MEMLEKETİMİN BÜTÜN ELMALARI, SİZLERDEN ÖZÜR DİLİYORUM

Mart 2006 - Yıl 95 - Sayı 223

 

 “Ben ki, ateşle konuşurdum; selle  konuşurdum.

“İtil”le Tuna’yla, Nil’le konuşurdum.

“Sangaryos”u, Sakarya yapan,

“İkonyom”u Konya yapan,

Dille konuşurdum.”

 

Arif Nihat Asya

 

Dedemlerin bağ evi, Lale Bahçesi’nin, Çalıklı denilen mevkiinde idi. Şehre uzaklığı on kilometre kadardı. Bahar geldiğinde, Aksine Mahallesi’ndeki şehir evinden buraya göçülürdü. Çalıklıya, kerpiçten yapılı, üzerlerinde çamur kamış karışımı çelenleri olan avlu duvarlarıyla çevrili bağ evleri arasından gidilirdi. Çift kanatlı büyük avlu kapısından at arabası ile içeri girildiğinde, adına “Hayat” dediğimiz; içerisinde ağaçların da bulunduğu geniş bir alan vardı. Yüksek avlu duvarları burayı, çevrelemişti. Anneanne ve dayımların birbirine bitişik tek katlı evlerinin kapıları, avluya açılırdı. Anneannemlerinkine, birkaç basamak taş merdivenle çıkılırken; solda, yemekleri de yediğimiz; bir “seki” vardı. Ev kapısının karşısından, demirli iki kanatlı penceresi olan, bugün adına -nedense- hol dediğimiz; “sofa” ya girilirdi. Solundaki, üç metreye yakın yüksekliği olan tek odasında; kahverengi cilalı, kalın yuvarlak ağaç “hatıl”ların hemen üzerinde görünen hasır tavan altında, ferahlık hissedilirdi. Yerde, mavi rengin hâkim olduğu kök boyalı “Taşpınar halısı” ve onun üzerinde, parçaların birleştirilmesinden yapılmış kumaşla kaplı; yer minderleri vardı. Duvara dayanmış, içleri “kamış” yaprakları ile doldurulmuş halı yastıklara yaslanıldığında, bağdaş kurulan minderler üzerine günün yorgunluğunun bırakıldığını hissederdiniz. Yere serilen yün yataklarda, nefis uyku çekilirdi. Odanın sağ tarafındaki, iki kanatlı kapılı “yüklük”, sabahleyin toplanan yatak ve yorganların konduğu; aynı zamanda, odada kalan çiftin; kimseye fark ettirmeden yıkandığı yerdi. Yaz mevsiminin kavurucu sıcaklığında, duvarları “kerpiç” ten örülmüş bu evde, yayla serinliğini hissederdiniz.

Bizim sistemimizde, Avrupa’da olduğu gibi on sekiz yaşına giren kız veya erkek evladı kapı önüne koyma usulü olmadığından; aileler parçalanmaz; ailenin “ev”lenen erkek çocuğuna aynı “hayat”a açılan yeni bir ev yapılırdı. (adı onun için “evlenme”dir.) Günümüzde televizyonların kaynana programları ile büsbütün ayrıştırılmaya çalışılan gelin-kaynana münasebetleri, anne-kız ihtilâfının dışına taşmadan ve “kol kırılır yen içinde” mantığıyla sürer giderdi. Böylece, çekirdek aile devam ettirilirdi.

Dayımların evlerine, hayvanların bağlı olduğu ahırın içinden geçilerek girilirdi; yemlerini yediği “batma”lar; duvara raptedilmişti. Çok küçük bir penceresi olduğundan; gece gündüz yanan; duvarındaki bir idare lambasının, titrek ışığı ile aydınlanırdı. Kapısı ahıra açılan odanın, üç basamaklı girişinin yanında, samanlık vardı. Oda eşyalarının, diğer odadakinden farkı, gündüz oturulup gece yatılan; bugün adına -nedense- divan dediğimiz; “sedir” bulunurdu. Odalar, gaz lambası; mutfak ve avluya çıkış da, yine gaz ile çalışan; ancak rüzgardan etkilenmeyen fenerle aydınlatılırdı. Hemen bu eve bitişik; kapısı avluya açılan; adına “aşene” veya “örtme” denen bir mutfak bölümü vardı. Yemek pişirmek için yakılan ocaktan başka, yerden yüksekliği seksen santimetre olan ve ekmek yapılan “tandır” da burada idi.

Hatıç (Hatice) teyzem ve dayımın eşi Fadime yengem, ev işlerini bölüşen ağır işçilerdi. Önce ocakta, odun veya “tezek” yakılarak köze dönüştürülür; ateş küreği veya kısa saplı bir kürekle közler, tandırın orta kısmına konulur; tandırın ağzı, -içinin iyice ısınması için- siyah bir sacla kapatılırdı. Yoğrulan hamur mayalandıktan sonra dinlenmeye bırakılır; ekmek “beze”leri yapılırdı. Ekmekçi, eline aldığı bir eldivenle tandırın içine aniden eğilir; duvarına ekmek hamurunu yapıştırdıktan sonra hemen geri çekilirdi. Yapıştırma işinde başarılı olunamaz ise, ateşe düşüp küllenen ve siyahlaşan; “külleme” denilen bu ekmeğin müşterisi, hayvanlar olurdu. Uzun ve sıcak Ramazan günleri bu iş, çok meşakkatliydi. Ekmek, uzun savaş yıllarında çekilen kıtlıklardan olsa gerek en çok hürmet edilen şeylerdendi. Sofrada “elucu”nu bırakanı, bıraktığı parça kovalar; rüyasında, bir dudağı yerde bir dudağı gökte olan Arap -neden zenci değilse- korkutur ve de üstelik nişanlısı, çirkin olurdu. Ayşe babaannem, bu korkutmalara rağmen parça ekmek bırakanınkini diğer öğünde, aynen önüne koyardı. Yemek esnasında sofraya dökülen kırıntılar parmak ıslatılıp, üzerine dokunularak yenirdi. Sokakta bulunan herhangi bir ekmek parçası, üç defa alından dudağa götürülmek suretiyle öpülür; yerde çiğnenmesin diye ya bir ağaç veya duvar kovuğuna konurdu. Ekmeği çöpe atan birisine rastlanmazdı. Atanın, herhâlde akıldan noksan olduğuna hükmedilirdi. Evimizde ekmek, on- on beş günde bir yapıldığından; zaman geçince bayatlayanların üzeri, küften beyazlaşmaya başlardı. Bunların ufalanıp, tekrar unla yoğrulup, tavada çörek yapıldığı da olurdu.

Ekmeğin kutsiyetini izah edeceğim derken, mitingdeki müşterilerinden olanlar da yok değildi. 12 Eylül 1980 darbesinin lideri, Erzurum’da yaptığı bir konuşmada: Kur’anı Kerim üzerine basılarak boyunun üzerindeki bir rafa uzanıp, bir şey alınabilir; ama ekmeğe basılarak alınmaz; deyince kalabalık dalgalanmış; arkasından da Ramazan günü “Ben seferiyim” diyerek bir bardak suyu mideye gönderince meydanda görevlilerden başka kimse kalmamıştı.

Diğer bayat ekmeklerden, soğan, maydanoz, patlıcan, tereyağı ile kavrulup; et suyu ile karıştırılıp; yumurta da kırılarak; sarımsaklı yoğurtla yenen ve bir çeşit fakir yemeği olan; “tirit” yapılırdı. Bununla ilgili padişah efendimizin hikâyesi malûm: Girit Adası’nın, yirmi beş yıl kadar süren savaşla alınışı sırasında; defalarca hücuma geçilip; çok şehit verilmiş; fakat bir türlü alınamamış. Buna çok canı sıkılan padişah efendimiz de: “Bir daha Girit lâfını duymak istemiyorum” demiş. Ancak Ada, Türk topaklarına katılınca; saraydakileri almış bir telâş.. bunu nasıl haber verecekler? İmdada, sarayın aşçısı yetişmiş. O gün, saray mutfağından, zengin çeşit yerine, bizim fakir yemeği pişirilip; sofraya konunca; padişah da hayret edip; “bu ne?” deyince; vezinli, kafiyeli olan şu cevabı almış:

Sahanda tirit;

Alındı Girit.!”

Duyurma meselesi de bu şekilde hallolmuş.

Dedemin haftada bir getirdiği beyaz şehir ekmeği kapışılır; sanki, pasta yerine geçerdi. Günümüz insanının, bir gün önce alınan ekmeğe; bayat deyip, burun kıvırmalarını gördükçe; bunları hatırlamamak mümkün mü?

***

Dedemle anneannem iyi geçinirlerdi. Fakat arada sırada, dedemi kızdıran hususlardan birisi, şu olurdu: Meselâ dedem, anneanneme “ Hanım, şu işi şöyle yapmak iyi olur.” tarzında herhangi bir şey söylediğinde, anneannemin bir kulağından girip ötekinden çıkardı. Aradan bir iki aylık zaman geçince, aynı şeyi bir komşusundan işiten anneannem dedeme, “şu işi şöyle yapmak iyi olurmuş” dediğinde, dedem kızar ve “Şu kadına bak! Benim söylediğime inanmaz da; elin çakıldaklılarının söylediğine inanır” derdi. Her evde olabilen münakaşalar ve küçük kaynana–gelin dırıltıları, dışarıya aksettirilmezdi.

Kadınların görevleri, ekmek yapmakla bitmezdi: İnek, koyun sağmak, çıkan sütü kaynatıp yoğurt çalmak; sütü iki kulpu olan büyük bir küpün içerisine koyduktan sonra, ağzını bağlayarak yatırıp; iki bacağın arasında, bir saate yakın süre, ileri geri sallayarak; arada bir açıp; yağ tutmuş mu diye bakarak; mis kokulu, yayık tereyağını elde etmek. Kalan ayrandan, “ekşimik” yapmak veya bez bir torbada süzdürüp; asıp kurutarak; “yoğurt peyniri” yapmak. Yufka açıp sonradan yemek üzere pişirip yığın yapmak. Tuzsuz yapılan yufkadan ince ince doğrayıp; kadayıf kesmek. Çamaşır günü derede, ocaktan çıkan kül ile “tokuç”layarak çamaşır yıkamak ve onları kok kömürlü maltızda kaynatarak; beyazlaştırmak. İneğe, koyuna, ata yem, su vermek. Bahçeyi bellemek. Mevsimin başında, avlu duvarları ile birlikte evin, iç ve dış badanasını yapmak... Bir işte çalışmadığı hâlde, eve temizlikçi kadın alan; çamaşır, bulaşık makineli, doğal gazlı, her türlü elektrikli ev âletli, pişpiriğe yeterince zaman ayıramadığından şikâyetçi olan; bazı günümüz hanımlarının, tahayyül bile edemeyecekleri; saymakla bitmez; daha nice görevler...

***

Avlu içerisinde, zamanımız bayanlarının Bağdat Caddesi’nde dolaştırdıkları, fare büyüklüğündekilere inat, bana dev cüsseli görünen; adının Karabaş olduğunu hatırladığım köpeğimiz bağlı dururdu. Köpek kedi mamaları henüz icat edilmemiş olduğundan; edilmiş olsa bile, dışarıya borçlanıp; bu mamaları ithal eden ferasetli(!) yöneticilerden mahrum olduğumuzdan dolayı Karabaş, dedemin, at arabasına koyup getirdiği; ama kokusunun, burun direğimizi sızlattığı, işkembe ile beslenirdi. Kullanma suyu avludaki kuyudan temin edilir; içme suyu bin metre kadar ilerimizdeki çeşmeden sağlanırdı. Şehrin içerisindeki en meşhur su: Çayır Bağı suyu idi.

Yine bu avluda, üç dört metre boyunda, şeker armudu dediğimiz; bugünkü akça armudunun üç katı iriliğinde, ama onun lezzetinde armut veren; altı, yedi ağacımız vardı. Armudu toplamak için: Uzun bir sopanın ucuna bağlanmış; gaz veya diğer sıvıların ölçümünde kullanılan litreye benzer; sacdan yapılmış, içi boş bir silindir kullanılırdı. Armut, dokunulduğu anda, zedelenmeden onun içine girerdi. Her akşam olgunlar toplanmaz ise, yere düşüp paramparça olan armutların; sadece çekirdeklerini görebilirdiniz. Isırdığınızda, ağzınızın kenarından suyu akan bu armudun damağımda bırakmış olduğu lezzet sebebiyle şimdikileri, sanki kabak tadı aldığımdan; yiyemiyorum. Sadece armut mu? Erik ağaçlarının meyvesi de çeşit çeşitti. “Böörek erik”, sarı erik vs. her birisi ayrı tat ve lezzetin temsilcileri idiler. Çekirdeği çıkarılarak ortasından yarılıp, kurutulan sarı erikten; yöreye has yemek yapılırdı: Haşlanan eriğin içerisi kıyma, pirinç karışımı ile doldurulup; ağzı kapatıldıktan sonra, tereyağı da konularak; toz şekerle kaynatılıp yapılan yöreye has “erik dolması”nın tadına doyum olmazdı.

Elmaların; yazlığından, kışlığına; ekşisinden tatlısına, belki on beş türü vardı. Onlar da, diğer meyvelerimiz gibi, şimdilerde büyüklerimizin bile içine düştükleri “kimlik” bunalımına henüz düşmemişlerdi.. “Golden”, “Starking” değil, “misket” vs. idiler. Yerken her biri, damağınızda ayrı lezzet bırakarak; boğazınızdan kayıp giderlerdi. Elma konusundan bahsedince: Galip Erdem Ağabey’imizin bununla ilgili hikâyesini anlatmadan geçemeyeceğim. Rahmetli ile biz, iki defa otomobille yurt dışına çıktık. Binlerce kilometre yol yaptık. Kısmet olur da bu yazıların devamını getirebilirsem; o seyahatlerin ilgi çekici yönlerini, anlatmak isterim. İşte bu gezilerden birinde, otomobili ben kullanıyordum. Yolculardan diğerleri, sevgili arkadaşlarımız Ahmet Nuri Yüksel ile Ahmet İyioldu idi. Uzun süren bu yolculukta, sigara içmekten boğazımız kurudu. Bir marketin önünde durup; biraz meyve alalım; dedik. O yıllarda Almanya’da bunlar, bize göre çok pahalı idi. Mesela karpuz, kilo ile değil; kesilmiş dilimler hâlinde satılırdı. Aldığım meyveler içerisinde, elma da vardı. Galip Ağabey yeme, içme konusunda çok seçiciydi. Elmayı hiç sevmez; evinize misafir geldiğinde, onun önüne elma çıkarır ve yemesi için ısrarcı olursanız. “Ben o Podgorni’yi yemem” derdi. (O tarihlerdeki SSCB’nin Devlet Başkanı’nın adı) Ama yolculukta, “Podgorni”yi yeme ihtiyacı hissedince; elmayı ısırıp, çiğnemeye başladı; fakat bir türlü yutkunup, boğazından aşağıya gönderemedi. Gerçekten de elma, boğazda takılan; susuz ayvalara benziyordu. Galip Ağabey, hışımla camı açıp; elmayı uzağa fırlatırken: ”Memleketimin bütün elmaları, sizlerden özür diliyorum; dönünce hepinizi birden yiyeceğim.” dedi.   

***

Toplanan kayısı ve armutlar, sabah namazından önce yola çıkacak olan arabaya sepetlerle konularak; her gün kurulan “Kadınlar Pazarı”na yollanırdı. Biz de, ayda veya iki ayda bir şehre inecek olursak; gece vakti, sabah namazından önce uyandırılırdık. Armudi camlı fenerin ışığında at, ahırdan çıkarılır; boynuna “hamud” u geçirildikten sonra başlığı, gemi takılarak arabaya koşulurdu. Fazla sarsılmaktan şehre sağ salim ulaşamayacağı düşünülen kayısı ve armut sepetleri, itina ile arabanın ön kısmına konur; biz de, arka tarafta ayrılan yere oturtulurduk. Üşümeyelim diye de üzerimize bir örtü verilirdi. Gecenin sessizliğini dedemin, atların koşumları üzerine şaklattığı kırbacın sesiyle birlikte “Haydi oğlum” komutu delerdi. Eğer, büyüklerimizin akşamdan yaptıkları “erken yat; yarın şehre ineceğiz” ikazını hafife alıp dinlememişsek; yarı uyur halde bindiğimiz arabanın ağaç tekerleğinin, sac çemberlerinin küçük taşlara çarpınca çıkardığı ses ve “tırıs” giden atın, nallarının söylediği ninni ile uyuyarak giderdik. Bu yarı uykuyu, ovanın düzlüğünde, bir köprünün yokuşuna gelindiğinde, arabaya koşulu çift atlardan kısrak olanı kaytaracak gibi olursa dedemin: “Haydi kızım, eşşeklik etme” ikazı ile birlikte, koşumları üzerine yalancıktan şaklattığı kırbacın, sesi bölerdi. Dedem, sabah namazını yolda kılar; arabaya koşulan atlar, onun ibadetini bitirmesini, sakince beklerdi. Mesleği icabı mıdır nedendir bilmem; atlarla sanki özel bir diyalogu vardı. Deeeh! ve Bişşş! genel komutlarını herkes kullanırdı. Ama O’nun ayrı bir tarzı vardı. Sanki onların her birisi ile ayrı ayrı konuşur ve halleşirdi.

At bahsi açılmışken; milletvekilliğimizi de yapan (rahmetli) İhsan KABADAYI’ dan bahsetmemek olmaz. İhsan Bey 27 Mayıs 1960 döneminde, daha Binbaşı rütbesindeyken; Ankara’da Altındağ Kaymakamlığı ile görevlendirildiğinde başarılı çalışmalarıyla, dikkat çekmişti. Sonraları, CHP’den ilimiz milletvekilliğine seçildi. Ortanın solu hareketine karşı çıkanların kurduğu; Turhan FEYZİOĞLU’nun, Güven Partisi’nde yer aldı. 1977 seçimlerinden önce de bize katıldı. Birlikte, günlerce köylerimizi dolaşıp; hemşehrilerimizle sohbetler ettik. İşte bu sohbetler arasında, zamanın başbakanını kastederek sık sık şu misali verirdi: “Ben çocukken; babam pazara gitmiş; bir at almıştı. Kelle kulak ve görüntüsü yerindeydi. Ancak küçük bir kusuru vardı. Yolda giderken; yokuşa geldi mi bizim at durur; bir türlü yürümezdi. Önce yavrum, kuzum.. sonra haydi oğlum... ikazları para etmeyince, kamçı faslı başlardı. Ne yapsanız, faydasız. Babam, komşulara şikâyete başlayınca; işten anlayanlar,: Oğlum bu at ‘yokuş yorgunu’; ne yaparsan yap, bunu bu huyundan vazgeçiremezsin; deyince bu atı, biz de sattık. İşte bu başbakanımız var ya bu da yokuş yorgunu... Düzde gider, zora gelince meseleyi çözmek yerine, şapkasını alır; bırakıp kaçar...” Son zamanlarda televizyon ekranlarına çıkan bu eski siyasetçimiz, Kabadayı ve benzerlerinin bu tarz tenkidine şu cevabı veriyor: “Önemli olan kafayı kaptırmamaktır. Şapka bulunur ama kafa bulunmaz.” Acaba:

 

“Onlar yurda, baş dedikleri bir ağır adakla geldiler.

Ve şu bayraksız Dünya’ya, bayrakla geldiler.

Kopardılar ayı gökten; bir ipek dala astılar.

Yurt dediler; gölgesine ayaklarını bastılar.”**

 

diyen şairimizin tasvir ettikleri hangi millete mensup yiğitlerdi. Yüzlerce Osmanlı veziri: “Devleti ebed müddet” anlayışı ile hareket etmeyip; risk almadan kelleyi muhafaza gayretine düşselerdi, daha mı iyi yapmış olurlardı. Yoksa, risk almaya cesareti olmayanlar; İstiklâl Savaşı öncesinde, hemşehrimiz Kâzım Karabekir Paşa’ya yazılan mektupta olduğu gibi; devlet idaresi yerine, çiftlik idaresini tercih etseler; millet için daha mı hayırlı olurdu, ne dersiniz?.

 

“Adamlar bilirim; anlamamış,

Anlamayacak ne olduğunu.

Adamlar bilirim: Dolduramamış,

Dolduramayacak koltuğunu”**

 

Evet, neyse ki dedemin Çalıklı’dan bizi şehre götüren atları; Kabadayılarınki gibi, yokuş yorgunu değildiler. Bu yolculukta, bir süre sonra yarı uykulu hâlde, tan yeri ağarmasının; kızıllığını seyrederdim. Benim için en korkulu yer: Büyük mezarlıktı. Gecenin karanlığında onun yanından geçerken; “Şiştt küçük... Şiişşt küçük...” diye seslenen; cırcır böceklerinin (Ağustos böceği) sesini duymamak için, üzerime verilen örtüyü kulaklarıma kadar çeker; büzülür büzülür; beni çağıran ruhlar, hayaletler görmesin diye, minnacık kalırdım.

***

Şehrimiz, Delibaş isyanı sebebiyle cezalı olduğundan; 1950 yıllarına kadar; hiç bir yatırımın yapılmadığı bir yerdi. İstasyona bakan Atatürk heykelinin sırtının; şehre dönük olmasının izahı da buna bağlanıp; küslüğünün ifadesi olarak yorumlanırdı. Bu yüzden at arabaları yola koyulduğunda, toz deryasının içine dalar; tıpkı bugün, modern şehirlerimizde, kanalları çalışmadığı için, yağmur yağınca göle dönen asfalt yollarımızda, yanımızdan geçen aracın; üzerimize su sıçratması gibi; tekerlekler, toz fışkırtırdı. At arabaları, hem yük hem de yolcu taşırdı. Kiraladığı arabaya binenler; oturacağı yere, kendi getirdiği örtüyü sererek; otururdu. Çok küçükken bu arabalardan birisine, beni de bindirmişlerdi. Annem, yanımda oturuyordu. Ben ayakta iken; arabacı binmeden, at birdenbire kendiliğinden hareket edince; kafa üstü taş zemin üzerine düşüp bayılmışım. Bir süre sonra ayıldığımda, beni kucağına almış olan Annemi; ağlarken gördüm. “Yaylı araba” dediğimiz; makaslı ve tekerlekleri de otomobil lastiğinden olanlar daha sonra çıktı. Bir diğer taşıma aracı da bizim, “körük” dediğimiz; faytonlardı. Bekledikleri üç durak: Alâeddin Tepesi’nin altı, İstasyon ve Hükûmet Meydanı idi. Diğer yerlerde ancak, müşteriden dönenine rastlarsanız; binebilirdiniz. Ağaç tekerleklerinin üzeri lastik kaplamalı olduğundan sessiz olurlardı. Bunların üst kısmı, mevsimine göre kapalı veya yarı açık durumda olurdu. Arka kısmına üç kişi, karşısına da iki kişi oturabilirdi. Yolcu sayısı fazla geldiğinde, atların arada bir işledikleri kabahat yüzünden; “kokulu” mevki olan faytoncunun yanında, seyahat edebilirdiniz. Yolculuk esnasında, mahallenin haşarı çocukları arkaya takılmaya kalktığında; yüzlerinde meşin kırbacın şaklaması gibi bir tehlike ile karşılaşabilirlerdi. Alâeddin Tepesi’nden başka, hiçbir iniş ve yokuşu olmayan ilimizde, yaygın olarak kullanılan araçlardan birisi de: “Velesbit”di (Bisiklet).  

Söz Alâeddin Tepesi’nden açılmışken, tarihî dönemlerde yerleşim yerlerinin sur içinde savunulabileceği ihtiyacından dolayı burasının da etrafının sur ile çevrilmiş olan bir yükselti olduğunu unutmamak gerekir. Bu tepede Sultan Sarayı bulunuyordu. Çevresindeki iç kale, adını aldığı Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev’in oğlu olan, Alâeddin Keykubat tarafından yeniden yapılmıştı. Keykubat, ince zevkleri olan, mimari konusunda becerikli bir sultandı. Şimdi adını handan alan ilçedeki Sultan Hanı, Alanya’daki köşkler, Kayseri’deki Keykubat Sarayı ve Beyşehir civarındaki Kubadâbât da onun eserlerindendir. Çok yazık ki bunlardan bir kısmının, yalnızca harabeleri veya isimleri kaldı. O’nun devri, Selçuklu mimarisinin zengin örneklerinin sunulduğu bir dönemdir.

Velesbitlerin üç tekerlekli olanları, mal taşımada kullanılırdı. Yalnız mal taşımada mı? Dedem, ak sakallı hâliyle Babaannemi, öndeki sepete oturtur; şehir içi ziyaretlerini bununla yaparlardı. Şehir içi taşımacılığı daha sonra, “moto guzzi”lere terfi etti. Üç tekerlekli, yük taşımaya mahsus olan araçlar; hemşehrilerimin elinde, üzerlerine konan minik otobüs kasaları ile altı kişinin arkaya, birinin de motorcunun yanına oturması suretiyle, yedi kişilik taksi ve dolmuşlara dönüştü. Bunların üzerine de, bir zamanlar kamyon ve otobüslerin alnını süsleyen; “Allah Korusun” ve “Maşallah” kelimeleri yazılırdı. Bununla ilgili bir benzetmeyi de Türkocağı Gençlik Kolları’nın kurulduğu 1958’li yıllarda, Erdoğan Cemil OKÇU anlatmıştı: Ömer ÖZTÜRKMEN ile birlikte Londra’ya gitmişler. Orada parasız kalmışlar. Ucu çivili bir baston yapıp; başkalarına hissettirmeden izmaritlere saplamak suretiyle sigara ihtiyaçlarını gidermişler. İşte bu sıralarda, Türkiye’yi görmüş olan bir İngiliz arkadaşları: “Türkiye’de, İngiltere’dekinden daha büyük taşımacılık şirketleri var.” deyince, bizimkiler şaşkınlık içerisinde, hangisi diye sormuşlar: “Maşallah” ve “Allah Korusun” şirketleri, cevabını alınca da, hiç bozuntuya vermemişler.

***

Bağ evinin duvarları kerpiçten, avlununkilerin üzerindeki “çelen” de kamış ve çamurdandı. Ev avlusunun hemen dışında, erik ve diğer meyve ağaçların bulunduğu bir kısım daha vardı ki, üzüm bağımız da burada idi. Akşam yemeği için üzüm kesmeye gidene, siparişler başlardı: Benimki “büzgülü” olsun; benimki “dimnit” olsun; ben “gül üzümü” isterim vs... Üzüm kesmeye giden; hangi “puşta”nın, hangi “omca”sında, hangi üzümün olduğunu bilirdi. Hava mutedil olduğunda akşam yemekleri, dışarıdaki sekide, aksi hâlde içeriye serilen sofra bezi üzerine konan, açılır kapanır dört ayaklının üzerindeki kalaylı bakır “sini”de yenirdi. Büyükler bağdaş kurar, küçükler diz çökerek yemek yerdi. Kişi fazla ise, bağdaş kuranlar, sağ tarafları sofraya gelecek tarzda yan dönmüş halde otururlardı. Herkes, devamlı hareket hâlinde olduğundan; bugünün apartman sakinleri gibi, oturduğu kata asansör çağırıp merdiven inenlerden olmadıklarından; dizleri kıvrılmadığı için ah, vah edeni, sandalye isteyenleri olmazdı. Soğan sofraya, kısa boylu sepet içerisinde gelir; bol miktarda yenilirdi. Aydınlatmayı yapan lambanın gaz haznesinden çıkan fitil, düzgün kesilmemişse çıkardığı is, lamba camını kararttığından az ışık verirdi. Yatma saati geldiğinde fitili iyice içine çekilerek, gece lâmbası hâline dönüştürülürdü.

***

Hemen eve bitişik olan, asırlık ceviz ağacına tırmandığımızda; kalın bir dalın, sağ ve solunda bulunan inceleri ile tabiî bir beşik meydana getirdiğinden, koşturmaktan bitap düştüğümüz sıcak yaz günlerinde orası, öğle uykusunu uyuduğumuz yer olurdu. Yine bu ceviz ağacından biz, tek katlı evimizin toprak damına geçerdik. Bu damın, kışın kar ve yağmur sularını aşağıya akıtmasın diye, üzerine bol tuz atılıp, “dam yuvağı” denilen; içerisinden geçirilen kalın demir tel ile kumanda edilen; tahminen 60-70 kilo ağırlığında; silindir biçimindeki bir taş gezdirilmek suretiyle örtüsü, sıkıştırılırdı.

Hayvanların ihtiyacı için yetiştirilen arpa ve evin ihtiyacı için yetiştirilen buğday tarlalarının, kenarlarını çevreleyen yüzlerce kayısı ağacı bulunurdu. Taze kayısı şeker ile kaynatılıp; içerisine de tereyağı konularak; bol su ile pişirilip; kaşıkla yenirdi. Kayısıların yerlere dökülenleri, haftada bir kere, ya bele sarılan peştamal gibi bir bezin içine veya küçük sepetlere toplanıp; sonra küfeye aktarılırdı. Bunlar, ev damının üzerinde, ortalarından yarılır; çekirdekleri çıkarıldıktan sonra, bezlerin üzerine serilerek; güneşte kurumaya bırakılır; evin hoşaflıkları da böylece temin edilmiş olurdu. Diğer bir kısmı ile de kış mevsiminde arasına ceviz koyarak yediğimiz nefis pestil ile yine arasına ceviz konularak kurutulan “sucuk” yapılırdı. Yalnız bunlar değil; yöreye has, başka yerlerde pek bilinmeyen; kayısı yahnisi de yapılırdı. Koyunun kemikli kaburga eti, yarım parmak boyunda kesilip; kayısı ile birlikte, tereyağı da konulup, pişirilerek; yenirdi. Çekirdekleri tatlı olan kayısı ağaçları bilindiğinden; daha toplanırken; onlarınki, kırıp yenmek üzere ayrılır; diğerleri, satılmak üzere çuvallarla şehre gönderilirdi.

Mahsulün iyi olup olmaması; tabiat şartlarına bağlı idi. Aynı mevsimde, birden fazla ürün almak mümkün olmadığı gibi; bir yıl, evden bir kilometre kadar uzaklıktaki çeşmenin arkasındaki tarlamız sürülmüş halde “nadas” a bırakılarak dinlendirilir; ev civarındakine ekim yapılır; sonraki yıl da tersi olurdu. Buğday ve arpa, genellikle sonbaharda ekilirdi. Mevsim yağışlı, hele karlı geçmiş ise ekin, daha bahar gelirken karın altında, kafayı yemyeşil çıkarır; alıp verdiği nefesle kar içerisinde kendine bir odacık yaparak; büyümeyi sürdürürdü. Başaklar dolgun olurdu. Bu başaklardan bir demetini toplayan bizler; bunları mutfaktan yürüttüğümüz kibritle yakar; külleri ile birlikte avucumuza topladığımız kısmı üfleyerek, diğer avucumuza aktarır; tanelerinden meydana gelen “kavurga”yı iştahla yerdik. Ağustos sıcaklarında iyice olgunlaşan ekinler; biçerdöğer, patos denilen modern aletler, henüz ülkemize girmemiş olduğundan; tırpan, mevsim kurak geçmişse, ancak orakla biçilerek toplanabilirdi. Kağnı ile getirilen ürün, tarlanın bir köşesindeki “Harman yeri”ne yığılırdı. -Türklerin icadı olan bu nakil aracı, belki de bilyenin icadına sebep teşkil etmiştir. Bu gün otomobillerde olan kovan ve aks yerine geçen, ağaçtan bir dingili vardı. Dingilin yuvarlağı üzerine tekerlek geçirilirdi. Dönerken, ağacın ağaca sürtmesinden çıkan hüzünlü ses, çok uzaklardan duyulurdu. Kağnı çekicisi, okuna bağlanan ve dalga geçtiğinde “övendire” ile ikaz edilen; bir çift öküzdü. Çok sap alabilmesi için kağnının etrafı, kolayca indirilip, kaldırılabilen, yüksek tahtalarla çevriliydi.- Yığılan sapın etrafına yayılan kısmı üzerinden, “düven” geçirilerek; taneler başaklardan, ayrıştırılırdı. Düven, boyu bir metre, eni 70 santim civarında olan; burun tarafı kalkık, tahtadan yapılmış geniş kızağa benzeyen; bir araçtı. Alt tarafında açılmış yarıklara, sırtları gayet keskin Düven Taşı da denilen; “çakmak taşları” çakılarak yerleştirilmişti.

Yıllar sonra, bu taşların ikisini birbirine çarptırarak; çıkan kıvılcımların ısısıyla kızaran “kav”dan sigarasını yakan; iki büyüğümle karşılaşmıştım: Bunlardan birisi: Millî şairimiz Arif Nihat ASYA; diğeri de İsmail Baha SÜRELSAN’dır. Arif Hocamızla ilgili olanları sonraya bırakıp; İsmail Baha Bey’den bahsedelim: O, Türk musikisine emeği geçen büyük musikişinaslarımızdandı. Yozgat’ın tanınmış eşraflarından Ahmed Bahâüddin Efendi’nin oğludur. 1912 yılında Bursa’da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra, Işıklar Askeri Lisesi’nde eğitim gördü. 1935 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinden mezun olduktan sonraki ilk görevi: Ziraat Müdürlüğü idi. 1972 yılına kadar, Ziraat Vekaleti Şube Müdürlüğü, Bakanlık Müfettişliği, Zirai Donatım Kurumu Baş Müşavirliği gibi görevlerde bulundu. SÜRELSAN, emekli olduğu 1972 yılında, TRT’de Türk Sanat Müziği Uzmanı olarak çalıştı. Müziğe tutkun bir aileden geliyordu. Küçük yaşlarda bağlama çalmaya merak salmıştı. Daha sonra da tanbura gönül verdi. 1925 yılına kadar Bursa’da çeşitli mûsikî toplantılarına katılması ve Bursa Mevlevihânesi’ne devam etmesi, mûsikî hayatının en önemli dönüm noktasıydı. 1927 yılında Kanuni Salim Bey’le kanun sazı üzerine çalışmaya başlayan İsmâil Bahâ SÜRELSAN, Türk kültürünün önemli bir dalı olan Karagöz ile ilgili çalışmalar da yaptı... Ankara’da uzun yıllar evinde düzenlediği Cumartesi toplantılarına katılan mûsikî severlere ücretsiz olarak, bildiklerini öğretmeye başladı. Kısa sürede Cumartesi toplantıları bir kurs niteliğine büründü. Feyz alanlar arasında Türk Sanat Müziği’nin son dönem ustalarından ünlü bestekâr Erol SAYAN, Radyo sanatçılarından Ahmet HATİBOĞLU, Arif BİÇER, Ekrem VURAL, Elâ ALTIN, Taner ŞENER, Çetin ÇEKİ , Tahir AYDOĞDU ve daha birçoğu gibi baldızım Nurşize COŞKUN da, O’nun kıymetli öğrencilerindendi. 12 Eylülcülerden Tahsin ŞAHİNKAYA da, sık gelen misafir dinleyicilerdendi..  Bu topluluğa ve bazı yurt içi seyahatlerine mûsikî ziyafetlerinden nasiplenebilmek için ben de bazen katılırdım. TRT’de Türk sanat mûsikîsi uzmanı olarak, çeşitli komisyonlarda görev yapan SÜRELSAN, Repertuar Kurulu Başkanlığı, Kültür Bakanlığı Türk mûsikîsi komisyonu üyeliği görevlerinde de bulundu. 1968-1972 yılları arasında, Ankara İlâhiyat Fakültesi’nde dini mûsikî dersleri de veren SÜRELSAN, Akdeniz Üniversitesi Türk sanat müziği korosu şefliği görevinde de bulundu. Antalya Radyosunda hazırladığı açıklamalı Türk Sanat Mûsikîsi programları büyük ilgi toplayan İsmâil bahâ Bey’in, bir müzikolog olarak çeşitli gazete ve dergilerde inceleme yazıları da yayınlandı. Kantemiroğlu hakkındaki inceleme yazısı UNESCO Türkiye Millî Komitesi tarafından bastırıldı ve Kültür Bakanlığı yayınları arasında yer aldı.

1991 yılında Devlet sanatçısı unvanını alan İsmail Baha bey, Türk Yazarlar Birliğince “Yılın Kültür Adamı” seçildi. 1995 yılında da Selçuk Üniversitesi tarafından “Fahri Doktorluk” payesi verildi. Klâsik köklere ve ilmî değerlere bağlı olarak 75 eser bıraktı. Türk mûsikîsini yaygınlaştırmak için 86 yaşına kadar hep çalıştı.  1991 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi bünyesinde yer alan ve kendi adını taşıyan Mûsikî Evi’nin kurucusu olarak önemli bir hizmete imza attı. 13. Nisan.1998’de hayata veda eden, İsmâil Bahâ SÜRELSAN, Türk sanat müziğine kazandırdıklarıyla ölümsüzleşmiştir.

İsmail Baha Bey, çok titiz bir insandı. Öğrencileri zamanında geldiğinde: Kapıda saatine bakarak , “Sizi tebrik ediyorum, tam zamanında geldiniz” derdi. Eşyalarını o kadar itina ile kullanırdı ki, her birisi yeni alınmış gibi-yıllarca tertemiz kalırdı;. Meselâ paltosu, on beş yıllıktı. Yağışlı havalarda, üzerine “mest lastik” misali bir lastik geçirerek; çamurlanıp yıpranmasını önlediği ayakkabısı on yıllıktı.  Yirmi dört tane diş fırçasının her birisini, dönerli olarak  kullanır; diğeri kuruyarak, sırasını beklerdi. Ayakkabı bağları yıkanıp; ütülenirdi.. sigara içeceği zaman dizlerinin üstüne bir “peşkir” serilir; yan tarafa kül tablası yerine, içerisinde su olan, “hokka” benzeri bir kap konulurdu. Sigarasını yakmak  için benzinli, gazlı çakmak veya kibrit yerine, yukarıda belirttiğimiz, çakmak taşları ile kavı kullanırdı. Sorduğumda, kibritin eczası ve çakmağın benzin veya gazını ilk nefeste çekmenin; sağlığa zarar vereceğini söylerdi. Ama tiryakiliğin keyfini bir tarafa bırakamadığından, doktor tavsiyesiyle üçe bölerek; belli sayıda içtiği sigarasını; ağızlığına takmayı ihmal etmezdi. Her bir öğrencinin  deri terlikleri ve su bardakları ayrı ayrı idi. Öğrenciler gidince ev, sabunlu sularla silinirdi. (İlk sayısından itibaren gönderdiğim Devlet gazetelerini, düzgün bir şekilde biriktirip; her sayısını okumuş olduğunu, müzik kitapları dışında arşivinde konulacak yer olmadığını beyanla, atılmaması için bana vermişti.

 

        “Beni ihmal, bana isyan, beni guryan et”,

        “Bir ince fidansın, eğilir bükülürsün”,

        “O tebessüm o tavırlar”,

        “Yaz Günleri” ve

        “Sandal” , O’nun dillerden düşmeyen bestelerindendir.Dillerden düşmeyen bestelerindendir.

         

        Millî kültürümüze tutkun olduğunu açıklayan Kültür Bakanlığından O’nun adını alacak olan konservatuarı açmasını bekliyoruz.

         

        Şimdilik O’nu, çok sevdiğini bir Yahya Kemâl güftesi ile uğurlayalım.

         

        Ömrün şu biten neş’vesi tam olsun Erenler.

        Son meclisi cam üstüne cam olsun Erenler.

        Şükranla veda ettiğimiz cam-ı Fenaya

        Son pendimiz ahlafa devam olsun Erenler...

         

        Caizse harabatı ilahide de her şey

        Yaran yine rindan-ı Kiram olsun Erenler

        Tekrar mülaki oluruz bezm-i ezelde

        Evvel giden ahbaba selam olsun Erenler...

 

Bizim bağdaki düvene, galiba başı dönmesin diye, gözü bağlı bir at koşulur; düvene konan bir teneke üzerine oturan kişi, atın dizginlerini tutar ve on metre çapındaki daire içerisinde, yığının etrafında dönmeye başlardı. “Dene” (tane) ile saman, daha çabuk ayrışsın diye de biz çocuklar, ağırlık yapmak için, eğlenceli bulduğumuz bu dönme dolabın; ikinci müşterisi olurduk. Bazen biz henüz oturmamışken; at birdenbire yürüyünce yumuşak zemin üzerine düşer; eğlenir; sonra da dönmekte olan düveni durdurmadan, üzerine atlamaya çalışırdık.

Düven faslı bitince; “Yaba”larla yukarıya atılan saman, buğday karışımında; az bir esinti ile ağır olan taneler; hemen alt kısma dökülür; hafif olan saman da, hava cereyanı ile biraz daha ileride yerini alırdı. Günlük tahmini hava hareketleri uzaydan gözlenip, raporları ilân edilmediğinden; esintinin çıkacağı gün beklenir, hafif rüzgar olduğu zamanlarda bu iş, daha kolay yapılırdı. Ama, “Harman savurma” dediğimiz bu işlem sırasında, yüz göz toz içerisinde kalır; sırtımız kaşınmaya başlar; başı kollamak için de büyük bir “çevre” sarılırdı. Harman savurmakla ilgili bir de “darbı-mesel” ortaya çıkmıştır: Soğuk kış günlerinde yanmakta olan soba veya açıkta yakılan bir ateş karşısında ellerini de uzatmış ısınmaya çalışan birisine: Isındın mı? diye sorulduğunda şu cevabı verirdi: Evet... Önüm, kavurga kavuruyor; arkam harman savuruyor...

Elde edilen buğday, çuvallara doldurulur; Meram’daki, su ile çalışan değirmende öğüttürülüp; insan boyunun zor erişeceği kadar büyük, ağaçtan yapılmış ambarlara konulurdu. Harman yerinin altındaki “badas” üzerinde kalanlar süpürülür; çıkan buğday çeşmeye götürülüp yıkanırdı. Sonra bakır kazanlarda “bulgur kaynatılır”, “savanlar”a serilip kurutulurdu. İçi oyuk taş “dibek” lerde ağaç tokmaklarla dövülür, sonra eleklerde elenirdi. Kırk santim çapında, sert taştan yapılmış; el değirmeninde çekilerek; bulgur yapılırdı. Bu değirmenin üstteki taşının ortası, avuçla buğday dökülecek tarzda açık, üzerinde de taşı elle yatay haldeyken çevirmeye yarayacak; ağaç bir sap bulunurdu. Dönen iki taş arasında sıkışan buğday, bulgur haline dönüşünce elenir; ince taneleri köftelik, -ki buna simit denirdi.- diğerleri, pilavlık olarak ayrılırdı.

Evin önünden çok küçük bir çay akar; “avar” ların sulanması bununla yapılırdı. Günümüzdeki gibi, binlerce dolar sayılarak; dışarıdan tohum ithal etme modası olmadığı için; bütün sebze ve meyve çeşitleri, damak zevkimize hitap edebilir çeşitlilikteydi. Kavun ve karpuzun yetiştirildiği yer “bostan” dı. Tomata, (domates), balcan (patlıcan), hıyar, müsür (mısır) ve benzerleri de avar dediğimiz tarlanın, diğer bir bölümünde yetişirdi. Biz çocuklar, öğle yemeklerini bazen, “azık katma” usulüyle yapardık: Herkes payına düştüğü şekilde, kimisi zeytinyağını, kimisi sirkesini, kimisi de ekmek vs. ni getirmek suretiyle ortak salata yapar; hep birlikte yerdik. Kuş Gıribi bahanesi ile tavuk katliamı yapma formülü henüz keşfedilmemiş olduğundan; doğradığımız yumurtanın salataya verdiği lezzet; hâlâ damağımdadır. Unutamadığım lezzetlerden birisi de, bağımızdan topladığımız üzümlerden yapılan pekmez kaynatma sırasında, leğeninin üzerinde, tam kaynamaya geçmeden kısa bir süre önce meydana gelen köpüktü. Bu köpükleri, bağ yaprağı veya geniş dut yapraklarını kaşık şeklinde büker ve bize verilen tabakların içerisinden, yemeye çalışırdık. Bu köpüklerin tadına, hâlâ hasretim. 1977 genel seçimlerinde milletvekili adayı olduğum ilimin; bir dağ köyünden geçerken; pekmez kaynatıldığını görünce, hemen geri döndüm; fakat pekmez tam kaynama hâline geçtiğinden; hasretliğime kavuşamamış oldum.

Kış mevsimi yaklaşırken yapılan hazırlıklardan birisi de, “kavurma”, “irişki” (sucuk) ve pastırma hazırlamaktı. Bunun için genellikle bir koyun, bir de dana kesilirdi. Koyun etiyle kavurma yapılıp; küpe basılır; dananın pastırma olacak yumuşak yerleri cinslerine göre ayrılır; hem suyunu bıraksın, hem de tuzunu alsın diye birçok yerine bıçak derinliğine batırılarak; birkaç gün “denk” de bekletilir; sonra karılan çemenler; ağaçtan oyulmuş tekneler içerisinde bunların üzerine yedirilip, iplere asılarak; kurumaya terk edilirdi. Günümüz ekonomisinde, stok maliyeti dikkate alınarak; beyaz peynirde olduğu gibi bunda da erken olgunlaştırma formülleri uygulanmaya başladı. Fırında kurutma dâhil, yeni tekniklerle eski lezzetler de, ipe asılmış oldu. Pastırma deyip geçmeyin. Bu iş ile ünlü ilimizde bir hayvandan, etin alındığı bölgeye göre adlandırılan; on yedi, evet yanlış okumadınız; tam on yedi çeşit; değişik tadda pastırma üretilirdi. (Sırt, kuş gönü, döş, mehle, eğrice, dilme, şekerpare, kovrama, Ege soyması, baçak, kanlı ben, omuz, kürek, kepak ve tütünlük gibi). Kayserili imalâtçının bir sandık pastırması çalınınca; başlamış ağlamaya... Konu, komşu: “Sen varlıklı, ağa adamsın. Bir sandık pastırma için, değer mi ağlamaya” deyince, “Çalındığına ağlamıyorum. Doğramasını bilmez.” cevabını vermiş. Günümüzün, elektrikli makinenin ağzına verilip, “Gâvur’u Müslüman’a karıştıranı” yerine; bıçakla, çeşnisine göre elle doğranmışından yediniz mi? Etin kalan kısmı, kemiklerinden arındırılarak; evdeki et makinesinde önce çekilir; baharatla yoğrulduktan sonra da, et makinesinin ağzına takılan huni biçimindeki bir aygıt yardımıyla, kasaplardan alınan kurutulmuş ince bağırsakların içerisine doldurulurdu. Bağırsaktaki havanın çıkarılması görevi de, -elimize verilen toplu iğneleri batırmak suretiyle- bizim olurdu. Bunlar da genelde, güneş almayan; rüzgarlı yerlere asılarak; kurutulurdu. Böylelikle günümüzde, içerisine nelerin doldurulduğu bilinmeyen; İstanbul surlarının kenarlarında kesilen; “nallı kuzu” lardan mı yapıldı; şüphesi olmayan; sucuk ve pastırmaları afiyetle yerdik.

Sakın, çocukluktan gözlemlediğim bu tarife güvenerek; siz de sucuk yapmaya kalkışmayın. Sonra kayınvalidem Ayşe Hanım’ın başına gelen, sizinkine de gelebilir. Bundan otuz yıl kadar önce idi. Benim tarifime göre, Mamak’daki evlerinde sucuk yapmaya kalktılar. Baharatla karıştırdıkları kıymayı bir geceden fazla beklettiklerinden veya biraz su ile karıştırdıklarından; sulandı. Et, “Bağırsağın içine gir” komutuna aldırış etmeyip; makinenin ağzından geri çıkmaya başlayınca, bunu bertaraf etmek için benim aklıma uyarak –sanki pastırma imiş gibi- içerisine çemen karıştırdılar. Bu suretle sucuk ziyafeti mahalle hayvanlarına çekilen ziyafete dönüşmüştü…

Diğer bir kış hazırlığı da, yufka açmaktı. Eskiden bakkal olan adı şimdi –nedense- marketleşen yerlerden sayı veya kilo hesabıyla satın aldığımız yufkalar; evde yüzlerce açılıp sacda pişirildikten sonra yığın hâline getirilir ve kış boyu kullanılırdı. Komşu kadınlarının bir araya gelerek “imece” usulü ile yaptıkları, bugün İtalyan “makarona”sı ile tahtından kovulan “erişte” kesilirdi. Yine, günümüzdeki gibi seracılık usulü ile yetiştirilen hormonlu sebzeler ve dondurulmuş gıdalar bulunmadığından; biber, patlıcan, kabak gibi sebzeler ipe dizilmek suretiyle kurutulur; kışın bunlardan hem sarma, hem de dolma yapılırdı. İneklerden elde edilen tereyağı da ateşte eritilip, “sızdırıldıktan” sonra tuzlanarak; tenekelere basılırdı. Yapılan turşular ve bütün kışlık yiyecekler, güneş almayan; serin “izbe”lerde saklanırdı.

Şehimize ait ve özelliği olan bir kısım yemeklerden yukarıda bahsetmiştik. Bunlara eklenecek olanlar elbette ki vardır: Meselâ siz, “etkabağı”ndan yapılanları yediniz mi? Şimdilerde, kurutulduktan sonra turistler için üzerine göz, kaş, ağız, burun yapılarak satılan; eğri saplı kabaktır. O, taze iken sapı kesilip; boşaltılan içine, kıyma pirinç karışımı doldurulup; toz şekerli kestirmede pişirilince, nefis bir yemek çıkar. Yine aynı kabak doğranıp, koruk ekşisi ve kaburga etiyle pişirilince “ekşili kabak” yemeği çıkar ortaya... Aksaraylı hemşehrilerimiz bu kabağın adına: “Sülâ kabağı” diyorlar. 1973 Seçimlerinde köy gezilerimiz esnasında, arkadaşımız (rahmetli) Hilmi PEREK benim sevdiğimi öğrenince, annesine pişirtip; bana ekşili kabak ziyafeti çektirmişti. Yine aynı kabağın; türüm türüm kokan reçeli de yapılır. Kabak bahsinin bu kadarcık kaldığına dua edin. Şimdilik, Sadi SOMUNCUOĞLU’nun şu yakıştırmasını naklederek; noktalayalım bu bahsi: “Seçim mitinglerinde, kürsüdeki rakip parti konuşmacısının karşısına geçen birkaç kişi, limon yalamaya başlarsa; hatibin ağzı sulandığından; konuşma insicamını kaybeder. İbrahim konuşurken; limon masrafına girmenize gerek yoktur. O’nu sabote etmeniz için; karşısında herhangi bir kabağı ısırarak yemeniz yeterli olur...” (İleride, “Şehraoğlu” nun, “Kabakçılar”a nasıl dönüştürüldüğünü göreceğiz.)


         

** Arif Nihat Asya

 


Türk Yurdu Mart 2006
Türk Yurdu Mart 2006
Mart 2006 - Yıl 95 - Sayı 223

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele