Türkçenin Hıçkırıkları

Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

        

         

         

                    Kırım’da doğan ve fikrindeki, idealindeki aydınlık âlemi bütün Türk dünyasına yaymayı başaran büyük Türklük mücahidiİsmail Gaspıralı, “Frengistan Mektupları” başlığıyla, bir de roman yazmıştır. 1887’de, kendisinin yayımladığı ve adıyla birlikte anılan “Tercüman”da tefrika edilmeye başlayan bu romanın, imza bölümünde “Molla Fransevî”müstear ismi bulunmaktadır.[1]

         

                    Taşkentli bir tacir olan Molla Abbas’ın, memleketinden çıkıp Fransa’ya gelmesini anlatan Frengistan Mektupları’nın, yine Molla Abbas’ı ve onun İspanya seyahatini yazıya aktaran bir de devamı vardır: “Dârü’r- Rahat Müslümanları”. Bu eser, aslında Frengistan Mektupları’nın ikinci bölümü hükmündedir. Dolayısıyla, her iki romanı tek eser kabul edebiliriz. Zaten Gaspıralı da 1891’de, bu iki faslı birleştirerek tek kitap hâlinde ve “Frengistan Mektupları” ismiyle neşretmiştir.

         

                    İleriki yıllarda, yine Molla Fransevîmüstearıyla yayımlayacağı “Sûdân Mektupları”, “Kadınlar Ülkesi” ve “Molla Abbas Fransevî’yeTesâdüf: Gül Baba Ziyâreti” adlarındaki eserleri de Frengistan Mektuplarının tamamlayıcısı durumundadır. Serinin son bölümü (Molla Abbas Fransevî’yeTesâdüf: Gül Baba Ziyâreti)’nün imza yerinde “Molla Abbas Fransevî’ninŞâkirdi” ifadesi yer almaktadır. Bütün bunlar, Gaspıralı’da, Molla Abbas hikâyesinin, her seferinde yarım kaldığına dair uyanan kuvvetli bir hissin bulunduğunu gösterir.

         

                    Fevkalade bir gazeteci, aynı ölçüde düşünce eri olan İsmailGaspıralı, “Usûl-i Cedîd” adını verdiği bir maarif sisteminin de kurucusu ve yayıcısıdır. Onun, bütün Türkleri “dilde, fikirde ve işde” birleştirmeye çalışan muhterem gayreti, yıllar geçtikçe daha bir mana kazanıyor. Ömrünü, Türk dünyasını uyandırıp canlandırmaya adamış bu şanlı Türk’ün, Frengistan Mektupları’nda vermek istediği mesajlar, bugünlere ışık tutacak kudrettedir.

         

                    Molla Abbas, adının önündeki sıfatın da ifade ettiği gibi, ilmiye mesleğinde “molla”lık almış münevver bir Taşkentlidir. O, aynı zamanda işini bilen ve iyi yapan bir tacirdir. Hâli, vakti yerindedir. Maddi sıkıntısı yoktur. Bilgisini, görgüsünü arttırmak, diğer taraftan ticari işlerini büyütmek maksadıyla, Avrupa istikametinde bir seyahate çıkar. Karadeniz kıyısında Odesa’ya uğrar. Vaktiyle İstanbul’da öğretmenlik yapmış Jozefin ismindeki kadınla, orada tanışır, aralarındaki yakınlık, onlara birlikte seyahat etme kararı verdirir. Bilâhare de evlenirler.

         

                    Türkçenin yanı sıra Fransızca da bilen Jozefin, Molla Abbas’a Fransız dilini öğretmeye başlar. Paris’e gitmek için yola çıkan ikili, önce Viyana’ya uğrarlar. Macaristan’daki Gül Baba Türbesi’nin yerini ve ziyaret imkânlarını öğrenmek için Viyana Türk Konsolosluğu’na giden Molla Abbas, gördükleri karşısında hayret içinde kalır. Çünkü Osmanlı Devleti’nin Viyana Konsolosu, bir Alman’dır.

         

                    Jozefin’i de yanına alarak Viyana Üniversitesi’ne uğrayan Molla Abbas, orada tanıştığı Türkçe, Farsça ve Arapça hocalarını, şaşkınlıkla dinler. Alman asıllı bu hocaların, bahsedilen dilleri çok iyi derecede konuşup yazmaları, Molla’yı derin derin düşündürür.

         

                    Viyana Üniversitesi’ndeki sohbet sırasında, söz Macar âlim ve seyyahıVambery’den açılır. Nemseli (Avusturyalı) hocaların sitayişle anlattıkları Vambery’nin Asya seyahati, Molla Abbas’ın gözünde hayranlık işaretleri husule getirir. Viyana’dan Paris’e gitmek düşüncesindeyken, Jozefin’leberaber, karar değiştirip, önce Vengirya (Macaristan)’ya geçerler. Vambery’yi görmek, onunla konuşmak arzusu, Molla Abbas’da, önlenemez hâle gelmiştir.

         

                    Vambery hakkındaki düşüncelerini, satır aralarına serpiştiren İsmail Gaspıralı, Orta Asya ve Uzak Doğu’daki Rus-İngiliz rekabetinde, Vambery’nin İngilizler hesabına casusluk yaptığını, Ruslara karşı İngiliz menfaatlerini koruduğunu ifade eder.

         

                    Taşkent’de, Buhara’da, ilim seviyesinin iyice aşağıya indiğini Molla’ya anlatan Vambery, Fransızcayı iyi öğrenmesini tavsiye eder. Avrupa üniversitelerinin, dünya ilim ve fenninin merkezi olduğunu söyleyen Vambery’ye hak veren Molla Abbas, Türkistan medreseleriyle Avrupa üniversiteleri arasında, nasıl bir uçurum bulunduğunu fark eder.

         

                    Budapeşte’den Paris’e giden Molla Abbas’la Jozefin, bir müddet sonra ayrılırlar. Boşanma sebebi, Molla Abbas evde yokken, Jozefin’in erkek arkadaşlarını davet etmesi, onlar oradayken deMolla’nın eve gelivermesidir. Bu erkekleri, önce hanımının kardeşleri sanır, lakin böyle olmadığını öğrenince, karısını da evi de terk eder.

         

                    Bundan sonra Paris’deJozefin’den ayrı olarak yaşamaya başlayan Molla Abbas, hem okula devam eder hem de ticari faaliyetini sürdürür. Molla’nın Paris hayatı, şahsi özellikler taşımanın çok ötesinde, İsmail Gaspıralı’nın Batı, yani Avrupa tespitleri hâline dönüşür. Aslında, romanda verilmek istenen husus da budur.

         

                    Hepsi de hedefi tam on ikiden vuran Molla Abbas müşahedelerini, kısaca Doğu-Batı veya İslam-Hristiyan dünyalarınınmukayesesi olarak değerlendirebiliriz. Buradaki “İslam”tabiri, daha ziyade “Müslüman-Türk” yerine kullanılmıştır. İsmail Gaspıralı’nın yegâne endişe kaynağı, Türk ve Türklük üzerinedir.

         

                    Rusya’daki Müslüman Türkler, Kırım’dan Türkistan’a kadar uzanan ve bu çizginin kuzey-güney hatlarında da çokça nüfusu içine alan kalabalık bir kitledir. Çarlık Rusyası’nın, en dar coğrafi bölgedeki Türk topluluğunu ayrı kavim telakki ederek, ona müstakil dil ve kültür elbisesi biçmesi, Türk milletinin bütünlüğünü ve birliğini yok etmiştir.

         

                    Gaspıralı’nın, “dilde, fikirde, işde birlik” şeklinde slogan hâline getirdiği Türk dünyası hayali, Molla Abbas’ın Avrupa’da, yani Frengistan’da görüp anladığı hakikatler ışığında, ancak yeni bir eğitim sistemiyle gerçekleşebilir. Bunun için de Avrupa’dan ilim almak, hiç vakit kaybetmeden, onların maarif anlayışını taklit etmek lazımdır.

         

                    Avrupa’dan alınacak ilim ve sisteme karşı çıkacaklara, Molla Abbas’ın dilinden, Gaspıralı, şöyle cevap verir: “Endülüs medeniyet-i İslâmîyesi, Avrupa’nın terakkîsine büyük sebep olduğu mâlûmdur; bârekallâh! Hoş ve münâsip hâlden hisse ve ibret almak hem hüner, hem fazîlettir. Bu cihetten, verdiğimizi kaytarıp almayı Hudâ-yı Teâlâ müyesser eyleye!”İsmailGaspıralı’ya göre, alacağımız, zaten bize ait olan bir emanettir. Dolayısıyla, Avrupa’dan, Avrupa’ya verdiğimizi alacağız. “İlim, cümleye farzdır.”fehvasınca, farza riayet edeceğiz.

         

                    Molla Abbas’ın üzerinden, kendi fikirlerini kâğıda aktaran İsmail Gaspıralı, seyahat esprisi içinde, Batı’nın ve Doğu’nun hâllerini ortaya koymuş, Türk âleminin, buradan çıkarması gereken hisseyi göstermeye çalışmıştır.

         

                    Molla Abbas’ın, Macaristan’a geçerek Vambery ile görüşmesinden de anlıyoruz ki, Gaspıralı’nın Molla Abbas figürü ve seyahat düşüncesi, Vambery’nin meşhur Asya turundan mülhemdir. Vambery’nin, İngilizler hesabına taraflı görüşlerinde dahi, objektif bir takım hususlar vardır. Özellikle Türkistan şehirlerinde (Semerkant, Taşkent, Buhara) görüp de tenkit ettiği eğitim geriliği, Gaspıralı’nın “Usûl-i Cedîd” teklifinin, temel sebebi gibidir. Kaldı ki, bu gerilik, sadece Türkistan coğrafyası ile sınırlı değildir. Türk âleminin tamamında, aynı sıkıntılı durum, ileriye yönelik bütün hevesleri kırmaktadır.

         

                    İsmail Gaspıralı’nın, ortaya koyduğu eğitim ağırlıklı reçetenin esas hedeflerinden biri, belki de birincisi, Rusya’da yaşayan Müslüman Türklerin, o sıralarda had safhaya varan Ruslaştırma hareketine, mukavemet etmesini sağlamaktı. Bunu temin etmenin olmazsa olmaz şartı, bütün Türklerin anlaşabileceği dil birliği idi. Gaspıralı, kendisi Kırım Türk’ü olmasına rağmen, yazılarında İstanbul Türkçesini kullanmıştır. Kırım menşeli sayılabilecek çok az miktarda unsuru taşıyan Gaspıralı’nın yazı dili, çok geniş bir sahada, Türkler tarafından okunuyor, anlaşılıyordu. Tercüman, zamanının en çok basılan ve dağıtılan gazeteleri arasındaydı.

         

                    Ne yazık ki, Çarlık İdaresi’nin başlattığı asimilize ve ayrıştırma hareketi, Sovyet döneminde artarak devam etti. Rusya’daki her Türk topluluğu, kendi mahallişivesiyle okuyup yazmaya, üstelik farklı alfabeler kullanmaya zorlandı. Sonunda, Türk soylu devletlerin katıldığı geniş hacimli toplantılarda, anlaşma vasıtası çoğu zaman Rusça, bazen de İngilizce oldu. Türkçe, Gaspıralı’yla birlikte boynunu büküp, çekildiği köşede hıçkırıklara terk edildi…


        


        

        [1]Prof. Dr. Yavuz Akpınar, İsmail Gaspıralı’nın Fikrî ve Edebî Eserleri, Yüzyılda Gaspıralı’nın İdealleri-Bildiriler, Türk Yurdu Yayınları, İstanbul, 2001, s. 63

         


Türk Yurdu Kasım 2014
Türk Yurdu Kasım 2014
Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele