Mizah Türklerin Hayatından Çıkıyor mu?

Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

        Her sabah kalktığımızda gazete, radyo ve televizyonlarda ülkenin neresinde terörist bir hareket olduğu endişesi ve hüznü ile haberleri okuyor, dinliyor seyrediyoruz. Terörün ve ayrılıkçı hareketlerin yanı sıra, siyasi gerginlikler, cinayetler, trafik kazaları,vergiler,zamlar, ülkenin milli ve manevi değerlerine hakaretler, isyanlar. Televizyonlarda bu kötü haberlerin, ülkenin başka meseleleri yokmuş gibi dakikalarca verilmelerine de hiç kimsenin sesi çıkmamaktadır. İşte bu gürültü patırtı içinde iliklerimize kadar işlemiş olan hicvin, nüktenin, şakanın, hoşgörünün kısacası mizahın Türk toplumunu yönetenlerin fıtratlarından eriyip gittiği kanaati de giderek halkın içinde yayılmaya başlamıştır. Mizahi incelik yerini bednam insanların bi-perva hâllerine mi terk etti acaba?Zekâmızın ürünü olan mizah yerini neye bırakmak üzeredir?Hayatın ciddi fikir ve olaylarla devam edemeyeceğini öğrenen insanoğlu, en karamsar anlarda bile, mizah dediğimiz, temelinde düşündüren ve hoş görünün yer aldığı ve karşımıza nükte, latife, hiciv, taşlama, şaka, komedi, fıkra ve karikatür tarzında çıkan bir eğlence biçimi ile hayatına renk katmayı geçen zaman içinde keşfetmiştir. Ayrıca insanların ders aldıkları anekdotlar, hikmetli sözler ve hazır cevaplar neticesinde çıkarılan kıssadan hisseler, toplumların daha duyarlı olmaları için yol gösteren birer rehber niteliği kazanmışlardır.

         

        Mizahın temelinde hoşgörü ve beraberinde gülme eylemi bulunduğu bir gerçektir. Yapılan şakalar, nükteler, latifeler yazılan hiciv ve taşlamalar, anlatılan fıkralar insanları güldürdüğü, rahatlattığı oranda mizahi bir değer taşımaktadır. Ancak her mizahi olay, sonunda bizleri düşünmeye sevk ettiği için de mizahın bir sanat olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Bir olayı mizahi bir biçimde yazmak bir zekâ ürünü, onu halka aktarmak ise bir sanattır. Türk toplumunun mizah anlayışı zeki, sıcakkanlı oluşu ve çok meşakkatli bir hayatın içinden geldiğinden ötürü imrenilecek bir seviyededir. Öyle ki, sert mizaçlı hakanları, padişahları, başbakanları, cumhurbaşkanlarını kahkahaya boğan mizahi incelikler, bu toplumun hafızasından neşet etmiştir. Her devirde ortaya çıkan dili, kalemi ve zekâsı güçlü insanlar, toplumun özellikle de toplumumuzu yönetenlerin ders alması için çok önemli vurgular yapmışlardır. Ne var ki, halkın bu zekâsından bizi yönetenler çoğu zaman ders çıkaramamışlardır. Bu mizah ustaları her dönemde sorgulanmışlar, sürülmüşler ve hayatlarından olmuşlardır. Netice de onlar asla ve asla söylediklerinden vazgeçmemişlerdir. O nüktedanların bir nüktesinde gizli olan bir alay, karşısındakini hafife alma ve onu toplum önünde küçük düşürme, aslında ders alınması ve bir daha yapılmaması gerekenleri anlatmaktadır. Ancak, böyle bir inceliği yakalayabilmek ve olgun davranmak dâhiyane bir zekâ ve güçlü bir irade ile olabilir. Bunların yanına tahammül edebilme gücünü de eklemek gerekir. Netice itibarıyla mizah, toplumun neşesinin, sevincinin, mutluluğunun dışa yansıması olarak da tanımlanabilir.

         

        İnsanların göçebe hayat tarzından yerleşik toplum hayatına geçmeye başlamaları ile birlikte tabiat olaylarını değerlendirmeleri, aralarındaki sosyal, kültürel ve hatta iktisadi ilişkililerin meydana getirdiği düzen, insanoğlunda mizahi anlayışın gelişmesine yol açmıştır. Mesela Hititlerdeki ayinler ile EskiYunan’da Dionysos şenlikleri mizahi eğlence biçimi olarak ifade edilmektedir. MÖ (630-564) Emirdağ’da yaşadığı iddia edilen Ezop, masallarında insanları hem güldürmekte hem de düşündürmektedir. Mesela, “AristotalesEzop’un yolsuzluktan yargılanan bir siyasetçiyi, tilki ile kirpinin öyküsünü anlatarak nasıl savunduğunu şöyle anlatmıştır: Ezop mahkemede, bir tilkininbaşı pirelerle derde girmişbir kirpi de onu pirelerden kurtarsın mı diye sormuş,tilki, hayırbu pireler doyduartık fazla kan emmiyorlar. Onları kovalarsanyerlerine yeniaç pireler gelir demiş. Dedikten sonra jüriye dönereksözlerini şöyle bitirmiş, dolayısıyla saygı değer jüri üyelerimüvekkilimi cezalandırırsanız onun yerine onun kadar zengin olmayan birileri gelir ve sizi daha da beter soyar.’’Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’ndeİ.Yardımcı Orta Çağ’daki mizah konusunu şöyle açıklamaktadır: “Orta Çağ döneminde mizah, kilisenin iznine bağlı olarak kullanılmıştır. Orta Çağ’da inanılan bazı tek tanrılı dinler, mizaha karşı çıkmış, mizahın istenilen yerde ve şekilde kullanılmaması için yasaklar koymuştur. Orta Çağ’da mizaha yapılan baskı, tek tanrılı dinlerin savunduğu dünya görüşlerinden kaynaklanmaktadır. İyi, tek ve sürekli olarak üstün görülmekte, kötü ise her zaman olumsuz düşünülmektedir. Bu kalıpların dışına çıkılmamakta, özgür bir düşünce gelişememekte, dolayısıyla bu da mizaha etki etmekteydi. ‘Orta Çağda bu kalıplar içinde kalan toplumlar, kendilerine özgü bir mizah anlayışı geliştirememişler, bunun yerine kendilerine miras kalan örnekleri benimsemişlerdir.’ Öngören (1988)”Aslında bir medeniyetler müzesi olan Anadolu’da yaşayan insanların, halkların, milletlerin, devletlerin birbirlerine devrettikleri mirasların bugünkü hayatın şekillenmesinde önemli rol oynadığı bilimsel bir gerçektir.

         

        Türklerin Orta Asya’daki mizahı anlayışlarına dair elimizde pek bilgi bulunmamaktadır. Ancak Selçuklu döneminden itibaren mizah ile ilgili bilgi ve belgeler mevcuttur. Dede Korkut, Nasrettin Hoca fıkraları, Keloğlanmasalları asırlardır mizah ve masal hayatımızın vazgeçilmezleri arasında yer almaktadır. Dede Korkut masallarındaki kahramanların hak ve adaletin sağlanması için mevcut düzene karşı duruşları güçlü bir törenin destansı anlatımıdır. Keloğlan masallarındaki kurnazlık, zekâ, saflık, şaşırma ve iyilik mizaha eğlenceli bir mana yüklemektedir. Nasreddin Hoca fıkraları, yaşanılan dönemin toplumsal özelliklerini anlattığı gibi, fıkralardaki mizahi anlayıştan bugün bile alınacak dersler vardır.Anadolu’da böylesine nezih bir mizah anlayışı toplumun bütün katmanlarında yaşarken,bu dönemde İran’lı bir tasavvuf adamı olan Ebu’n-NecibSühreverdi,Nehcu’s-Sülûk Fi Siyaseti’l Mülûk (Yönetenlerin Yönetimi) adlı eserinde, mizah konusunda şunları yazmaktadır: “Gerçekten şaka, kişiyi önemli işlerden alakor. Karşısına dikilen zor işleri unutturup sarpa sardırır. Heybet ve ağırbaşlılığı giderir. Edebin güzel etkilerini siler, aşağılık kişilere cüret verir. Şaka ilk önce şirin ve tatlı görünür, sonu ise düşmanlık ve kendini ele vermektir…Çok gülmek de çok şaka yapmak gibi zararlıdır, makbul değildir. Özellikle devlet başkanları ve devletin üst kademelerindeki görevli kişiler için çok gülmek münasip değildir. Zira çok gülmek, kişilerin heybet ve vakarlarını giderir, edebini azaltır.’’

         

        Osmanlı döneminde mizah toplumun daha geniş kesiminde görülmektedir. Halk arasında, sarayda, tarikatlar, mezhepler ve etnik gruplar arasında nükte, hiciv, şaka, latife günlük konuşmaların ayrılmaz birer parçası hâline gelmiştir. Osmanlı döneminde Hacivat-Karagöz, Ortaoyunu, Bektaşi ve Bekri Mustafa fıkraları ve hicivler Osmanlı asırlarındaki istibdada rağmen mizahın asla terk edilmediğini göstermektedir. Cumhuriyetin ülkeye getirdiği hürriyetler ile birlikte mizah öylesine güçlü hâle gelmiştir ki, bu konuda edebiyatımıza önemli şaheserler sunan edebiyatçılar hızla artmıştır. Hiciv, taşlama, fıkra, nükte, komedi ve karikatürde ortaya çıkan usta kalemler toplumun meselelerini, dertlerini, isteklerini ve de idare edenlerin basiretsizliklerini zekâ ürünleriyle topluma aktarmışlardır.

         

        N. Muallimoğlu, Politikada Nükte adlı eserinde, I. Meşrutiyet’in müzakere zabıtlarında mebusların mizah ile ilgili görüşlerini şu konuşmalardan aktarıyor:“Matbuat Müdürü Macit Bey’in, kanun teklifini şu kelimelerle sunduğunu öğreniyoruz: Efendim, mizah gazeteleri ve mecmuaları lüzumsuz ve faydasız olduğu gibi, zararları da azimdir… Malumdur ki, gazetelerin iki vazifesi vardır: Birincisi, hakların muhafazası; ikincisi, mürebbiliktir. Bu gibi mühim mesailde (meseleler), yaveguluk (saçma sapan söylemek) soytarılık ve hoppalığa ne lüzum var? Gazetecilik ciddi bir meseledir. Mizah ise soytarılıktır. Suriye mebusu Nufel Efendi de hükümeti desteklemişti: Bu şarivari (bir kimseyi yuhalamak için evinin önünde teneke çalarak patırtı yapmak manasına gelen Fransızca kelimenin Türkçeleştirilmiş şekli) gazeteler,rumuz ile alay ediyorlar. Herkesin şan ve şerefi bir mizah gazetesi ile mahkeme huzuruna çıkmaya müsait değildir. O zaman daha çok kolay alay ederler, teşhire bağlarlar. Avrupa’da varmış. Olsun... Bizde olmaz, olmamalı.’’Alay, şaka ve hiciv konusunda F. R. Atay’ın ifadeleri de çok anlamlıdır: “… Alay, şaka veya hicvin azdırıcı değil, uslandırıcı bir tesiri vardır. Esneten kuru nasihat hatırdan ne kadar çabuk silinip giderse, dokunaklı bir alay nüktesi insanın içine o kadar işler. Alay, şaka veya hiciv ister istemez mübalağa eder. Mübalağa –kabalaşma-, -galizleşme- demek değildir, yerinde bir nüktenin, bin yumruktan daha terbiyeci olduğunu kavrayabilseydik! Hayat durmadan küplere binmeğe değer mi? Somurtkan surat, öz babanın da olsa çekilir şey mi? Dünyaya biraz da eğlenmeye geldik.’’Mizahın küfründe bile bir zarafet, bir incelik olmalıdır. C.Meriç usta bu konuda şunları söylüyor. “Günümüz -taşlamacısı-, akbabalara yaranmak için güvercinlere saldıran bir maskara. Oysa şairin kanıyla imzalanmayan hicviyeler, asırların mahkemesinde imzasız bir mektup kadar itibarsızdır.”

         

        Şair Nef’i, Padişah IV. Murat’a yazdığı bir kasideden dolayı iki kese altınla ödüllendirilmiş, Nef’i de sevgilisiyle felekten bir gece çalıp, eğlenmeyi uygun görmüştü. Gecenin bir vakti kapı çalınır ve padişah Nef’i’nin evine gelir. Durumu görünce Nef’i’ye kızar ve hiddetle “Bundan daha münasebetsiz hareket ne olabilir?” diye sorar. Nef’i’nin cevabı kelle götürecek cinsten bir cevap olur. “Daha münasebetsiz hareket mi hünkârım, gece yarısından sonra habersiz bir yere gitmek!” IV. Murad kızarak, Nef’i’ye yarın saraya gel emrini verir. Nef’i kellesinin gideceğinden kesin olarak emindir. Kendini affettirmek için o gece bir kaside daha yazar. Sabah saraya gider ve kasideyi baş musâhibe verir, beklemeye başlar. Musâhip döndüğünde padişahın kasideyi okumadığını öğrenir. Korkuyla padişahın huzuruna çıkacağı sırada, kendisine bir ayı postu verilir ve üzerine giyerek bu şekilde huzura çıkması istenir. Nef’i postu giyer ve dört ayaküstü divana gelir. Şeyhülislam Yahya Efendi durumu görünce şaşırır ve Nef’i’ye bu ne hâldir diyerek çıkışır. Nef’i her zamanki nüktedanlığı ile “Ne yapayım padişahımıza kaside sundum, mükâfat olarak bu kaftanı hediye etti” cevabını verir. IV. Murad bu cevap karşısında tebessüm eder ve Nef’i’ye dört kese altın daha verir. İşte mizah ve de kudretli bir padişahın bir mizah ustasına gösterdiği saygı ve incelik.Kâmil Paşa’nın gösterdiği olgunluk ise ülkeyi yönetenlere bir ders mahiyetindedir. “Eşref bir gün eşeğe binmiş giderken, arkadan İzmir Valisi Kamil Paşa’nın arabası ile geldiğini görür. Yol vermek üzere kenara çekilir. Eşref’i çok seven ve zaman zaman takılmaktan hoşlanan Kamil Paşa latife olsun diye:Eşref, eşeği çok kenara çekme; çukura düşersin, der demez şair cevabı yapıştırır:Merak etme Paşam; eşek kâmildir!”

         

        Ancak ayakların baş, başların ayak olduğu veya Ziya Paşa’nın dediği gibi;

         

        Ne günlere kaldık, ey gazi hünkâr, /Eşek mühürdar oldu, katır defterdar.

         

        Olursa, bu sistem içinde mizahın, hicvin, nüktenin, taşlamanın, kıssadan hisse çıkarmanın çok zor olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekir. Bu zorluğun iki sebebi vardır. Birincisi hür olmayan bir ortamda yapılacak nüktelerin halka ulaşma zorluğu, ikincisi mizah ustalarının söylediklerinin ayakları baş olanlar tarafından pek algılanamamasıdır. Ama ne olursa olsun mizah ustalarının her dönemde bıkıp usanmadan bu Tanrı vergisini, halkın saadeti için kullanmaktan vazgeçmemeleri gerekmektedir. Onlar bir toplumda siyasetin, meclisin, hükümetin, iktisadın yapamadığını yani, esaretin esbaplarını düşünceleriyle ortadan kaldırmaya çalışırlar. Din adamlarının, filozofların, edebiyatçıların, bilim adamlarının ve büyük komutanların insanların ve insanlığın iyiyi, doğruyu ve huzuru bulmaları için ifade ettikleri hikmetli ve güzel sözler, her nedense satır aralarında kalan güçlü ama yalnız sözlerdir. İnsanlığı doğru yola getirmeye çalışan dinler, felsefeler ve ideolojiler insanları kötülüklerden uzaklaştırmak için çok çaba sarf etmişlerdir. Bunun için yapılan çalışmalar, ileri sürülen fikirler ve söylenen sözler bu güne dek ne yazık ki, insanlığı istenildiği biçimde doğru yola getirememiştir. Yine kan, gözyaşı ve sefalet alabildiğine kol gezmektedir. Ancak yine de o güzel sözlerden etkilenen iyi insanlar iyiliğin ve huzurun hâkimiyeti için çaba sarf ettiklerinden bu fikir ve sözlere her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Türk mizahı dikkatli bir şekilde araştırılarak derinliğine incelenirse sokakta dolaşan ve kendi dünyasında yaşayan bu toplumun insanlarının zekâsı, aklı ve insana verdiği değer, hemen anlaşılmaktadır. Bencil insanların ve ülkeyi kötü yönetenlerin her ülkede bulunduğu ve hiçbir düşünceden ve incelikten anlamadıkları da bir gerçektir. Ne yapalım Tanrı bir şeyler dağıtılırken onlar orada değillerdi herhâlde… İki güçlü padişah ve bir devlet adamının zekâlarının inceliği ve mizah ile nasıl ders verilebileceği konusunda günümüze kadar gelen üçanekdot,yönetenlerin örnek alması ve tarihimizin kahramanlarına duyulması gereken saygının en güzel örneğidir.

         

         

        Dilenci

         

        Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul sokaklarında dolaşırken bir dilenci yanına yaklaşır ve sadaka ister. Fatih cebinden bir altın çıkarır ve dilenciye verir. Dilenci altına inceledikten sonra, insan kardeşine bir altın verir mi, Sultanım diye sorar. Fatih, kaşlarını çatar, bre adam nereden kardeş oluyoruz der. Dilenci hazır cevaptır. Sultanım ikimizde Hazreti Âdem’in çocukları değil miyiz?

        Fatih dilenciye:‘’Bunu sakın başkalarına söyleme, eğer diğer kardeşler de isterlerse sana zırnık bile düşmez, cevabını verir.’’

         

         

        Yavuz Sultan Selim Han’ın Verdiği Ders

         

        İran hükümdarı Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim Han’a bir mücevher sandığı ile çeşitli hediyeler gönderir. Sandık açıldığında içinden altın, gümüş ve değerli taşların bulunduğu nadide hediyeler çıkar. Ancak sandık açıldıktan sonra etrafa çok kötü bir koku yayılır. Sandığın dibine bakıldığında durum anlaşılır. Dipte insan dışkısı vardır. Şah İsmail aklınca Yavuz Sultan Selim Han’ı küçük görmekte Padişaha ve Osmanlı’ya hakaret etmektedir. Yavuz Sultan Selim Han hiddetlenir ve orada bulunanlara, “Bu terbiyesizliğin karşılığını Osmanlı’nın şanına yakışır şekilde vermeliyiz. Tez düşünün ve yarın cevabını getirin.” der. Ama cevabı kendisi bulur. Ertesi gün şu emri verir: Bir mücevher sandığı hazırlansın, sandığın dibine de gül kokulu bir lokum kutusu konulsun der ve katlanmış bir kâğıt uzatır ve bunu da sandığın dibine koyun, lokum ikramından sonra şahın okuması için ona uzatın diyerek çadırından ayrılır. Hazırlıklar yapılır, heyet yola koyulur ve Şah İsmail’in huzuruna çıkar. Hediyeler verildikten sonra, sandık açılır içindeki hediyeler şaha sunulur. Birden ortalığı mis gibi bir koku kaplar. Hediyeleri getiren elçi lokum kutusunu sandıktan itina ile çıkarır, kendisi ve Osmanlı heyeti birer adet yedikten sonra şaha ve etrafındakilere de ikram eder. Sonra kutunun dibindeki kâğıdı şaha uzatır. Şah yazıyı okuduğunda kızarır, utanır ve mahcup bir şekilde önüne bakar. Kâğıtta yazılı olan şudur: ‘’İsmail, herkes yediğinden ikram eder.’’

         

         

        Keçecizade Fuat Paşa’dan

         

        III. Napolyon bir sohbet anında Fuat Paşa’ya “Paşa, Girit Adası’nı kaça satarsınız’’ diye sorar. Paşa’nın cevabı karşısında imparator şaşırır kalır.

         

        “Kâr istemeyiz haşmetmeap, aldığımız fiyata satarız.”

         

        Mizahın kaba saba sözlerle dile getirilmek olmadığını, çirkin şekillerle çizilen çizgilerin bu sanata yakışmadığını ve toplumun küçük görülerek önem verdiği değerlerinin alt üst edilmemesi gerektiği mizah ile uğraşanlara anlatılmalı, ötesinde öğretilmelidir. Zira günümüz mizah dünyasını bu toplumun çok az bir kısmı takip ettiği bilinen bir gerçektir. Görünen o ki, toplum, mizahın basitliğinden vekendini düşünecek hâli kalmadığından dolayıdır ki, mizaha pek zaman ayıramamaktadır. Gerilen ve giderek çöken bir toplumu ayakta tutan mizahı,aynı zamanda bir sanat olarak görüp eserler vermeye çalışanlara sözüm şudur: Mutluluğun resmini çizemezsiniz, ama günümüz Türkiye’sinde yoksulluğu yaşayanları gördüğünüzde elinizdeki kalem sizi M.Dostoyevski’den, fırça S. Dali’den daha büyük yapabilir.


Türk Yurdu Kasım 2014
Türk Yurdu Kasım 2014
Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele