Büyük Üstadımızı Kaybetmemiz Münasebetiyle

Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

        Kazan’da güneşin merhametli sıcağı ile birlikte gelen yaz mevsiminin başlarıydı. Büyük üstadımız İsmail Gaspıralı, Babay[i] imzasıyla makalelerini Tercüman gazetesinde yayımlıyordu. Bundan yarım asır önceki Tatar âlemi ile şimdiki zamanı karşılaştırıyor nereye doğru ilerlediğimizi gösteriyordu.

         

        Kuzey Türk halklarının geleceğine güvenle bakan bu dâhi millî terakkimizin geliştiğine inanmaktaydı. Kendisinin işe başladığı muhit ile şimdiki tatar dünyasını mukayese ediyor, gördüğü manzara karşısında hudutsuz sevindiğini belli ediyordu.

         

        Gerçekten de bu manevi atamızın işe koyulduğu günde hiçbir şey ümit etmek mümkün değildi. Muhit karanlık, şuur yoktu. Kuzey Türkleri bir millet değil bir kavim, bir kabile idi. Bu halkın ne bir ideali ne de bir yolu vardı. Edebiyatsız, derneksiz bir araya gelmiş bir halktı. Doğrusunu söylemek icap ederse henüz sadece bir kavimdi. Bilmiyor, bilgiyi gerekli de bulmuyordu. Şihabeddin Mercanî[ii] hazretleri gibi bir kutup yıldızı, vefatı yaklaştığı sıralarda güzel Kırım’ın güzel tabiatının göğe doğru mağrurane yükselttiği yeşil dağları, çiçeğe duran ormanları, eskiden kalma yaşlı serviler arasında yine bir yıldız, Tan yıldızı doğuyordu.

         

        Mercanî’nin gerçek varisi İsmail Bey işe girişti. Eski Fars hikâyelerindeki Rüstem gibi bizim cahillik, şuursuzluk dağlarımızı yıkamaya başladı. Bu cahillik duvarları peygamberler doğduğunda yıkılan Mecusi mabetleri gibi çökmeye başladı. Onların harabeleri üzerinde usul-i cedide mektepleri, ulum-ı dünyeviye, cemiyet-i hayriyeler, kulüpler, kütüphaneler, gazete ve dergiler, yeni edebiyat gelişip meyve vermeye başladı. Nihayet Avrupa’da bizim ismimiz işitilmiş, müsteşrikler yeni milletin dünyaya geldiğini tasdik etmişlerdir.

         

        Gaspıralı hazretleri dünyada Tatarların lideri olarak ortaya çıkmadan önce, Tatarların heyet-i mecmuasında milliyet şuuru olmadığı gibi fertlerinde de vatandaşlık şuuru yoktu. Rusya İmparatorluğunda yaşadığını, onun bir mensubu olduğuna bakmaksızın vatandaşı Ruslardan kaçıyordu. Onun medeniyetine yakın gelmiyordu. Devletini bilmiyor, onu yabancı sayıyordu. İsmail Beyin çaba ve gayretleriyle Tatarlarda gerçek vatandaşlık, vatanımız Rusya İmparatorluğuna mensup olma anlayışı doğdu. Vatanın zor günlerinde kaygılanmak, şadlık günlerinde birlikte sevinmek ideali ve âdeti yayıldı.

         

        Onun için İsmail Gaspıralı Beyi kaybetmek Türk-Tatar dünyası için büyük bir yitik ve bahtsızlık olmakla beraber, vatanımız için de büyük bir zayiattır.

         

        Kaybettik, kaybettik diyoruz. Gerçekten de biz onu kaybettik mi? Ben hayır diyorum. Kaybetmedik. İsmail Bey bizim için düşüncesi ile kıymetli idi. lakin bu düşünce ebediyen yaşayacak. Onun yaydığı maarif ve şuur daima büyüyüp gelişecek. Onun düşündüğü işler, Tatarların erişmesini istediği maksatlar hepsi meydana gelecek. Böylece Tatar milleti yaşadığı müddetçe bizim milli ruhumuzun mücessem heykeli olan İsmail Gaspıralı Bey ebediyen yaşayacak. Onun gibi ebedi insanlar ne kadar bahtlıdır. Eğer tarihte şahısların küçük rollerini ikrar edersek hiç şüphesiz tarihimizde yeni bir devir açan, milletine hizmet yolunda büyük işler başaran üstadımız İsmail Gaspıralı’yı Tatarlar hakkıyla takdir edecekler mi? işte şimdi meselenin en nazik yeri burasıdır.

         

         

        Bu yazı İsmail Gaspıralı’nın vefatı münasebetiyle onu anmak maksadıyla Yıldız gazetesinin 14 Eylül 1914 tarihli 1268. sayısında yayımlanmıştır. Tatar Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktaran Yrd. Doç. Dr. Alper Alp, (Gazi Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü)

         

        (1887-1938), Kazanlı ceditçi bir aydın ve tarihçidir. Hakkında geniş bilgi için bkz. Kazan Tatarları Arasında Milliyetçilik Akımı, Yay.Haz.: Alper Alp, Ankara-2011, s.12-17.


        


        

        [i] Babay, Tatar Türkçesinde dede, ata anlamlarına gelen bir kelime olmakla birlikte bilgili, tecrübeli, hürmete layık ihtiyar kişi anlamında da kullanılmaktadır.


        

        [ii] Şihabeddin Mercanî (1818-1889), yazdığı eserler ve kurduğu medrese ile İdil-Ural bölgesinde ceditçilik düşüncesinin temelini atan öncülerden biridir. Bkz. İsmail Türkoğlu, Rusya Türkleri Arasındaki Yenileşme Hareketinin Öncülerinden Rızaeddin Fahreddin, İstanbul-2000.


Türk Yurdu Kasım 2014
Türk Yurdu Kasım 2014
Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele