Türk Olmakla Ve Türkçe İle Yeniden İman Tazeleme Gereği

Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

        Tuğrul Bey Bağdat’taki Halife ile mutabakata vardığında tarihler 1055’i gösteriyordu. Dedesi Selçuk Bey’in derleyip topladığı ve devlet kılacak kıvama getirdiği Oğuzların Kınık boyundan Selçuklu Türkmenlerinin Müslüman olmasının üzerinden de öyle çok uzun yıllar geçmiş değildi. Kaynaklar Bağdat’taki Halifenin Tuğrul Bey’e, dönemin çok önemli bir âlimi olan Maverdî’yi gönderdiğini ve “Anayol İslam”a sahip çıkmasını istediğini yazıyorlar. Tuğrul Bey atamızın bu talebi karşılıksız bırakmadığını biliyoruz.

         

        Tuğrul Bey’in 1055’de Bağdat’ta dönemin “Anayol İslam” Halifesi ile vardığı mutabakat sonucu İslam’ın tebliğ ve daha sonra da temsil gücünün Türklere geçtiği, apaçık bir tarihsel olgu olarak karşımızda durmaktadır. Nitekim bu mutabakatın üzerinden öyle çok uzun bir süre geçmeden Selçuklu Türkü’nün, Tuğrul Bey’in yeğeni Alp Arslan’ın önderliğinde 1071’de Bizansla karşılaştığını ve elde ettiği zaferle bu toprakların Türk ve Müslüman kimliğinin bir daha değişmemecesine tarihe kazıldığını görürüz. Selçuk Bey’le başlayan bu yolculuk sonucu “dava” Selçuklu Türkü’nün elinde elli yıl içinde Maveraünnehir’den Kafkaslara, Karadeniz’e Suriye ve nihayetinde Anadolu’ya taşınacaktır.

         

        Selçuklu Oğuz Türkmeninin Allah’ın dinine hidemâtını şeksiz şüphesiz tescil eden bu sürece baktığımızda, İslam geleneğinde maruf üç önemli şahsın dikkatten kaçırılmaması gereken roller üstlendiklerini görürüz: Bunlardan ilki az önce ismini telaffuz ettiğimiz dönemin ünlü fıkıhçısı ve siyaset bilimcisi Mâverdî’dir. Muhtemeldir ki Halife Kaim bin Emrillah’ı Selçuklulardan himaye istemeye sevk eden El Ahkâmü’s Sultâniye müellifi olan bu âlim olsa gerektir. Olayın ve kahramanlarının bu niteliklerine rağmen bazı radikal/selefi yorumlar Halife ile Tuğrul Bey arasında devleti yönetme gücünün/erkinin paylaştırılmasından dolayı olup bitenleri, “din ve siyasetin” ayrılamayacağı kabulünden hareketle tecviz de etmezler. Oysa Bağdat’ta işler böyle yoluna koyulurken dönemin dini otoritesi Maverdî’dir ve üstelik Maverdî şafidir.

         

        1055’de varılan mutabakatla Selçuklu Türkü kendisini bu defa Tuğrul Bey’in yeğeni Alp Arslan’ın önderliğinde, 1071’de Malazgirt’te, Bizans İmparator Romen Diyojen önünde bulur. Selçuklu Türkü’nün kazandığı muhteşem zafer Türklere ve İslam’a Anadolu’nun kapılarını açar. Oysa o vakte kadar Emeviler döneminde İstanbul dahi kuşatılmış; Avrupa, Hristiyan dünya Müslümanlarla tanışmıştır, ama Küçük Asya’da İslam, Türkler gelinceye kadar yurt tutamamıştır. Anadolu 1071’de hâlâ bir Bizans coğrafyasıdır. Malazgirt Zaferi bu duruma son verir. Anadolu Malazgirt zaferinden sonra Türkleşir ve Müslümanlaşır.

         

        Alp Arslan’ın Anadolu’yu Türk ve Müslüman kılan hamlesini yaptığı zamanlarda Bağdat’ta, Türk kültür ve medeniyet tarihi bakımından çok önemli bir olay vuku bulmaktadır. Kökeni Karahanlı Kağan ailesine dayanan Kaşgarlı Mahmud nam bir âlim, birkaç yıldır sürdürdüğü bir çalışmayı dönemin entelektüel muhitine ve hilafet ricaline arz eder. Divanû Lûgat-it Türk isimli bu çalışma, döneminin bir gereği olarak Arapça yazılmıştır. Ancak eserin konusu Türk dilidir. Mahmud Araplara bu eseriyle, Türkçenin zenginliğini, gücünü ve yaygınlığını göstermektedir. Göstermiştir de.

         

        Kaşgarlı Mahmud, Besim Atalay tercümesine göre eserine şöyle başlamaktadır:

         

        “Esirgeyen, koruyan Allah’ın adıyla

        Allah’ın, devlet güneşiniTürkburçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Allah onlara Türk adını verdi. Ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı. Dünya milletlerinin yuları Türklerin eline verildi. Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Hak’tan ayrılmayan Türkler, Allah tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile birlikte olan kavimler aziz oldu. Böyle kavimler, Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler, himayelerine aldıkları milletleri, kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır, onlara derdini dinletmek, bu suretle her türlü arzuya nail olabilmek içinTürkçeöğrenmek gerekir.”

         

        Kaşgarlı’nın o günkü İslam dünyasına tanıttığı Türk’ü Avrupalılar takip eden zaman dilimlerinde iyice tanıyacaklar; yaklaşık yüz-yüz elli yıl sonrasında artık geri püskürtmeye muvaffak olamadıkları bu insanları onlar da Türk olarak tanımlayacaklar; Küçük Asya’ya ve doğusundaki tüm coğrafyaya Türkiye diyeceklerdir.

         

        Selçuk Bey’le başlayıp, Tuğrul ve Çağrı Bey’le devam eden bu “emaneti taşıma” görevi Sultan Alp Arslan’ın şehadetinin ardından kesintiye uğramaz, uğratılmaz. Emaneti Sultan Melikşah alır ve “dava”yı zirvelere taşır. İşte tam bu dönemde yine sahnede biri siyaset adamı diğeri döneminin en önemli ve etkili; çağımızda da etkileri devam eden filozof, fakih, arif vasıflarıyla tebarüz eden iki şahsiyet, emaneti taşımakta olan Selçuklu Türkü’ne tüm bilgi ve becerilerini tahsis ederler. Bunlardan ilki Nizamülmülk’tür. Melikşah’ın vezirliğini yapan Nizamülmülk, “Anayol İslam”ın herhangi bir zaafa düşmemesi için Selçuklu’ya sırtını dayar. Çünkü Selçuklu saftır, temizdir, samimi Müslüman ve adam gibi bir mümindir. Yine aynı şartların ve “zamanın ruhu”nun idrakinde o da Şafii bir âlim, filozof, entelektüel olarak Gazalî sahnede görünür. O da Selçuklu’ya ümit bağlar; tüm bilgi ve mesaisini Selçuklu’ya tahsis eder. Yanılmamışlardır… 

         

        Anadolu coğrafyasında Selçuklu Türk’ü emaneti taşımak için canını dişine takmış uğraş verirken, Kudüs ve Mısır coğrafyasında iki Türk; Selahaddin ve Baybars, Haçlı ve Moğol istilâsına karşı Selçuklu’nun yaptığını yaparlar. Selçuklu devlet ve siyaset geleneği içinde yetişmiş bulunan Selahaddin, Selçuklu’nun zayıflattığı ama durduramadığı Birinci Haçlı İstilâsı sonucu kaybedilen Kudüs’ü 1187’de tekrar İslam coğrafyası yapar; Mısır’da daha sonra Memluk devletine tahavvül olacak olan Eyyubî Türk Devletini kurar ve bu devlet kaderin kendisine çizdiği görevi ikmal ederek, İslam coğrafyasının bu cephesinde bayrağı Memluklara devreder. Mısırdaki Memluk Devleti bir yandan haçlılarla uğraşırken öbür yandan da daha sonra sultan olacak Baybars komutasındaki ordusuyla, İslam coğrafyasını kasıp kavuran Moğolları mağlup ederek Moğolların yenilebilecekleri fikrini temin edecektir. Bu zafer daha sonra Moğolları zayıflatan ve bölgeden tasfiyesini getirecek sürecin tetikleyicisi olacaktır. Mısır ve Kudüs havalisine egemen olan Türk Memluk Devleti, Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısır’ı fethine kadar bu coğrafyada emanetin hamiliğini ve taşıyıcılığını yapacaktır.

         

        Anadolu coğrafyasında ise Haçlı seferlerine ve Moğol gailelerine göğsünü siper ederek İslam’ı Küçük Asya’da ve Doğu Akdeniz’de var kılan Selçuklu’dan bayrak 1300’lü yılların hemen başında Kayı boyuna geçer. Kayı boyunun kurduğu bu devlet kısa bir süre sonra cihan devleti hâline gelir; bayrak bundan böyle sadece bu devletin elindedir artık. Yaşanan med-cezirlerin ardından altı yüzyıl sonra bayrak bu defa Türkiye Cumhuriyeti’ne geçer; tarih akmaya devam eder.

         

        Bu “dava”nın ayağını bastığı, sırtını dayadığı zeminin bu günkü adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ve o gün bu gündür Selçuklu ile başlayıp Türkiye Cumhuriyeti olarak devam eden bu toprakların Türklüğü öyle şurasından burasından hiç kimsenin eksiltemeyeceği, eğip bükemeyeceği bir kimliktir. Hangi etnik hikâye kulaklarına fısıldanırsa fısıldansın bu toprakların tarihine Türklerle birlikte koyulan herkes, bu coğrafyanın Türk olan tarihine iştirak etmiş ve Türk olmuştur. Türk olmak Selçuklu olmaktır; Eyyubî olmaktır; Memluklu olmaktır; Osmanlı olmaktır. Türk olmak Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti olmaktır. Hak Teâla muhafaza buyursun; eğer bu milletin adı Türk olmaktan, bu ülkenin adı Türkiye olmaktan uzaklaşırsa ne bir “dava” kalır, ne bir medeniyet kalır ne de “emanet” kalır. Ve eğer bu topraklarda bu isimler zaafa uğrarsa; kaybedenler aynı zamanda kendi mahfillerinde kulaklarına fısıldanan hikâyeleri ne olursa olsun bu ülkenin tüm insanları olurlar.

         

        Bu hakikatlerden dolayı ortada ne “biz ve onlar” zamirleri ne de “dana ve kuyruğu” meselesine bağlanacak bir ayrışma ve kapışma söz konusudur. Bu ülkedeki herkesin; mezhebi, meşrebi, menşei ne olursa olsun; Türk olmakla ve Türkçe ile bir kere daha iman tazelemek mecburiyeti bulunmaktadır.


Türk Yurdu Şubat 2015
Türk Yurdu Şubat 2015
Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele