TÜRKLÜĞÜN JEOPOLİTİĞİ UMUT DOLUDUR

Şubat 2006 - Yıl 95 - Sayı 222

 

                Evet Türklüğün geleceği parlaktır, umut doludur. Yiğit dava adamı Ebulfezl ELÇİBEY ve Türkmenbaşı’nın, Türklüğün beraberliği yolunda dile getirdikleri gibi, “Bir millet (veya daha çok) devlet” anlayışı ve Nursultan NAZARBAYEV’in Orta Asya Birliği’nin kurulması doğrultusundaki görüşleri her gün değişen dünya şartlarında, Türk Dünyası’nda artarak tekrar edilecektir. Bu yaklaşım ve gereksinimler özellikle, AB yolunda boşuna kaybedilen zaman ve egemenlik haklarımızda verilen tavizler de düşünülürse, doğumuzda, hâlen bütün emperyalist güçlerin göz diktiği anayurt, Orta Asya topraklarında bizi ve bütün Türkleri bekleyen hâlâ kaçırılmamış fırsatlar için Kafkaslar’dan başlayarak yapılabilecek birçok şeyin söz konusu olduğunu açık bir şekilde ortaya koyar. Türklüğün birlikteliği yaklaşımı bütün Türk cumhuriyetleri için artarak bir konsensüs ve realite hâlinde geçerli olacaktır. Çünkü gelecek Batı’da değil, bizim öz coğrafyamızda, Orta Asya’dadır. İşte, fiilen içimize girmiş olan ve bizim de uğruna onurumuzu bile yıprattığımız AB’ye bağlı ülkeler gözlerini bizim doğumuza dikmişler. Biz Batı’ya bakarken onlar bizim kökenimizin bağlı olduğu coğrafyaya bakıyorlar. Türk Dünyası’nın bulunduğu coğrafyaya bakıyorlar. Çünkü, dünyanın bilinen enerji kaynaklarının çoğu bu bölgede, doğumuzda yer alan, Avrasya diye tanımlanan ve tarihsel olarak dünya hâkimiyeti teorilerinin merkez üssü olan bölge, Türk Devletlerinin, Türk unsurların çoğunluğu sağladığı bir bölgedir. Orta Asya’dan başlayan bu Türk–Turan coğrafyası bölgesi; Anadolu Türkleri, Irak Türkmenleri, İran’daki Türk halkları, Suriye’deki Türkler, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Moğolistan’daki Türk bölgeleri, Makedonya, Doğu Türkistan, Afganistan, Altay Ülkesi, Dağlık Altay, Batı Trakya, Bulgaristan, Başkırdistan, Gagavuz Yeri, Hakasya, Çuvaşistan, Karaçay, Karakalpakistan, Kıbrıs, Tataristan, Tuva Cumhuriyeti, Yakutistan, Nahcıvan, Dağıstan, Saha, Kabardey- Balkar, Kırım ve Çeçenistan Türklerinin yaşadığı bölgedir. İki yüz milyondan çok soydaşımızın yaşadığı bu muhteşem bölge asırlardır Türk imparatorluklarının hâkimiyeti altında bütün diğer etnik unsurlara refah, adalet ve güven içinde bir yaşam sunmuştur.

                Birinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist ülkelerin ve Sovyetler Birliği’nin başarılı bir şekilde uyguladıkları “Parçala, yönet” anlayışlarıyla birbirlerinden, yıllar boyu kültür, din ve dil yönünden ayırdıkları bütün bu Türk unsurlar, dünyamızın siyasal ve iletişim açısından yarattığı değişme ve Sovyetler sonrası yeni ortamında gün geçtikçe birbirlerini daha çok tanıyıp, kenetleneceklerdir. Çünkü giderek acımasızlaşan emperyalist güçlerin tahakkümüne girme durumundaki bütün dünya milletleri bu konuda çıkış yolu ararken, büyük bir millet olduğunu kavrayacak Türk toplulukları bir güç olabilmenin potansiyeline sahip olma konumlarının bilincine giderek varacaklardır. Eski Sovyet cumhuriyetleri yöneticilerinin kimileri bunu değişik nedenlerden şimdilik yavaşlatma eğilimine soksalar da, rahmetli Ebulfezl ELÇİBEY gibi büyük Türk milliyetçiliği anlayışındaki liderler bu ülküyü gelecekte bir şekilde gerçekleştirebileceklerdir. Büyük Türk birliği, belki önce ekonomik çerçevede gerçekleşecek ama sonra dünya şartları bunu mutlaka siyasi bir çeşit federasyona götürecektir.

                Bu bağlamda, bütün Türk-Turan unsurların birlikteliğinin sağlanmasında en önemli görev ekonomik, askeri ve demokratik yönlerden en önde gelen ülke, Türkiye’ye düşmektedir. Türkiye’nin böyle bir tarihsel misyonu olduğunu, dünyada başka büyük güçler görmeye tahammülü olmayan emperyalistler çok iyi bilmektedirler. Bu nedenle de, cumhuriyetimizin güçlenme döneminde nasıl Kerkük’ü alma aşamasına gelmiş iken, 1925 yılında çıkartılan Şeyh Sait İsyanı’yla tekrar içerdeki sorunlara ağırlık vermiş ve Kerkük’ten vazgeçmiş isek, şimdi de güçlenen, bölgesel güç konumuna gelen Türkiye’mizin dışarıda birlik sağlamaması için, yine içerde yabancı güçlerce kışkırtılıp yaratılan terör ve bölücü eylemler, yerli iş birlikçilerin de desteğiyle sürdürülmektedir. Bu nedenle, dünyanın en kritik bölgesinin merkez ülkesi olan ülkemizin Türklüğün birleştirilmesindeki sorumluluğunu yerine getirirken herhâlde önce Ön-Asya, Anadolu’yu güven altına alıp sonra ekonomik ve siyasî açıdan bütün ağırlığını Kafkasya üzerinden Orta Asya ve Turan ellerine vermek ve Avrupa Birliği uğruna kaybetmiş olduğu çok kıymetli zamanı telâfi etmek durumundadır.

 

Ekonomik ve Siyasal Bir Bütünlük Olarak Avrasya

                Avrasya Coğrafyası temel alınarak sağlanacak birlikte gerçekçi bir Avrasyacılık yaklaşımı herhâlde öncelikle 2 ana coğrafya içinde düşünülebilir:

                1) Ural Dağları eksen alındığında, bunun batı ve doğusunda  kademeli olarak uzatabilecek yani, çekirdek olarak Türk (Turan) ve Slav unsurların asırlardır yaşadığı (Türklerin, Moğolların, Slavların, Macarların, Finlilerin, Çinlilerin) geniş bölge,

                2) Veya dar ama daha gerçekçi anlamda Türkiye, KKTC ile bütün Türk devletlerinden ve Rusya Federasyonu içindeki Türk unsurların çoğunlukta bulunduğu özerk cumhuriyetlerinden oluşan ve Türk Dünyası olarak tanımlanabilecek bölge.

                “Türklerin Jeopolitiğinin” söz konusu olabilecek bu her iki ana bölgesi bugün büyük güçlerin mücadele sahasıdır. ABD, Rusya Federasyonu, Çin ve hatta İran bölgede etkin olmaya çalışmaktadırlar. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Soğuk Savaş döneminde dikkate alınan stratejik değerlendirmeler bugün de, elinde ikinci büyük nükleer stokları bulunduran Rusya’nın Avrasya’yı ele geçirmesine ve karasal hâkimiyet kurallarına uygun olarak tekrar bir dünya gücü olabilmesini gelecekte engellemeye odaklanmıştır. Bu nedenle ABD, özellikle Türkistan ülkelerine önem verip bu topraklarda üslenmektedir. Burada ABD’nin amacı hem Avrasya kıtasındaki Rus büyümesini engellemek hem de şimdilik Çin’i Rusya’dan korumaktır. Ancak yarın bu rolün Rusya’nın Çin’den korunması şekline dönüşmesi gibi bir hâl alacağı da gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Çin’in enerji ve uranyum kaynaklarının kısıtlı olduğu ve kalkınma sürecini tamamladıkça daha çok petrole gereksinim duyacağı düşünülürse Çin’in Avrasya bölgesinde giderek yerleşmek isteyeceği gerçekçi bir yaklaşımdır ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün(ŞİÖ) bölgedeki artan etkinliği de bunu göstermektedir. Türk Birliği’nin gerçekçi olarak filizlenebileceği bir jeopolitik çekirdek birlik, işte Rusya, ABD gibi bilinen ve Çin gibi yeniden gelişen büyük aktörlerin gözlerini diktiği bu sahadır. Komünist sistemden arta kalan yöneticilerin kendilerini hâlâ yakın hissettikleri Rusya ile Afganistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da üsler edinmiş ve bunları şimdilerde Azerbaycan ve diğer Türk cumhuriyetlerine yaymak, Soros kontrolündeki sivil toplum örgütleriyle idarelerini eline geçirmek isteyen ABD, enerjiye aç bir Çin ile jeopolitik olarak Avrasyacılığın çekirdeğinde bir mücadele verirken bizim de bu mücadeleye tekrar millî bir silkinişle dâhil olmamız gerekir.

                Bütün bunlar dikkate alınarak, bölgesel olarak Türk jeopolitiğinin sınırları içinde strateji olarak üç ana Avrasyacılık yaklaşımını ele alabiliriz.  Bunlar;

                A) Genişletilmiş Avrasyacılık,

                B) Yeni Avrasyacılık,

                C) Türk Avrasyacılığı yaklaşımlarıdır.

                Türk jeopolitiğinin sınırları içinde çoğunluğu Türk unsurlardan oluşan ve Rusya’nın da kendi Avrasyacılık politikasının ana merkezi olan Avrasya bölgesinde, son zamanlarda yoğun girişimlerde bulunan ve bölge ülkelerini etkisi altına almaya çalışan Rusya Federasyonu, kısa bir süre önceye kadar Devlet Başkanı Vladimir PUTİN’in, danışmanlarından Alexander DUGİN’in stratejik önerileriyle, Türkiye’yi, ait olması gereken bir Avrasyacı oluşumdan uzak tutmaya çalışmaktaydı. Bunun da herhâlde en büyük nedeni, Rusya içindeki Türk kökenli grupların oluşturduğu özerk cumhuriyetlerin  potansiyel güçlerinin çeşitli çekincelerle dikkate alınmasıydı.  Bundan dolayı Rusya Avrasya politikasını bir süredir, Paris-Berlin-Moskova-Tahran-Tokyo eksenlerinde izlese de Putin’in son Türkiye ziyaretinde, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde dikkatli olmasını ve Rusya ile iş birliğini içeren öneri, Rusya’nın Avrasyacılık çizgisinde Türk karşıtlığı fikrinden vazgeçebileceği düşüncesini doğurmuştur. Yine Dugin’in son Türkiye ve KKTC ziyaretlerinde yaptığı ve artık görüşlerinin değişmiş olduğu izlenimini veren konuşmalarından Rusya’nın ilerde Türkiye ile Avrasya bölgesi dâhil birçok alanda ekonomik iş birliğinden başlayıp stratejik ortaklığa kadar gidebilecek yakınlaşmalar içinde olabileceği sonucu da çıkabiliyor. Bunda, ABD’nin Karadeniz’e boğazlar yoluyla ağır tonajlı savaş gemilerini geçirip, son yıl içinde giderek etkisi altına aldığı Ukrayna, Gürcistan, Romanya ve Bulgaristan’ın yanı sıra Karadeniz’de de Rusya’ya karşı üstünlük elde etmesi ve Hazar çevresini Batı’dan da kuşatmaya almak istemesine karşı Putin’in Türkiye’nin şahsında bir müttefik edinme amaçları olabilir. Büyük Satranç Tahtası’nda mevzi kaybetmeye başlayan Rusya Federasyonu’nun İran’dan başka bu bölgede edinebileceği tek ve güçlü müttefik Türkiye’dir.

                Geçmişteki Rus imparatorluk gerçeğinin temel taşlarından olan Türk-Slav beraberliği ve buna dayanan teoriler ortaya net bir şekilde, bu coğrafyadaki güçlü bir Rus devletinin bir bakıma Türk ve Slav kültürlerinin harmanlandığı bir ortamda büyüyebileceğini gösterir. Avrasya kültürünün en önemli belirleyici unsuru Turan (Türk) çizgisidir. Bunun üzerinde bir adım daha gidilirse “Batı(Avrupa)” ile “Doğu(Asya)” arasında varlığı söz konusu olan üçüncü kıtayı, yani Avrasya’yı meydana getiren Türk-Müslüman ve Rus unsurların temsilcileri Türkiye ve Rusya’dır. Bu coğrafyada imparatorluklar kuran her iki ülke bir anlamda bu buluşma ve sentez bölgesinde doğan kültürlerin organik bütünlüğünde tarih boyunca söz sahibi olmuşlardır. Bu nedenle her iki ülkenin birbirinin varlığına ve hatta varoluşlarına saygı göstermesi özellikle bugünkü dünya için yaşamsal anlamdadır. Buradan ulaşacağımız nokta ise, bu büyük  bölgede uzun vadede barış ve ekonomik refahı hedefleyecek bir Orta Asya Türk cumhuriyetleri- Rusya –Türkiye- Azerbaycan- İran- Hindistan- Çin eksenli bir “Genişletilmiş Avrasyacılık” olabilir.

                Ancak bu tür bir Avrasyacılığın sıkıntılı yönü, Avrasya’nın boyutları üzerinde yapılan tariflerin ve söz konusu bölgede yaşayan halkların çeşitliliğindedir. Bu noktada dünya siyasal gerekleri ve tek kutupluluğa karşı yeni kutup veya kutuplar meydana getirme zarureti, güç de olsa geniş bir coğrafyayı kapsayan iş birliği anlayışını söz konusu edebilir. Bugün için Türkiye, İran, Türk cumhuriyetleri, Ukrayna, Rusya, Çin ve hatta Japonya’nın belli bir Avrasyacılık etrafında siyasal ve ekonomik anlamda birleşmeleri söz konusu olabilir. Ancak, gerçekçi bir Avrasyacılık anlayışının coğrafî ve kültürel bütünlük göstermesi gereği önemli olduğundan, bu sözü edilen ülkeler arasında böyle bir bütünlük coğrafi açıdan varsa da kültürel anlamda homojen bir yapı göstermemektedir ve bu açıdan şansı olmayan bir yaklaşımdır. Özellikle bu kültürel homojenlik eksikliği Rusya, Çin, İran ve Türkiye’nin birbirleriyle rekabet anlayışları da göz önüne alınırsa “Genişletilmiş Avrasyacılık” çok da şansı olmayan bir yaklaşım olacaktır.

                Yine son zamanlarda Rusya’da kabul görmeye başlayan “Yeni Avrasyacılık” denebilecek anlayışa yakın bir görüş ise, “Avrasyacılığın merkezinde sadece Türkler olabilir” diyen görüştür. “Rusya, Türk ve İslâm gerçeğini kendi içinde tanır ve öncelik verirse, Avrasya’ya dâhil olabilir. Bu düşünce Rusya’yı bölmez, bütünleştirir.” görüşünü savunan Rus aydınlar, dine önem verilmesini, ancak dinin lâiklik çizgisinde savunulmasını istemektedirler.

                Bu noktada, esasen Türk unsurların 1925’e kadar devletler kurmuş olduğu ve bu coğrafyanın bütünleyicisi İran’ı da lâik bir çizgiye geldiği takdirde dâhil etmek gerçekçi bir yaklaşım olur. Her ne kadar Türkler ve Slavlarda geçmişten beri varolan bir Avrasyacılık eğilimi İran’da yoksa da oradaki Türk unsurların varlığı bu yönde bir gelişme sağlayabilir.

                Ancak yine bu noktada da Rusya ve Türkiye’nin içindeki AB yanlılarının ve Atlantikçilerin varlığı böyle bir yaklaşıma karşı çıkarken aynı zamanda, Rusya’daki Dugin benzeri Rus emperyalizmine odaklanmış ve Batı karşıtı olduğu kadar, Avrasyacılık yaklaşımlarını Rusya etrafında ve hegemonyasında çerçeveleyen ve Rusya’nın küresel bir güç olmasını hedefleyen Devlet Başkanı Putin’inki gibi stratejiler böyle bir yeni Avrasyacılık için gerekli yaklaşımları engelleyebilirler. Ayrıca Rusya’nın küresel güç olmasında basamak veya piyon olma durumu da Türkiye için kaçınılması gereken bir olgudur. Aynı şekilde bu bölgede iş birliği yapılması durumunda  Amerikan çıkarlarının da piyonu olmamaya özen gösterilmelidir.

                Eğer yeni Avrasyacılık diye nitelendirebileceğimiz tez, Türk ve Slavların birlikteliğiyle gerçekleşebilecekse, Ural Dağları’nın doğusunda daha yoğun bir nüfusa sahip olan Türklerin meydana getirdiği ana eksen etrafındaki bölgede, Ruslar Türk Avrasyası eksenine eklenerek, geleceğin tek kutuplu dünyasında seslerini daha fazla duyurabilirler. Dünya enerji yataklarının büyük kısmını kapsayan bu bölge, Hazar çevresi, Tataristan, Sibirya petrol yatakları ile bu birlikteliğin ekonomik olarak boyutlarını destekleyip her açıdan modern devletlerin kurulmasını sağlayabilir. Kaldı ki önümüzdeki süreç içinde, kendi gücünü ittifaklarla koruyamayan bir Rusya Federasyonu için, şu anda kontrol ettiği alanlardaki ABD petrol şirketlerinin varlığı nedeniyle başında Demokles’in kılıcı asılı bulunmaktadır. Yarın bu bölgede Rusya ikinci bir parçalanmaya uğrayabilir. Rusya bu bağlamda, Çarlık döneminin sahte Avrasyacılığından vazgeçerek gerçeklere yönelmelidir.      

                “Yeni Avrasyacılık” oluşumu “Genişletilmiş Avrasyacılık’a” göre herhâlde daha gerçekçidir. Çünkü böyle bir anlayışta Rusya’nın potansiyel olarak çok çekindiği Türk- Müslüman halklar geçmişte nasıl Rusya’nın bir imparatorluk olarak Asya’da yayılmasını sağlamışsa bugün de hakları daha çok verildiği takdirde bu büyük Müslüman-Türk dünyası Avrasya kıtasında oynanan oyundaki aktörler olan Amerika, Rusya, Çin ve İran arasındaki gerçekçi Avrasyacı yaklaşımı dengeleyebilecektir. Rusya bu bağlamda ve zaman içinde Türk dünyasının herhâlde lokomotifi olacak bir Türkiye ile iş birliğinin kendisi için uzun dönemde daha gerçekçi ve yararlı olacağını anlayacaktır.

                Rusya’nın Slav ağırlıklı bir yaklaşımda bulunması veya Türkiye’yi tamamen reddetmesi durumunda, esasen çok daha gerçekçi olması gereken ve en basit anlamda Türk Dünyası coğrafyasında oluşabilecek bir yaklaşım, doğrudan bir Türk Avrasyacılığı olmalıdır.

                Ural Dağları’nın batısında çoğaldığını gördüğümüz Slav nüfus, Uralların doğusunda giderek nicelik olarak yerini Türk ve içinde Slav, Moğol unsurlar da barındıran Turan unsurlara bırakır. Coğrafî ve kültürel bütünlüğü çok güzel yansıtan bu yaklaşım, Türk Avrasyacılığının başlangıç noktası olabilir.

                Ne var ki Türk Avrasyacılığının engellerinin varlığı da böyle bir yaklaşımda birkaç boyutta söz konusu olmaktadır. Özellikle Dugin’in bakış açısına göre, Rusya ile karşı cephe içinde olan Türkiye, ulus-devlete geçiş ile emperyal vizyonu kaybetmiş durumda ve Atlantikçi bir yaklaşım içindedir. Bu düşüncede olabilecek bir Rus anlayışı karşısında, Türkiye her zaman Rusya ile bölgede sürekli rekabet ve çatışma durumunda olacak ve ancak Rusya’nın izin verdiği ölçüde bölgede Türk cumhuriyetleri ile iş birliği yapabilecektir. Ayrıca, eski Sovyet yönetimi kalıntısı idarecilerin engelleriyle de karşılaşma her zaman söz konusu olabilecektir. Yine olası bir Türk Avrasyacılığının öteki bir engeli de daha önce belirttiğimiz ABD’dir. Önceleri ABD’nin kendi Avrasyacılık ve dolayısıyla Genişletilmiş Orta Doğu Projesi’ne oturttuğu tez, Türkiye’yi yanına alıp İran’ı da kontrolüne geçirerek Brezezinski’nin öngördüğü Avrasyacılığı gerçekleştirme çizgisinde, gireceği Orta Asya’daki doğal kaynaklara erişme politikasıdır. Ancak bugün ABD, Özbekistan, Afganistan ve Kırgızistan’daki askerî üsleri ve Irak’ın işgaliyle İran’ın batısında yerleşmiş olması nedeniyle Avrasya’nın kalpgâhı denilebilecek bölgeye tek başına girmiş durumdadır. Bu nedenle artık bundan böyle o coğrafyada ileride kendine rakip olabilecek bir Türkiye’ye ne ölçüde gereksinim duyacağı veya Türkiye’yi oraya sokup sokmayacağı tartışma konusudur. 

                Bugün gelişen Avrasyacılık çizgisinde, daha önce ABD tarafından desteklenen Türk jeostratejik alanının bugün için, ABD ve Rus ittifakının ortak bir çizgide buluşmasıyla Rusya’ya bırakıldığının tespiti, Türkiye’nin Türk dünyası içinde ağırlıklı olarak ırkçı bir Avrasyacılığa daha sıcak bakması zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

                Belki de daha iyimser bir bakış açısıyla böyle bir Avrasyacılıkta Türkiye’nin şansı olduğu gerçeği, Avrupa Birliği’nin uzun vadeli hedefleri arasında enerji bağlamında çok önemli bir yeri olan Orta Asya ve bunun çevresindeki Avrasya coğrafyasının ancak, bu coğrafyaya hem fiziken hem de etnik ve kültürel açıdan uzanan Türkiye eliyle AB’ye yakınlaştırılabilmesiyle söz konusu edilebilir. Yine burada değinilmesi gereken bir husus da  son 17 Aralık AB zirvesinde, Türkiye’ye bütün Avrupa ülkeleri halklarının çekinceyle yaklaşan bir görünüşte olmalarına karşın, bu ülkelerin stratejik ve iki yüzlü düşünebilen yöneticileri tarafından ucu açık da olsa, geleceğin en büyük AB ülkesi olma kapısının açık bırakılmış olması Türk Avrasyacılığı yaklaşımının çok da yabana atılmaması gereken bir realite olmasındandır.

 

Nasıl Bir Türk Avrasyacılığı

                Türk Avrasyacılığına yaklaşım yöntemimiz, alerji duyulan bir ağabey pozisyonuna değil, hakikaten ihtiyaç duyulan ve yardıma hazır bir devlet anlayışına dayalı olmalıdır. Esasen, özellikle Müslüman ülkeler içinde dünyada her bakımdan en gelişmiş ülke olan Türkiye buna layıktır. Kalkınmış ekonomisi, teknolojik ticarî birikimi, askerî gücü ve radikal dinci terörden çok rahatsız olan Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin çok önem verdikleri lâikliği ile çağdaş yaklaşım için gerekli olan demokrasisi ile Türkiye, öncü bir rol ile ciddî bir misyon için hazırdır. Türk Avrasyacılığında hayat bulacak bir birliğe Türkiye’nin ve bütün Türk dünyasının şiddetle ihtiyacı vardır.     

                Yıllardır alternatifsiz dış politika stratejisi uygulaması nedeniyle Türkiye’nin dış politikada gerekli pazarlık gücünden yoksun kalmış olması, ülkemizin artık alternatif stratejiler geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Nitekim, daha önce devletimizin üst düzey bazı yetkilileri tarafından dile getirilen Rusya ve İran ile ilişkilerin geliştirilmesi bu arayış ve düşüncelerin bir parçasıdır. Türkiye için AB uğruna kaybedilmiş yıllar önemlidir ve telafî edilmelidir. Artan nüfusun gereksinimlerine cevap verebilecek ekonomik atılımlar yapılması ve millî bir siyaset izlenmesi, Türk milletinin hak ettiği düzeye eriştirilmesi açısından önemlidir.

                Daha önce geliştirilmeye çalışılan AB dışındaki bölgesel iş birliği modellerinin, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nde olduğu gibi, gerekli başarıyı sağlayamaması, Türk aydınlarının ve diplomatik karar vericilerinin önemli kısmının sadece AB doğrultusunda çalışmalarından dolayıdır.

                Türkiye teknolojik olarak son yıllarda ciddî bir atılım yapmıştır. Bankacılık, hizmet sektörleri ve sanayinin birçok dalında şu anda Avrupa ülkelerinin düzeyini zorlamaktadır. En basit örnek olarak daha 15 yıl evveline kadar elektronik ve benzeri dayanıklı tüketim mallarında ithalâtçı iken bugün geliştirdiği teknoloji ile Avrupa’da başa güreşmektedir. Yalnız 3 Türk firması Avrupa’nın TV tüketiminin % 50’sini karşılarken büyüklük sıralamalarında ancak kendileri ile yarışmaktadırlar. Emekleme devrelerini son yıllarda tamamlamış, bugün yürümeye başlamış “Anadolu Kaplanları” yarın daha gerçekçi teşvik ve desteklerle koşmaya başlayacaklar, elektronik ve beyaz eşya sanayimiz örneği diğer alanlarda da Avrupa’da başa güreşeceklerdir. Gene özellikle iletişim alanında ülkemiz ciddî atılımlar yapmıştır. Türk telekomünikasyon firmaları gözlerini çevre ülkelere dikmişlerdir. Bu alanda bütün endüstri ülkeleriyle başa çıkabilecek düzeydedirler. RAM Store’lar örneğinde olduğu üzere hizmet sektörlerinde de Avrasya coğrafyasında başa güreşmekteyiz. Bir süre bize petrol ve doğal gaz satma durumundaki Türk cumhuriyetleri, 30-40 yıl sonra bu enerji kaynakları tükenince, dünyanın en büyük rezervlerine sahip Türkiye’nin elindeki bor ve toryum madenlerinin enerji üretimindeki özelliklerinden yararlanma durumuna gireceklerdir.

                Türkiye’nin bu avantajı ve birikimlerinin yanı sıra bölgedeki Rusya ve Ukrayna’nın enerji kaynakları, ağır sanayi ve silâh sanayi ve tamamlanmış alt yapı olanakları ile Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan ile diğer bölge ülkelerinin doğal kaynakları birbirlerini tamamlayıcı bir bütünlük ve başarı ortamı yaratabilecektir. Bu bağlamda, bölge ülkeleri arasında geliştirilebilecek çeşitli kapasitelerdeki Avrasyacı yaklaşımla oluşabilecek iş birlikleri bütün bölge halklarının refahını söz konusu edebilecektir.

                Bütün bunlar göz önüne alınarak hedefe gitmek için gerekli ciddî yaklaşımları ciddî kurum ve devlet görevlileriyle belki de tekrar ele almak gerekir. Öncelik ciddî bir ekonomik iş birliği sisteminin geliştirilmesidir. TİKA gibi büyük amaçlarla kurulmuş bir kurumun daha büyük malî kaynaklar ve heyecanlı personelle desteklenmesi gerekir. Dışişlerimizin, en iyi elemanlarını artık Batı ülkelerine değil, kendi Avrasya coğrafyamıza göndermesi daha akılcı olacaktır.

 

Orta Asya’ya Bizi Ulaştıracak Yol: Kafkaslar

                Yolumuzun başlangıcı, bize birçok bakımdan en yakın olan Azerbaycan ile gevşek veya güçlü bir birlik kurulmasındadır. Bunun yanı sıra Azerbaycan’dan başlayarak Orta Asya’ya doğru ciddî bir ekonomik iş birliği örgütü oluşturulmalıdır.

                Ancak, Türkiye ne yazık ki Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA), Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) gibi ekonomik kalkınma ve girişimleri sağlamada çok yararlı olabilecek kuruluşları etkin bir şekilde kullanamadığı için, yeni bir dünya yaratma yolunda akılcı bir seçenek olabilecek Orta Asya’da artık Türkiye’nin adı etkin aktörler arasında geçmiyor. Arada Ermenistan, İran gibi Türkiye’nin Avrasya coğrafyasında güçlenmesini istemeyen ülkelerin bulunmasından dolayı Türkiye bölgeyle fizikî ilişkilerini de tam olarak sağlayamadı. Özellikle Azerbaycan-Ermenistan savaşına müdahale etmeyerek Orta Asya ile bağlantı kurulmasını sağlayacak bir koridor açma fırsatını kaçırdı. Bu durumda Türkiye’nin, belki de bu coğrafyaya tekrar hitap edecek yaklaşımlar için soğukkanlılıkla tekrar düşünüp, daha gerçekçi şekilde harekete geçmesi gerekiyor. Bu bakımdan en önemli davranış ve siyaset, önce yakın çevresindeki yaşam alanları olan Balkanlar ve Kafkasya’da gücünü arttırması olacaktır. Yine, yakında faaliyete geçecek olan, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ve 2008 yılı sonunda bitirilmesi plânlanan Kars-Ahılkale-Tiflis-Bakü Demiryolu projesiyle dolaylı yollardan da olsa Azerbaycan ile daha güçlü ilişkilere girilirken, Türkiye’ye düşmanlığının dozunu sürekli arttıran Ermenistan’ı da izole edebilecektir. Bundan böyle izlenebilecek bu tür politikaların sürekliliği bölgede Türkiye’yi küçük ama sağlam adımlarla güçlendirecek ve etkinliğini daha gerçekçi yaklaşımlarla arttıracaktır.

                Bu bağlamda, Türkiye, ilk olarak Rusya ve ABD’nin mücadele alanı olan Balkanlar ve özellikle Kafkaslar’daki politikalarını gözden geçirmelidir. En azından bölgedeki varlığını sağlama almalıdır. Ancak bugünkü hükümetin siyasal yaklaşımları ve konuya olan ilgisizliği yakın gelecekte bu coğrafyada da esamemizin okunmayacağının habercisidir. Ermenistan’a Rus ordusu’nun giderek yerleşmesi, Gürcistan’dan Ermenistan’a bir kısmı sofistike ciddî miktarda silâh getirmiş olması ve bu silâhların bir kısmının Ruslar tarafından Ermenilere devredilmiş olması hususunda ne düşünüldüğü Başbakan Erdoğan’a sorulduğunda, “Bu konu Rusların tasarrufudur.” cevabını vermesi üzerinde durulması gereken bir olgudur. Söz konusu yaklaşım Türkiye’nin bölgeye olan ilgisizliğinin en açık göstergesidir.

                Dışişleri Bakanlığı’nın on yıl önce Türkiye’nin yakın çevresi için hedeflediği “Balkanlar, Kafkaslar, Karadeniz çevresi ve Doğu Akdeniz’de denge ve istikrar yerleştirme” politikasının Türkiye için hassasiyetle sürdürülmesi gereken bir nirengi noktası olması gerekir. Böyle bir politika sonucu kazanılacak güçlü konum Türkiye’nin AB ve ABD nezdinde önemini arttıracağı gibi, bu ülkeler tarafından yapılan baskıları da azaltacaktır. Ancak bunun, bugünkü, rüzgârgülü gibi durmadan dönen dış politika anlayışıyla gerçekleşmeyeceği de bir gerçektir.

                Azerbaycan ile fizikî ilişki öncelikle, Ermenistan’a rağmen ve hatta bir “Birlik” hâlinde kurulmalı ve bu olmazsa bizi Azerbaycan’a bağlayan tek istikrarlı yol olan Gürcistan en ciddî şekilde bir ittifak içine alınmalıdır. Gürcistan’ın köprü özelliği, bizim için birçok bakımdan ilgi alanımız (tarihi, ekonomik, etnik, kültürel) olmasının ötesinde askerî ilgi alanımız olmasındadır. Dolayısıyla Gürcistan yaşam alanımız olarak da kabul edilmeli ve Rusya ve ABD gibi ülkelerin burada da, Orta Asya benzeri bir manevrayla bizi saf dışına itmelerine izin verilmemelidir. Bizim için çok önemli olan ve Türk Avrasyacılığının çekirdeğini teşkil edecek yolun başlangıcı Kafkasya’dan geçer. Kafkaslarda bize dış güçlerin yardımıyla çelme takmak isteyen Ermenistan tamamen izolasyona mahkûm edilmelidir.

 

Sonuç

                Dış politikada pazarlık amacına da hizmet edebilecek, birden fazla stratejiye sahip olma gereği, sadece ilişki geliştirilecek devletler bağlamında değil, aynı zamanda Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu bölgesel ve küresel örgütler bağlamında da söz konusudur. Bu bakış açısıyla yıllardır Avrupa Birliği (AB) hedefi peşinde olan ve bu uğurda temel değerlerinden ödün vermeye ve varlığını tehlikeye atmaya her gün daha hazır hâle getirilen ülkemizin bölgesel iş birliği modelleri bağlamında da seçeneksiz olmadığı bilinmelidir. Bu modellerin aranacağı yer ise “Türklerin Jeopolitiği”ni oluşturan engin coğrafyadadır.


        
 

Türk Yurdu Şubat 2006
Türk Yurdu Şubat 2006
Şubat 2006 - Yıl 95 - Sayı 222

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele