artık aramızda bulunmayan insanlar olmuştur.     

Sanat tarihine ilgisi, bu fakültede okurken ortaya çıkar. Suut Kemal hocanın başlattığı I. Türk Sanatları Kongresi’nde görev almış, İslâm Sanatları Enstitüsünde ders dışı saat ve günlerde çalışmış, Suut Hoca’yla iyi ilişkiler kurmuştur. Aklında fakülteyi bitirdikten sonra onun asistanı olmak, sanat tarihi alanında çalışmak isterdi. Bu düşünceler “istek”ten öteye geçemedi. Bu konuda nasıl oyunlar oynandığını çok sonraları öğrendi!

Gençlik günlerinde yakından tanıdığı, çok sevdiği ve saydığı insanlardan biri Rıfkı Melül MERİÇ Bey’dir. O sadece hocası olarak tanıdığı insan değil, bir arkadaş gibiydi...

Liseden sonra en çok okuduğu ve üniversite yıllarında tanış olduğu yazarlar: A. Şinasi HİSAR, Peyami SAFA, Tanpınar, Veysel, Sait Faik, şiirleri yanı sıra yazılarıyla Yahya Kemal… olarak sıralanabilir. Batılı yazarlardan da birkaç isim vermek gerekirse, Göte, Dostoyevski, Gogol, Hügo, Unamuno, Gide, Kafka, Rilke, Sartre, Camus, Steinback, Knut Hamsun, Bu isimlere eklenecek birkaç oyun yazarı ile bir o kadar yerli ve yabancı yazar daha var.

Suut Kemal YETKİN, onun öğrencilik yıllarında hem Kurum, hem Türk Dili dergisinin yazı kurulu üyesiydi ve Vatan gazetesinde haftalık yazılar yazıyordu. Dili ağırdı, hocasının yazılarında kullandığı kelimeleri tenkit ediyordu. Hoca müsveddeleri ona vereceğini, içinde geçen eski kelimeleri istediği şekilde düzeltebileceğini söyledi. Uzun süre verilen bu görevi başarıyla yerine getirdi. Bu dil ilişkisi, sonunda şiir üstüne yazdığı bir yazısının da “Türk Dili” dergisinde yayınlanmasına vesile teşkil etti. Geçirdiği amatör yazarlık hayatında ilk telif ücretini Türk Dili dergisinden tam 20 lira olarak almasını hiçbir zaman unutamamıştır.

 

Türk Ocakları’nda Geçen Günler

Baba emekliye ayrılmış, okuyabilmesi için çalışması gerekti. Ankara Türk Ocağı’nın görkemli binasında, yeniden yayına başlaması kararlaştırılan Türk Yurdu dergisinin çalışmalarına yardımcı olmak üzere neşriyat memuru kadrosunu üstlendi. Prof. Emin BİLGİÇ, derginin yazı işleri müdürü. Çok değişik bir sayfa ve kapak düzeni ile Türk Yurdu’nun hazırlanmasında Ömer ÖZTÜRKMEN, işin başında, yayın sorumlusu olur. İlk sayı çıkarken dergide görevleri bulunanların adlarının yazılmasına sıra gelir. Öztürkmen’den, adının, hiç bir çalışmaya katılmayan birinin adıyla yan yana yer alacağını öğrenince, gençlik bu ya, sert bir tepki gösterir. Dergide ismi bu şekilde çıkacaksa, konulmasın daha iyi diye düşünür, öyle de olur. Buna eklenen bir olay daha var. Derginin sahibi durumunda bulunan Osman TURAN hocanın, dil konusunda Agâh Sırrı LEVENT’le kıyasıya bir tartışmaya girdiği o günlerde onun Türk Dili’nde –o sözü edilen telif hakkını aldığı- yazı yayınlanır. Hocayla aralarında bir tartışma çıkar ve bu dergide yazısı yanlandığı için, sert bir şekilde azarlanır. O sırada Cahit OKURER de odada bulunur, konuşmaya o da katılır. “ Genç yaşta Türk Dili’nde yazısı yayınlanan bir genci azarlamak yerine tebrik etmek gerekir, Türk Dili’nde zaman zaman ben de yazıyorum Osman.” der Okurer. Ama bu talihsiz tartışma Türk Ocağı’ndan ayrılma ve yeni bir iş arama sebebi olur. O sırada Ankara Radyosu’nda açılan sınavda ikinci olunca, o zamana kadar düşünmediği bir alana, yayıncılığa yönelir.

 

Ankara Radyosu ve Sonrası

Ankara Radyosu’nda 1958 yılında göreve başlayış, yayın takipçiliği, spikerlikten sonra şube ve radyo müdürlüğü, müşavirlik, daire başkanlığı ile geçen 25 uzun yıl. Her faslı tam bir değerlendirmeye tâbi tutulursa, dolu uzun bir yayıncılık hayatı... Emekli olduğunda henüz 49 yaşındadır. Ondan sonraki dönemde iki üniversitenin İletişim Fakültelerinde 15 yıl kadar zamanını hoca olarak geçirir. Bu arada TRT’de program hazırlayıp sunmaya devam eder... Bu yıllara ait hatırların yeterli ve gerekçeleri gösterilerek yazılması, yorumlarının yapılması bu yazının sınırlı çerçevesine sığdırılamayacak kadar zor.

Buraya kadar bir ömrün 27 yılı, üniversite, çeşitli kuruluşlarda çalışma ve hizmet etmeyi içine alan bir gençlik ve olgunlaşma dönemi yaşanmıştır. Çocuklukta yaşanan bolluk zamanları da vardır, gençlik günlerinde yaşama kavgası verilen günleri de. Ama güzel günlerdir. Bu yazının buraya kadarki bölümünde, çocukluğun ve hele hele gençliğin renkli yıllarına ait daha uzun ve daha farklı şekillerde ayrıntılı olarak ele alınacak yanları olduğu da söylenebilir. Olgunluk çağının önemli yılları TRT kurumunda, Başbakanlık, DPT’de önemli görevler üstlenerek ve 1982 yılında emekliye ayrıldıktan sonra da uzun yıllar Anadolu ve Gazi Üniversiteleri’nin İletişim Fakülteleri’nde “Konuşma Sanatı” öğretim görevlisi kadrosunda hoca olarak devam etti. Bu yazıda gençlikten olgunluğa adımlar atıldığı genişçe bir zaman dilimi kaleme alındı ve değerlendirildi.

Siyasete atılma kararını, 1982 yılında on beş gün kadar sürdürmek mümkün olur. Ona göre değildir siyaset...Bugünün şartları dikkate alındığında, yürürlükteki Siyasî Partiler ve Seçim Kanunlarına göre, partilerin baştaki liderlerin “sürekli gözetimi, denetimi ve yönlendirmesi” ile ve bir de seçmen vatandaşın, milletvekillerini “işini takip eden biri” gibi gördüğü sürece, hele hele 2002 seçimlerinde bütün partilerden tek bir adayın dahi Meclis’e neden girmediğinin sebepleri üzerinde durulmadığı, uygun ve çözüm getirici kanun değişiklikleri yapılmadığı sürece siyaseti düşünmek,her aydın gibi onun için de verilmesi zor bir kararı gerektiriyor.


         

 


Türk Yurdu Mart 2006
Türk Yurdu Mart 2006
Mart 2006 - Yıl 95 - Sayı 223

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele