Zaman Yolcuları Kitaplar II

Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327


         

        Zaman Yolcularını İzlerken

         

        Evrenin, dünyaların, göğün, doğanın, canlıların ve insanın başlangıcı, camiaların ortaya çıkışı; dilin toplumların üyelerini bir araya getirip düzene koyuşu kim bilir kaç bin yıllık zamanların bilgi, zihnî ve amelî deneyimler ve bilgelik birikimleri, onları il aygıtına kavuşturup kendilerinden farklı diller konuşan farklı il aygıtlarına sahip toplumlar ile muhtelif çerçeveli ilişkiler kurmaya ve öylece yaşamaya sevk etmiştir.Toplumların başlangıçları ile bu sürece gelinceye kadar yaşadığı maceraların hikâyeleri, olaylar ve nesneler üzerine yaptıkları açıklamalar, bilinmezler veya zihinleri meşgul eden sorulara verdikleri ilginç, olağanüstü tasvir ve benzetmeler ile bezeli anlatılara dayalı yanıtlar, onların o süreçte sahip olduğu dünyayı anlamamızı sağlayan metinleri oluştururlar. Toplumların tarihi yürüyüşleri bu harikuladelikler dolu yazıtlar ve anlatı metinleri ile zamanda ilerlemeye, yürümeye başlar. Onları tarih içinde ileriye taşıyan bu metinler, zihnî yaratıcılık metinleri, kuşaktan kuşağa sözlü anlatılar biçiminde kalıplaşıp, toplumların kurumlaşmasına eş olarak sözlü ortam yaratıcılığı ile geçer ve her biri belleklerde/hafızalarda korunabildikleri ölçüde değişmeden yollarına devam ederler.

         

         

        Toplumların başlangıçları ve geçmişleri ile bağlı, tarih öncesi ve sonrası anlatı metinleri -damgalar, resimli anlatılar,yazıtlar,bitigler,metinler ve kitaplar-, onların mitolojilerini/efsanelerini, var oluşlarını, yaşanmış tarih sahnelerini, tarihlerini,toplum özelliklerini, değişime uğramış ya da uğramamış veya yeni unsurlar yapısına katmış veya katmamış biçimde geçmişi gelecek kuşaklara aktarmaya, öğretmeye çalışırlar. Gerçek tarih anlatıları ile karışarak da yollarına başka metinlere dönüşerek veya onların yapılarında kendilerine yol açarak varlıklarını sürdürme yeteneği de taşırlar. Bunlar, sözün egemen olduğu, yazının henüz sözleri ambarına katmadığı zamanlara ait zihnî yaratıcılığın biçimlendirip içerik kazandırdığı, bellek gücü nispetinde kuşaktan kuşağa aktardığı ilk sözlü anlatı metinleri diye tanımlanabilir. Bu metinleri, toplumların tarihlerinin gözlemlerini,açıklamalarını, tasvirlerini, bugünden baktığımızda olağanüstü abartılı ama samimi anlatı üsluplarını severim. Hiç birinde riya,mürailik,haset,kin ve ihanet göremezsiniz. Toplumun üyelerini onlar,söze dökülüp biçim ve içerik kazandıklarında, sadece aydınlanmaya, güzele, doğruya ve köniliğe doğru yürümeye, öğrenmeye yöneltirler.

         

        Tarih, sözün yazıya dönüşmesi, bengülük kazanması ile başlar. Sözlü metin, değişimi en aza inmiş bir belge niteliği kazanır. Türklerin yazılı tarihi, bütün toplumlar gibi, bu tür yazılı belgeler ile başlar. Kimi zaman da toplumların tarihi ile bağlı bilgilerin komşu toplumların yazılı tarihlerinde, belgelerinde yer aldığı görülür. Komşularının yazılı tarihlerinde yer alan bilgiler bakımından Türkler, eski kadim toplumlar arasında en şanslı olanıdır. Afro-Avrasya kıtası üzerinde var olmuş ve var olmaya devam eden bütün toplumlar, tarihlerinde, Türkler ile bağlı ilişkilerinden dolayı az veya çok bir takım kültürel izler taşırlar. Bu açıdan bakıldığında, Türkler, tarihleri ile bağlı kadim bilgileri edinme bakımından sınırdaş toplumlara, işbirliği ettiği veya birlikte yaşadığı toplumlara ve onların yazıcılarına, kayıt tutucularına borçludurlar.Kâğıdın ve baskı ile çoğaltının ortaya çıkışında Türklerin çok önemli bir payı olsa da hareketli esnek yaşam düzeni nedeniyle onları muhafaza etmeleri ancak yarı yerleşik düzene girdiklerinde kalıcılık kazanmıştır. Bu yüzden yazdıklarını kalıcı olsun diye taşlara, kayalara yazıp bırakmayı, böylece sözlerine bengülük kazandırmayı tercih etmişlerdir. Tarihimizi öğrenme açısından, her ne kadar kayıtlar kendilerine göre tutulmuş olsa da onların tuttuğu kayıtlar çok önemlidir. Bunları kendi bağlamları içinde anlamak ve yorumlamak icap eder.

         

        Çin tarih yazıcılığına yukarıda belirtilen bağlam içinde bakıldığında Türkler, onlara çok şey borçludur,denebilir.Şüphesiz onların tarih içindeki yürüyüşlerinde, Türklerin işlevi de aynı derecede önemlidir. Doğuda Çin”e mukabil, Batı”daSumer-Şumar, şumer-, Pers, Grek ve benzeri kadim milletlerin arkada bıraktığı ve bugün gerçek anlamda yeterince açıklayıcı doğrulukta filolojik bağlamda çalışılmamış metinler ve arkeolojik buluntular da Türklerin medeniyet mirasını öğrenmede önemli bir yere sahiptir. Ancak, geçmişin tarih yazıcılığında, her toplumun dünyaya, olaylara ve insanlara bakışının farklı algılamalar ve tasvirler içinde yer alması da doğaldır. Bunlar, yaşanılan olayların gerçeğini abartılı biçimde ve muhayyele zenginliği ile kendi bakış ve tespit açısından anlatsalar bile, tarih yazıcılığını ilgilendiren birçok bilgiyi de içlerinde barındırırlar. Tarihçiliğiniz ve filolojiniz bu metinleri kendi bağlamları -anlatı ve zaman- içinde anlayıp açıklayacak bilgi ve donanıma sahip değilse o zaman başkalarının anlattığı ile yani “tavşanın suyunun suyu” ile dünyayı anlamak ile yetinirsiniz.

         

        Günümüz tarih yazıcılığı, yukarıda sözü edilen türde yazılmış belgelerden, metinleri kullanılabilir bilgiye dönüştürdükten, yani tenkidini eksiksiz, onların disipliner güvenliğini sağladıktan sonra yararlanır.Böylesine kaleme alınmış tarih eserleri, pek çok disipline ve alete sahip donanımlı, tahlil ve terkip yeteneği yüksek tarihçiler tarafından yazılır ve toplumları aydınlatırlar. Fakat hangi bakış açısı,yaklaşım ve teori olursa olsun; ne denli bilimsel çerçeveye yerleştirilirse yerleştirilsin, dip yapılarında kendilerine özgü bir politik ve stratejik gerçeklik yattığı değişmez. Son üç yüz yılın tarih ve filoloji yaklaşımları ve teorileri sürekli değişime uğramış görünüyor ise, bu zamanın değişimi, bağlamın şartları ve özellikleri ile ilişkilidir; gerçekliğin değiştiği anlamı göstermez ve bu yarış tek boyutlu dünya kurulasıya, efendiler, bürokratlar ve çalışanlar düzeni var oluncaya dek sürecektir.

         

        Hangi toplum için yazılmış olursa olsun, öğrenme, sorma ve tartışma fırsatı veren türde yazılmış tarih kitaplarını severim. Bize, başkalarının toplumlarını, onların dünyaya bakışlarını öğretirler.Hiç şüphesiz onlar da zaman yolcuları arasına karışacak türden çalışmalardır. Ama benim içinbengülük gizemine erip zaman yolcusu olan kitaplar, yani ölümsüz “yazıt”lar ve “bitig”ler farklıdır. Onlar sadece Türklerin arkada yazıp çizip bıraktıklarından ibarettir. Onlar için yaşamak ve çalışmak hoş bir duygudur. Aklın gönüle inmesi, gönülün akıl ile yürümesi ve geçmişi öğrenip onlar ile yaşama, geleceği tasavvur etme iştiyakıdır. Bu yazı da bu iştiyak eseridirdesem, sözün özü ifade edilmiş olur.

         

        İlk yazıda “yazıt” ve bitig”lerden söz etmiştim; orada demiştim ki: bunlar, zaman yolcularıdır. Onları çok severim, yoldaşlıkları, içtenlikleri, konuşmaları, anlatıları insana zamanın nasıl tükendiğini duyurmazlar; birlikte belki anca birkaç konak yeri aşarsınız, yorulup kalsanız bir konak yerinde, diriliğin tabii ölümcül akışı deseniz de zaman yolcuları kutlu yolculuklarına usanmadan, bengülük içinde devam ederler. Ayrılıkların ağır yükü insanı sarsa da bilirsiniz ki, yüzyıllarda, ilerlerde bir yerlerde onların yollarını yeni konak yerlerindedaha nice kuşaklar gözetleyecektir. Ve o konaklama yerlerinde bekleyen kuşaklar, zaman yolcuları“yazıt”lar, “bitig”ler ve kitaplar ile geçmişe duydukları öğrenme susuzluğunu gidereceklerdir. Bence bu duyuş ve biliş, konak yerlerinde uğrayacağımız ayrılığın ağır yükünü en iyi dindirici sağaltıcı gibi görünmektedir.

         

        Damgalar, kadim Türk coğrafyasında Türklerin geçip gittiği yollar üzerinde, konaklama yerlerinde, dini tören alanlarında, yaşamın sürdürüldüğü yerlerde kadim tarihi anlatırlar. Kayalar üzerine ise, damgaların yanı sıra, boyalı/boyasız çizim yolu –resim- ile orada yaşanmış ve yapılmış törenler görüntülü, çizimli bilgi olarak gelecek kuşaklara aktarılmıştır. Ama sesin ime dönüştürülmesi, her “söz”ün bu imler ile gösterilmesi süreci, her toplum gibi Türklerin de yaşamında bir devrim olmuştur. “Söz”, bu yeni süreçte uçmaz, kalıcı bilgiye dönüşür. Bu devrim ne zaman, hangi süreçte başlamıştır, sorusuna bir yanıt verecek sahih bilgiye sahip bir tarihçiyi tanıma olanağımız olmadı. Mevcut tarih, filoloji ve arkeoloji bilgisi ile dünyaya herkesin kendi penceresinden bakıp yorumlaması ve açıklaması bir kendini koruma veya olmayan geçmişi kurma endişesidir ve anlaşılırdır. Bu tür akımları tarihçiliğin değil, varolma endişesi işler cümlesinden anlamak gerekir.

         

        Tarih disiplinine bağlı çalışmalar ise, disipline ihanet etmeden, insanlığın aydınlanması için doğru ve güvenilir gerçek bilgilerin ortaya çıkarılmasına dönüktür. Burada iş, tarihçiye düşüyor. Bağlamları nedeniyle “geçmiş”lerin tarihini ortaya çıkarma işi, her toplumun kendi bilim adamlarının yükü olacaktır. Yönetim yapılarını ve örgütlenme modellerini bilinçli yönetim aygıtlarına dönüştürmeyi başaran toplumlar, şüphesiz, dünya üzerinde kendi resimlerini çizme şansına sahip olacaktır.

         

        Tarih, toplumlar için neden yazı ile başlar? Öncesi tarih değil mi? Bu ve benzeri sorular ile bunlara verilen yanıtların hemen hepsi, içlerinde herhangi bir kanıt barındırsa bile, onlar birer güzel anlatıdan başka bir değere sahip değildir. Hiçbir toplum, bir anda kendini kapsamlı yazılı metinler ile anlatmaya ve bir anda yeni yazı yazma yolları izlemeye başlamaz. Dünya toplumları arasında kadim geçmişe sahip olanların tarihine bakıldığında aynı zaman süreçleri içinde farklı etaplarda bulundukları, ilerlemenin, yayılmanın, coğrafya üzerinde hâkimiyet tesis etme yollarının birbirine benzemediği açıkça görülür. Öyleyse, dünya tarihçiliği diye algılanan bilimsel ve disipliner yapıların bize anlattığı hikâyelerin sadece onların kendi odaklarından görüp inşa ettikleri ve paylaşmamızı bekledikleri bilimsel inandırıcılık ile bezenmiş metinlerden ibaret olduğunu bilmekte yarar vardır.

         

        Herkesin kendi gerçeklerini aradığı dünyamızda çoğu zaman size ait hakikatlerin hatırlanmadığını, görmezden gelindiğini veya tahrif edilerek geçiştirildiğini veya tarihinizin bilinçli yaklaşımlar ile parça parça, lime lime edildiğini görmek, yaşamak şaşırtıcı bir durum olmamalıdır. Kendi tarihlerini bütünleştirici ve toplumlarını pekiştirici yol ve yöntem izlemeyi sürdürenlerin kendileri dışında kalan toplumları ayrıştırıp onlara tarihler oluşturması elbette bu sürecin en önemli ve en yakıcı bilimsel ve disipliner işlevidir.“Tarihin Sonu” ile tarihçiliğin odaklandığı dünya, siyasi resmi yeni boyalar ile bezemeye devam ederken sosyal ve beşeri disiplinlerin de kendini gözden geçirip uyum içine girmesi kaçınılmazdır. Öyle de olmuştur. Karar verici gibi hareket edenler, işlevi bittiğine karar verdiği kimi disiplinleri çerçeve dışına itmiştir.Gelişmeler ve gelişmelerin gösterdiği özellikler, zamanın bağlamları ve hedefler kendilerini ileri taşıyacak yeni yapılar yaratma,kurma, yayma ve işlevsel duruma getirme süreci istiyor. Karar vericiler, disiplinleri bu boyuta taşımıştır ve gereğini de yapmaktadırlar. Yeni dünya tarihçiliği ve filolojisi, sosyal ve beşeri bilimlerin tümü yeni bir paradigma ve işlevler demeti içine sokulmuş olduğunu yaşadığımız dünya görüntülerinden de anlamak zorlayıcı bir özelliğe sahip değildir.

         

        Dünyamız, yakın tarihi diyeceğimiz XVIII. yüzyıl sonrası içinde hep bu evrenin değişik etapları içinde günümüze gelmiştir. Benim, zaman yolcuları kitaplar, diye söz etmek istediğim ölümsüzler, beni niye bu soru üzerine taşıdı, sorusuna vereceğim bir yanıtım olmadığını söylemeliyim. Bence en iyisi, yanıt bulacağım diye beni dipsiz kuyu gibi içine çekmeye istekli soruyu geçip kendi evrenime geri dönüp zaman yolcuları ile yoldaşlık edip birlikte yürümek görünüyor. Üstelik yanıt versem de veremesem de kimin umurunda, hazine mi dağıtıyorum; sadece zaman yolcuları ile yoldaşlık edip,kendi kendime düşünüyor, zamanda eğleniyorum.Amazamanın bir yerinde bir “Molla Kasım” ile karşılaşmak yerine hep “zaman yolcuları damgalar,yazıtlar,bitigler ve kitaplar” ile olmayı yeğlerim.Şu sıralar, “Bengü Taş Yazıtları” metinler ile söyleşmek istiyorum. Bu yüzden düşlere dalmış gibiyim. Düşümde bir ulu yoldaydım. Anlatayım:

         

        Ancak, anlamadığım bir duygu, sürekli ayağımı yere sürttürüp duruyor. Koşmak istedikçe yavaşlıyorum. Biliyorum. Onlar, hep kendi yürüyüşlerinde, kimseye aldırmadan yürüyorlar. Dönüp bakıyorlar arkaya doğru. Bana, bu yürüyüş ile bize ancak yarın konaklama yerinde ulaşırsın, der gibiydiler. Sanki o an bir düş içine dalıp kaldım.

         

        Akşamın son ışıkları karşımdaki ağaçların tepelerinde oynaşıyor. Karşı evlerin camlarında parıltılar sönmek üzere iken evdeydim,ama o an belki de bir düşteydim.“Bengü Taş Yazıtları” dabulunduğum yerden baktığımda, sanki Ötüken çanağının sırtına çıkıp öteye dönüp gözden kaybolmak üzereydiler. Yarın, dedim. Yarın sabahın ilk ışıkları yere değmeden yola çıkar, gün ağarmadan yetişir, onlara yoldaş olurum. Gökten değirmi ev içinde uzanıp yer yatağı üzerine uzanınca başımı yastığa koyup düşlerde yolculuğa kendimi bıraktım.

         

        Dinlendim, ama uyumadım. Uyunur zaman mı; yol uzun ve zaman kısa, anca dinlenmeye yeter; uyur kalır an değil bu süreç. İnsana kendi yükü ağır gelmez, derler; doğru söz, yerimden doğrulup kalktım. Toplanıp gün ışımadan yola koyuldum. Yıldızlar bir yanda, ay bir yanda,bütün olağanüstülükleri ile “kök tenger” üzerine bezek vurup yürümemi kolaylaştırıyorlar. Adımlarım uçar gibi bedenimi ileriye doğru taşıyor.

         

        Ötüken çanağının sırtına eriştiğimde dağların tepelerine henüz günün ışıkları değmemişti. Ay ve yıldızlar,yerlerinde asılı durmaya, bana yol göstermeye devam ediyordu.Üstelik onlar, ışıklarını olağanüstü Ötüken ovasını kıvrım kıvrım dolanarak süsleyen Orkun ırmağının akışı üzerinde bırakarak göz doymaz görüntüler yaratıp oraya varmaya yeni güçler,dirilikler katıyordu. Büyüleyici bir geceydi. Sırttan aşağı doğru, Orkun kıyısına doğru yürümüyor, sanki yele kapılmış gibi akıyordum. Orkun’un karşı yakasında, yukarıda akan maviliğin altında uzanan karanlık içinde bir büyük şölen odlarının son yalınları göğe doğru yükseliyordu. Değirmievler, tüten od ocağı çevrelemiş görünüyordu.

         

        Üstte “kök tenger”,ay ve yıldızlar, aşağıda“yağız yer” üstünde“idukyirsub” Ötüken ovası ve Orkun ırmağı, “eçüm, apam” yurdu ve Türklerin tarihini, geçmişini ve geleceğini sırtında yüksünmeden taşıyıp göğe doğru başları dik durup zaman yolcusu “Bengü Taş Yazıtları” ulu atalar sözü, hepsi bir aradaydı; olağanüstü bir görüntü, hepsini şaşkınlık, heyecan içinde varmadan yanlarına gözlerim ile kucaklıyor, sarılıp öpüyor, sevinçten ağlıyordum. Başardım, zaman yolcularına eriştim, vardım; Görklü Tanrı”ya çokça alkışlar-dualar- ediyordum.

         

        Bu yakadan öbür yakaya Orkun’u nasıl geçtim; öte yakaya uçtum mu, ırmağı yarıp geçtim mi, o mu bana yol verdi, iki elimde iki el tuttu, yel gibi apardılar. Orkun’un kıyısında sönmeye yüz tutan yıldızları ve değirmi ayı gördüm. “Kök tenger” gittikçe aydınlığın Türk mavisine yüz tutarken ayağa kalktım. Kan ter içinde gözlerimi açınca, baktım, ben aynı yerdeydim. Masamın başında, tek parmakla yazı yazdığım yerdeydim. Gecenin karanlığı dünya üzerine inmiş idi. Önümde, masa üzerinde“Bengü Taş Yazıtları” metinleri vardı. Benim gördüğüm düş idi, gerçek idi, bilmiyorum. Ama onlar artık yanı başımda beni bekliyordu. Anladım, benim için “Bengü Taş Yazıtları” ile söyleşi zamanıydı. Düşler beni henüz üçüncü kez gidemediğim yere bir anda alıp bir ulu şölene götürmüştü.Düşten uyanınca, masa üzerinde duran “Bengü Taş Yazıtları” anlatılarına döndüm,söyleşiye başladım.

         

             

         

         

        Zaman Yolcusu “Bengü Taş Yazıtları”

         

        Türklerin,Sumer ve Çinlilerin yazı imleri, onları farklı malzemeler üzerinde kullanmış olsalar bile, birbirlerinden kadim zamanlar içinde etkilendikleri, birbirlerini etkiledikleri tartışmasız bir gerçek gibi görünmektedir. Türklerin kullandığı imlerin kadim zamanlarda Saka(=Yaqa) Türkleri ile Akdeniz’e geldiği Fenikelilere de böylece miras kaldığı açıktır. Aynı süreç Avrupa’da yaşanmıştır. Tabii, burada, o süreçlerde Türkler hangi yapıda, hangi filolojik özelliklere sahip bir Türk dili ile konuşuyor ve yazıyordu sorusuna yanıt bulunması icap eder. Ama bunun için uzmanlara ihtiyaç olduğu açıktır. Bu dünyada herkes kendi işi ile uğraşıyor. Çünkü,herkes kendi doğruları ve işine yarayacak bilgi peşinde, kim kime zaman ayırıp yardım edebilir? Zaman kıymetli ve öyle olduğu için becerenler öne geçip yürüyorlar. Oysa üç kıta üzerinde Türkler bunca iz bırakmasına karşın çok az uzman ile yolunu aydınlatmaya uğraşıyor ve çoğu da güzel atlara binip varsan dönülmez şehre vardılar. Akılsız aygıtların yönettiği toplumlarda gelecek aydınlığa çıkmaz. Bilimin, bilginin,birikimin ve deneyimin egemen olduğu toplumlarda ise, aygıt aklı toplum ile özdeşleşip aydınlığı yaratıp yoluna devam eder. Çağımızın sürükleyen ve sürüklenen veya yağma edilen toplumlarına bakınca tarihin akışı da kendiliğinden anlaşılır; ayrıca bir açıklamaya gerek yoktur.

         

        Üç eski kıta üzerinde Türklerin yazıp arkada bıraktığı miras, tarih itibarıyla nasıl bir geçmişe sahiptir, sorusuna doğru ve yeterli bir yanıt verilemez. Çünkü üç kıta üzerinde Türklerin kadim zamanlarına ışık tutacak ölçüde arkeolojik araştırma yapıldığı söylenemez. Bu yetersizlik, aynı zamanda Türklerin kadim zamanlarda ve yeni zamanlarda yönetim yapıları bakımından türlü adlamalar altında anılmalarıdır. Tarih zamanlarını yönetim yapılarını birbiriyle ilişkilendirmek kolay olsa da filolojik kırılmaların yaşandığı süreçleri, yeterli ve gerekli düzeyde araştırma ve arkeolojik çalışma bulunmadığı için belirlemek, bugün için zor görünmektedir.

         

        Avrupalı bilim adamları Türklerden ödünçleme yapılan ve “runic” diye Orkun ırmağı kıyılarında, o güzelim ovalar üzerinde “Bengü Taş” yazıtlarını atalarının mirası diye görmeye koşmasaydı ve Danimarka’nın görkemli âlimi W.Thomsen, “Hayır,bunlar Türklere ait yazıtlar.” açıklamasını yapmasaydı, belki daha nice zaman onların kime ait olduğu bilinmeyecekti. Böyle öğrendik, Türk yazısı yazıtları. Avrasya’nın meğer her yerinde varmışlar da kimsenin haberi yoktu. Sessiz,kimsesiz gibi, oldukları yerde oturup kimi yerde toprağı kendine yorgan edip yüzyıllara, bin yıllara direnip kendilerini bulacakları, kendilerini yazanların torunlarını bekliyorlardı.

         

        “Bengü Taş Yazıtları” üzerinde W.Thomsen’den bu yana her yerde, hemen her ülkede ciddi ve ilmî araştırmalar, yayınlar yapıldı. Türklerin bu yolda çalışan âlimleridâhil, hepsinin adlarınıburada tek tek belirtmeye, yazmaya ve anlatmaya olanak yok. Ama hiç şüphesiz her biri ister kitap, ister makale boyutunda olsun, yaptıkları çalışmalar ile bu metinlerin anlaşılır duruma gelmesine büyük katkılar sağlamışlardır. Ve tabii, onlar üzerindeki çalışmalar bugün de yarın da devam edecek görünüyor.

         

        Bugün elimizde mevcut “Bengü Taş” yazıtları, hacimleri bakımından irili ufaklı Avrasya coğrafyası üzerine yayılmıştır. Her biri Türklerin tarihinin bir sahnesine, bir kültür olgusuna işaret eder. Hepsi, birbirinden önemli yazılı ve görüntülü belge değeri taşır. Ancak bunların arasında ikisi var ki, beni anlattıkları dünya içinde yaşamaya ve geleceğe bu pencerelerden bakmaya sürükler. Dolayısıyla benim için bunların içinde en önemlisi onlardır:“Kül Tigin” ve ünlü “Çabış” ve “Ayguçı” Bilge Tonyukuk adlarına dikilen “Bengü Taş” yazıtlarıdır. İlkinde “Bilge Kağan” ve ikincisinde “Bilge Tonyukuk” konuşur, yaşanmış tarihi anlatır. Bu anlatılar, bir sagu, bir tarih anlatısı, bir öğüt, bir gelecekte var olma koşullarının açıklamasıdır. İlkinde daha akıl ile sarmallanmış duygusal bir üslûp;ikincisinde ise, aklın egemen olduğu bir anlatı dili egemendir. Biri babasını, amcasını ve yitirdiği kardeşini överken, öteki İlteriş ile birlikte Türk devleti için yaptığı işleri, aklın egemen olduğu bir üslûp içinde kısa ve kesin ifadeler ile dile getirir. Anlatı, okuyanların belleğine yerleşip kalsın diye secili/ritmik bir anlatı dili ile “söz” yazı ile önce kâğıda yazılıp dokunmuş ve oradan da alınıp taşa dokunmuşlar. İlki, hikâyeciliğin olağanüstü güzel, olaylar ve üslup itibarıyla kullanılan farklı unsurların aynı örgü içine uyumlu bir biçimde yerleştirilişini gösterir. İkincisi, diplomatik/siyasi ölçülerin süzgecinde bir dil ile bilinen ilk tarih yazıcılığı örneğini, tarihimize miras bırakır.

         

        Türklerin yaradılışı, tarihi olayları, dünyaya bakışı, uluslararası ilişkilerin yapıcı ve yıkıcı özellikleri, ulusun ve devletin kalıcılık koşulları, yönetici kadroların yanlış ellere geçtiğinde yaşanacak yıkımları, kendini bilmezliğin sonuçları “Bengü Taş Yazıtlar” ile Türklere ve onların yöneticilerine o günlerde bütün çıplaklığı ile anlatılmış; olanlardan gelecek kuşaklar okuyup kendilerine ders çıkarsın diye “söz” taşa dokunmuş ve böylece “bengü” kılınmıştır. Kül Tigin yazıtında konuşan Bilge Kağan olağanüstü bir anlatı üslubu ile söze başlar ve tamamlar. Bengü anıt üzerinde sözün güney yüzü ile başladığı her ne kadar paylaşılır bir düşünce ise de ben, sözün başlangıcının doğu yüzü olduğu kanısındayım. Ve bu başlangıç sözü olağanüstüdür. Burada söze, yaratılış ile devlet kurucu atalardan, dedelerden, babalardan ve onların kendilerine intikal eden dünya bakışına vurgu yapılarak başlanır. Şüphesiz sözün böyle başlaması ile Türklerin kadim zamanlara uzanan inanç yapısının bir bağı olduğunu düşünüyorum. Türkler, eski zamanlarda “KünTengri”ye yükünürlerdi. “Kün”, güneşi ve doğuyu ifade eder. İnsanları karanlıktan aydınlığa çıkaran ışıklar doğudan gelir. Doğudan gönderdiği ışıklar ile karanlığı aydınlığa çeviren“Tengri”ye yükünmek doğal bir algıydı. Bugüne kadar kültürümüzde yer alan ve yaşayan “seher yeli” de böyledir. Güneşin ilk ışıkları ile Tanrı katından, doğudan yola çıkıp yeryüzünü dolaşan bu ilk yel de doğudan doğduğu için kutlu sayılır ve Tanrı elçisi gibi algılanır. Koruyucu ışığın saçıldığı doğuya yükünmeleri, değirmi evlerin kapılarının açılması “Tengri”ye saygı gösterilir, bu yüzden arka dönülmezdi. Kalkılınca,kapı açıldığında Tanrı’nın gönderdiği ışığa, gösterilmiş cömertliğe Türklerin yükünmesi anlaşılır bir tutumdur. Bütün bu anlaşılırlık içinde, Bengü Taş yazıtlarında Bilge Kağan, Kül TiginYazıtı”nda söze anıtın doğu yüzündeki sözleri ile başlamıştır. Ve bu söz, sarsıcı bir başlangıçtır:

         

        KT D1: üze kök tengeri asra yagız yer kılıntukda ikin ara kişioglıkılınmış.kişioglınta üzeeçümapam bomun kagan istemi kaganolurmış. Olurupantürükbodunıng ilin törüsin tuta birmiş iti birmiş.[Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında kisi arasında -yir ve su üzerinde- kişi oğulları yaratılmış.kişi oğulları üzerine geçmiş atalarım, Tuman ve Uç Temür kağan olmuşlar. Kağan olunca Türkbodunun devletini ayağa kaldırmış, töresini diriltmiş, ulusu yeniden örgütleyip düzene koymuştur.](Okuyuş ve açıklama bize aittir).

         

        Yukarıda verdiğimiz bu sarsıcı anlatıda Türk tarihçiliği açısından önemli bilgiler ve önemli sorunlar vardır. Bilgiler, Türklerin yaratılışı ve tarih sahnesine çıkışı ile bağlıdır. Ancak, kağanların adları bir karışıklığa uğramış görünmektedir. “Bumin,Bomun,Bömin,Bumun” biçimlerinde okunan Türk kağanlığı kağanlarından biri olarak anılan ad/ünvan ile ikinci ad/ünvanı“İştemi”de Türk dilinde yer almaz. Her iki ad, belleklerden çıkmış, karışık biçimde kalmış olabilir. İkinci ihtimal, yazım yanlışı olması olabilir. Çinli danışmanların yanlış telaffuzları etkilemiş olması da yanıltıcı bir yazıma yol açması da bir olasılıktır. Ben bu iki addan ilki için şu olasılıkları düşünüyorum: Bu ad “Bodun”unvanı olabilir. Çünkü, Türkler arasında “yay çeken” boyları birleştiren kağanlara Türklerin bu unvanı verdiğini kadim tarihten biliyoruz. Türkleri MÖ 220 yılında birleştiren ve Çince imleri bugün Türk dilinde “mo-tun” diye okunan ve b/m değişikliğine göre “bodun” kağan unvanı da bu anlamdadır. “Tengrikutıbodunkagan” herkesin “mete” diye bildiği Türk kağanının doğru adıdır. Acaba bu kişiye mi, gönderme yapılıyor, yoksa aynı işlevi gördüğü için devleti yeniden ayağa kaldıran kağana “bodun”unvanı mı, verildi ve yazıtlarda o unvana mı, gönderme yapılıyor, düşünülmelidir. İkinci olasılık ise şudur: “Tuman” ve “Tümen” adlarından biri de olabilir. Çünki, her iki adın Türk dilinde yeri var.“Tuman” bildiğimiz “duman” ve “tümen”, onbinlik ordu birliğidir. Bu olasılıklar dışında kalanlar, ne Türk diline ve ne de tarih kayıtlarında bir karşılığı vardır. Benim düşüncem bu adın “Tuman” olduğu yönündedir. Üç kağana bilge vezirlik eden Korkut Ata, bu adı doğan çocuğa ad vermiştir. Hikâyesi İslami çağda yazıya alınan Oğuz Kağan anlatısında vardır, oraya isteyen bakabilir.

         

        İkinci ad, “İştemi” de benzer sorun içermektedir. Bu ad da, yazım ve bellek sorunu taşıyor. Türk dili tarihinde böyle bir ad yoktur. Bunları “budizm”e bağlamak da yanlıştır ve karşılığı yoktur. Öyleyse bu adın doğru biçimi veya biçimleri ne/neler olabilir? Bu ad bana göre “Uç Temür” olabilir. “İç temir” veya “üç temir” de düşünülebilir. “Uç”, hem “uç”u ve hem de batıyı, taşacağı yönü gösterir. “Temir/Temür” ise, demiri, gücü ve kudreti temsil eder. Dolayısıyla ben, Bilge Kağan’ın başlangıç sözünde yer alan adların “Bodun” ve “Uç Temür” biçiminde okumayı ve anlamayı öneriyorum. Çünkü, bu adların/unvanların Türk dilinde ve kültüründe yeri vardır ve böylece anlaşılır duruma gelmesi de tarihin belleğinde tahrife uğramışlıktan onlar da kurtulmuş olacaktır, diye düşünüyorum.

         

        Ve tabii, ecdadın, yakın ataların devleti nasıl kurduğunu, halkı birleştirip il yaptığından söz edip onların mücadelelerini hikâye eder. Bilge Kağan, devletin başına akılsız, başkalarının gücüne yaslanarak -burada Çin vs.- halkı üzerine hükümranlık kuran ve ülkeyi felakete sürükleyen kağanlardan söz eder. Geçmişini unutup başkalarına özenenlerin akıbetine vurgu yapar. Tanrı, onları, böyle davrandıkları için cezalandırır. Bilge Tonyukuk yazıtında bu durumun elli yıl sürdüğü anlaşılıyor. Türk bodunu darmadağın olmuştur. Fakat Bilge Kağan, Tanrı, Türk bodunun adı sanı yeryüzünde yok olmasın diye atası İlteriş Kağanı,Kutluk Şad’ı başa geçirir. Amcası KapganKağan öldüğünde yaşanmış kargaşa nedeniyle zorluklar yaşanmıştır. Bu süreçte Bilge Kağan, Tanrı tarafından töpüsünden tutulup yanına, göğe çıkarılmış, kendisinebilig, yarlık, küç, il beratı verip bodun üzerine kağanlık etmesine buyruk verilmiştir. O, yazıtta bütün bunları, Kül Tigin ile birlikte yaptıklarını yazıtta anlatır. Az bodunu-ulusu- çok, aç bodunu tok, çıplak bodunu giyinik hâle nasıl getirmiş olduklarını hikâye eder. Türkler, tarih içinde bu anlayış içinde yürüyüp bu günlere erişmiştir. Tabii, zaman zaman bundan sapmalar olmuş,türlü acılar çekilmiş; ama sonunda devlet yönetimi doğru ellere geçince yürüyüş sürmüştür.

         

        Bilge Kağan, zamanın tarihçisi olarak bütün bu olayları anlattıktan sonra, amcası ile birlikte yaptıkları çalışmalardan söz eder. Ardından güney cephesinde kendi kağan oluşunu ve Kül Tigin ile birlikte yaptıkları işleri hikâye edip anlatır. Kül Tigin övülür, destansı bir anlatı ile yaptığı savaşlar böylece her yüzde hikâye edilir. Anlatının ağıt ve öğüt tadındaki anlatısı arasına bitmek bilmez seferler, yuğ töreni, gelenler ve yapılan işler sıralanır. Sona doğru, Kül Tigin’in mal varlığı, bakıp edenleri, taşa sözleri dokuyanlar ve nihayet sonsuzluğu, acıyı ve ölümsüzlüğü dile getiren ağıt türkü tamamlar.

         

        Burada, Bengü Taş Yazıtları üzerinde daha geniş durulması icap ettiği, yeterince üzerine söz edilmediği söylenebilir. Doğrudur, bengü yazıt anlatıları üzerinde daha genişçe durulması icap ettiğini ben de düşünüyorum. Ama şimdi çıktığım bir ulu yol, amacı da farklı bir yol. Bir başka yazıya bu düşüncemi saklayıp zaman yolcularını izlemeyi sürdürmek, her konak yerinde onları dinlemek, söyleşi içinde olmak gerekiyor. Yol uzun, zaman belirsiz, yürümek de söz etmek de ayrı bir dirilik istiyor.

         

        İdukyir ve sub üzerine yayılmış, zamana aldırmadan kendi hayatını sürdüren mağrur Ötüken çanağı üzerinde dünyaya medeniyet ve insanlık dersi vermeye devam eden ata beleği,öğüt mirası Bengü Taş Yazıtlarına onu çevreleyen dağların yamaçlarından bir kez daha bakıp yağmura aldırmadan bir başka şölen yerine varmak üzere yola çıkıyorum. Gök en güzel mavisinde, güneş doğudan ışıklarıyla kucaklarken yeryüzünü,Tanrı’ya yükünürcesine bayır aşağı iniyorum. Aklım ayrıldığım yerde, acaba sonsuza kadar gelip bütün yazları ve kışları o çok sevdiğim doruklardan birinde yaşamak mümkün olur muydu? Bengülük ecdadın yurdunda sonsuza dek yaşamak ise, ne hoş, orda kalmak isterdim.

         

        Şimdi yolum bir başka şölene doğru yöneldi.Kutlu kopuzu ile binbir nağme yaratıcısı, sözü söze yaraşır biçimde söyleyicisi, geçmişi anlatıları ile geleceğe bağlayan, nice kağana ayguçılık yapan, Tanrı’dan ne dilese anında gerçek olan, Taş Oğuz’da, Töş Oğuz’da sözü saygı ile yerine getirilen Korkut Ata anlatılarını dinlemeye, söyleşilerine konuk olmaya varsam, nice şölenden yeğdir,diyorum.

         

         

        

         

        Dedem Korkut’un Kitâbı-Kitâb-ı Dedem Korkut-

         

        Türkler arasında Korkut Ata, Dede Korkut gibi adlar ve kutlu kopuzu ile bilinen, bin yılları, yüz yılları arkasına bırakıp gelen ve çağımızı da aşıp yolunu varacağı yere doğru sürdürecek olan bu ulu kişi, bilinen gerçek ilk Türk tarihçisi ve Türk sözlü tarih anlatıcılığı mektebinin de kurucusu görünmektedir. Reşideddin, onun anlatılarının 250 civarında olduğundan söz edip bir başka çalışmasında üzerinde duracağına vurgu yapar. Aybek ed-Devadarî’nin çağına kadar, onun anlatılarını Oğuz boylarına mensup akıllı/uslu kişiler ezberleyip kopuz eşliğinde çığırıp halka anlatırlarmış. Bugün bize, o anlatılar, “şer”- i şerif”e uydurulabildikleri ve zamanın politik dünyasına göre yeniden tanzim edilmiş biçimleri içinde kısmen topluca, kısmen de bölük pörçük bir biçimde ulaşmıştır. “Kitâb-ı Dedem Korkut” adı ile zamanımıza erişen anlatılar, Bayındır boyuna bağlanıp anlatılmıştır. İslamileştirilmiştir. İyi ki böyle olmuştur; yoksa bu anlatı metinlerine erişmek olanağı ortadan kalkardı. Zamanın anlayışı ile geçmiş uyumlaştırılınca bir ölçüde de olsa hiç değil ise, bir kısmı tarih içindeki yürüyüşlerini sürdürme olanağı bulmuşlardır.

         

        Korkut Ata, anlatılarında, besbelli ki, Türklerin yaratılıştan başlayarak ve “tufan” olgusunu farklı olaylara ve nedenlere bağlayarak “yeniden türeme” ile sürdürmüştür. Fakat İslam’a aykırı görülen bu anlatı,“kurttan türeme” efsanesi, yerine daha kabul edilebilir biçimiyle “Moğol” tarihinin bir bölümü gibi Reşideddin tarafından işlenmiştir. Zamanın anlayışına uygun bir renkle anlatıya katılmıştır. İlk yaratılış anlatısı ve bu anlatının verdiği gelişmeler tam olarak kestirilemiyor. Bunu yeterli doğrulukta kanıtlayacak tarihi kayıtlara sahip görünmüyoruz, var ise bu bilgiden mahrum konuşmuş oluyorum. Sadece, elimizde, Altay bölgesi Türklerinden derlenmiş bir “yaratılış” anlatısı vardır. Bunun ilk Türk tarih anlatısı dediğim Dede Korkut/Korkut Ata anlatıları ile bir bağı olabilir mi, sorusuna “evet” yanıtı vermeyi çok isterdim, ama şimdilik bir dayanağım yok. Ama olabilirlik bağı yoktur, demek de gönlüme sığmıyor.

         

        İnsan, kendi yaradılışını, başlangıcını, her şeyin başlangıcını sorguladığı gibi sürekli sorgulamış ve bunlar üzerine birçok anlatı yaratıp zihni meşgul eden sorulara yanıt bulmaya, açıklamalar getirmeye ve böylece birbirlerini aydınlatmaya çaba göstermişlerdir. Bugün, “efsâne/mitoloji” gibi başlıklar altında ele alınıp incelenen bir kısım anlatılar bu bağlam içine girer. Türklerin başlangıç ile bağlı bu tür anlatılarının olması ve ardından tarihin sürüp gitmesi, sözlü kültür ortamı yaratıcılığı ile bağlı temel özelliklerden biri görünmektedir. Evrenin ve yeryüzünün yaratılışı, dağlar,ırmaklar,denizler, bitkiler ve gökyüzü görüntüleri, gece ve gündüz; ilk insanlar, üreme ve çoğalma, ayrışma ve yayılma, farklılıkların ve benzerliklerin gözlenmesi ve birlikteliklerin kurulması gibi olgular üzerine nice anlatıların yaratılması, bu tür kültür ortamında yaşayan bütün toplumlar ve topluluklar için geçerli bir özelliktir. Toplumları ilk düzene koyup örgütleyenler, birlikte yaşama töresini kuranlar, toplumu bir süreçten bir sürece taşıyanlar, hiç şüphesiz o toplumun sözlü tarih anlatısı içinde yerini alıyordu. Bilgi ve deneyim birikimi, bu anlatılar yardımı ile kuşaktan kuşağa aktarılıyordu. Böylece toplum üyeleri, yeni kuşaklar nereden gelip nereye gitmekte oldukları konusunda yollarını aydınlatma, ilerleme olanağı buluyordu. Dede Korkut, toplum içinde yüklendiği birçok işlev arasında bu bağlamda açıklayıcı tarih anlatıcılığı üstlenmiş güçlü belleğe ve söz dağarcığına, saz ile sözü birlikte örüp anlatıya dönüştürmeye yüksek yeteneği ve kapasitesi bulunan bilge bir kişi olarak karşımıza çıkar. Yukarıdan beri çizmeye çalışılan sözlü ortam yaratıcılığı bilgi ve birikimlerine Dede Korkut, anlatıları çerçevesinde vâkıf bir kişidir. Bu açıdan baktığımızda toplum hayatına ve bu hayatın maceralarında yer alan kahramanlara gelinceye kadar geçen zamanı atlaması düşünülemez. Onun anlatılarının başlangıcında, yaratılışın, ilk insanın/kişinin veya kişilerin ortaya çıkmasının hikâyesi, yaşanılan kültür ortamının bir gereği olarak mevcut idi; ama zamanımıza erişip erişmediği henüz açıklık kazanmış değil; belki bir mahzende, belki bir yer altı şehrinde kâşifini beklemektedir.

         

        Tabiatıyla tarihin o zamanlarına ait tarihçilik olayları hikâye edilmek yoluyla anlatılmıştır. Bu tür tarih anlatıcılığı sadece Türklere özgü bir durum da değildir; kadim zaman tarihçiliği tam bir hikâye anlatıcılığı çerçevesindedir. Benim düşünceme göre, Korkut Ata, Türklerin tarih anlatıcılığında anlatılarını kopuz eşliğinde sözü örmek ve böylece hikâye etmek yoluyla dinleyicilerin belleğinde kalıcı olmasını sağlamaya çalışmıştır. Ve her birini, toplumda yeri olan kağana, hana, beye bağlayarak, onların her birinin yaşadığı süreç içinde olanları toplayıp bir arada anlatarak, o sürecin bir resmini kalıcı biçimde belleklere yerleştirmeye özen göstermiştir. Böylece, Türklerin sözlü tarih anlatıcılığı kağanlara, hanlara ve beylere bağlı bir soy ağacı düzeninde yürüyüp gitmiştir. Aslında bu model tarihçilik Türklerde olduğu kadar, başka kadim toplumlarda da “yeni” model tarihçilik anlayışlarının yer aldığı zamanlara kadar sürüp gelmiştir.

         

        Bugünün tarihçiliği için, onların her biri, paha biçilmez bilgi hazineleri, tarihçiliğin vazgeçilmez belgeleri konumundadır. Bu yüzden yüz yılı aşkın bir zamandır Dede Korkut anlatıları üzerine birbirinden değerli bir çok çalışma yapıldı ve yayımlandı. Her bir bilim adamı, bu olağanüstü anlatılar üzerine, onların doğru anlaşılması bakımından değerli eserler yayımladılar. Bunların adlarının hepsini burada sıralamak olanaksız. Ama Kilisli Rıfat,Orhan Ş.Gökyay,M.Ergin,EttoreRossi, Hamid Araslı,Kononov, ilk aklıma gelen isimler. Tabii bizim kuşaktan Semih Tezcan’ın ve M.Kaçalin’in metinlerin okunması ve söz varlığı üzerine yapmış olduğu değerli katkıları da burada belirtmeliyim.

         

        Denebilir ki,Reşideddin ve EbulgaziBahadur’un eserlerini de bu anlatılar ile bağlı saymış bir tutum izliyorsunuz. Evet, doğrudur. Çünkü bütün bu eserler, tamamı bugün elimizde bulunmayan ana anlatılar metninden yararlanmak yoluyla ortaya çıkmış görünmektedir.Aralarında şaşırtıcı bir organik bağ olduğunu dikkat ve tecessüs sahipleri mutlaka gözleyecektir. Ben, bütün bunları ana anlatıların dağılmış, farklı “meşruiyet” algılarına bağlı olarak “yeni” hüviyetler verilmeye çalışmış anlatılar diye düşünüyorum. Doğrusu, birleştirilmeleri, metodolojisi, anlatı metinlerinin ana yapıya yerleştirilmesi üzerine uzun zamandır düşünüyorum. Şimdilik hepsi ile oturup söyleşmeyi sürdürüyorum. Ya onlar ile yoldaş olur giderim ya onların anlattıklarını dinler, anlarsam bir araya getirmeye çabalarım.

         

        Bunları, bütün bu anlatıları düzüp koşmakta amacı için ne diyordu Korkut Ata anlatılarında, “Benden sonra alp ozanlar çalıp söylesin, alnı açık cömert erenler dinlesin.” Anlatıların sonunda, herkes öğüt alsın, kendine çeki düzen versin diye bir söz eder: “İmdi kanı didügümbig erenler/dünya menüm diyenler/ecel aldı yir gizledi/fâni dünya kime kaldı/ gelimlügidimlü dünya/ahır sonğuçı ölümlü dünya.”

         

        Dede Korkut, her birisi için “boy boyladı, soy soyladı, bu boy” filan kişinin olsun diye sözü bağlardı. Bir bakıma, Türkler arasında sözlü tarih anlatıcılığı Dede Korkut veya onun yaratıcılığına model olan yaratıcılar mektebinde kahramanların yaşadığı olayların hikâye edilmesi, “boy boylama/soy soylama” modeli diyebileceğim bir anlatı modeline bağlıdır. Bu modelden de Türk sözlü tarih anlatıcılığının bir “soy ağacı” biçiminde sürdürüldüğü ve her bir anlatının da birbirini izleyen bir kahramana -kağan, han, bey vs.- bağlanarak sürdürüldüğü gerek Reşideddin’in“Oğuz Kağan Destanı” ve gerekse Ebulgazi’nin“Şecere-i Terâkime” ve “Şecere-i Türkî” adlı anlatıları ile“Manas” ve “Köroğlu” destanlarının da bu modelde vücut bulduğu söylenebilir. Yazılı kültür ortamı yaratıcılığı da tarih anlatıcılığı da uzun yüz yıllar bu modelden bolca yararlanmıştır. Fakat burada şu paralelliğe değinmek gerekir. O da şudur: Sözlü ortam yaratıcılığı içinde yaşayan bugünkü Orta Doğu kavimler de kendi tarihlerini hikâye ederken benzer bir model üzerinde yürümüşlerdir. Onlar da kendi dünyalarında tarihi, yaradılış, peygamber ve hükümdarlarsilsilesi üzerine kurmuşlardır. Bu yüzden, İslami inanç yapısı içine girildiğinde, Türk sözlü tarih anlatıcılığının kimi kısımları “şer-i şerif” ölçüsüne bağlı olarak bir yana itilmiştir.

         

        Türk tarih anlatıcılığı ve tarih yazıcılığı şüphesiz, tarihçiliğimizin uğradığı değişimleri, model yapılarda ortaya çıkan sorunları ele alıp inceleyerek kendini yolunu bulacak, geleceğin okuyucusuna kendi terkibini ortaya sunacaktır. Tarihin akışı içinde nereden,nasıl geçip geldiğimizi, bulunduğumuz odaktan dünyayı ve geleceği nasıl gördüğümüzü ve göreceğimizi başka türlü anlama olanağı görünmemektedir.

         

        Belki bu yerde Çin yıllıklarında yer alan ve başka dillerde yazıya geçen Türkler ile bağlı anlatılardan da burada kısaca söz etmek gerekir. Ancak, çıktığım yol oldukça uzundur, sözü uzatmamak ve yolu sürmek, yeni konaklama yerlerine erişme düşüncesi önümü kesiyor. Bununla beraber, onlar için şunu söyleyip geçmem doğru olur. Bütün bunların önemli bir kısmı, Türk sözlü tarih anlatıcılığının onlara bıraktığı anlatı parçalarıdır. Bunların bir kısmı da Türkleri töreye göre düzenleyip örgütleyip yöneten boyların “meşruiyet” anlatıları bağlamında görülüp değerlendirilmeleri icap eder. Dolayısıyla bütün bu anlatıları Türk sözlü tarih anlatıcılığının bağlamı içinde görmek ve değerlendirmek, bodunave boylara bağlı anlatıları ayrı ve kendi bağlamları ve özellikleri içinde ele almak ve incelemek, “boy boylama/soy soylama” modeli içinde hangi anlatı bağlamı ile ilişkisi olduğuna bakılmalıdır. Bütün burada söylenilenler açısından bakıldığında, bu yaklaşımın Türk sözlü tarih anlatılarını birleştirme ve bütünü ortaya çıkarma açısından yararlı olacağı,kanısındayım.

         

        Ben, şimdilik bu olağanüstü anlatılardan, kutlu yüzlü Dede Korkut söyleşi şöleninden ayrılıp bir başka büyük söyleşi şölenine yetişmek üzere yollara düşeceğim. Bu yüzden ezgi ile sözün örülüp Türk tarihini hikâye eden anlatılar şöleninden izin isteyip kopuzun büyülü nağmelerinden ve Dedem Korkut”un sözlerinden istemeden, yeniden dönmek üzere kopuyorum. Yeni bir söyleşi yerinde, yeni bir konaklama yerinde zamanda yürüyen büyülü, abidevi söyleşilerde bulunmak ve KaşgarlıMahmud ile buluşmak üzere, sözü burada bitiriyorum.


Türk Yurdu Kasım 2014
Türk Yurdu Kasım 2014
Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele