TÜRKLÜĞÜN ÜLKÜSÜ ÇİZGİSİNDE MİLLÎ GÖREVLERİMİZ

Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

 

 

                Ulu Tanrı bazı milletleri, toplumları yönetsinler, onlara refah ve mutluluk getirsinler, insanların namuslarını korusunlar, geleceklerini güvence altına alsınlar ve huzurlu bir hayat yaşatsınlar diye görevlendirmiştir. Bu kutsal görev, Türkler tarafından, Türklüğün yazılı tarihinden bu yana hep bu çizgide yerine getirilmiştir. Zaman içerisinde Türklük duygusu zayıflayan, bu zayıflamanın hedeflerinin kanlarındaki değişime bağlanması gereken yöneticiler, bilinçli veya bilinçsiz şekilde Türklüğün bu kutsal görevini yerine getir(e)memişlerdir. Ancak, yine de her seferinde kurtarıcılar çıkagelmiştir. Bu olgu Kür Şad’dan Mustafa Kemal’e dek devam etmiştir. Allah’ın Türklüğe nasip ettiği bu şeref, Türk milliyetçiliğinin manevî mirasıdır. Tarih ve millet şuuruna haiz olan biz Türkler, en zor koşullarda olsak bile, en güçlü ülkelerin hepsi birden bir tehdit olarak üzerimize çullansa bile bunun üstesinden gelecek devlet adamlarını çıkarabilecek bir manevî mirasa sahibiz. Bu miras genetiktir, Ulu Tanrı’nın lütfudur. Türkler hiçbir zaman köle olmamıştır ve asla olmayacaktır. Kendini köle durumuna düşürmek isteyenlere de her zaman şamar vuracaktır. Bunun en son örneği Kurtuluş Savaşı öncesinde, sırasında ve sonrasında bağımsızlığımızı tehlikeye düşüren hainlere karşı görülmüştür.

                Ancak Ulu Tanrı’nın Türk milletine ihsan ettiği, bağımsızlık, yönetmek ve kurtarıcı olma hasletleri bugün sol ve sağ beynelmilelciler tarafından tehdit edilmektedir. Atatürk’ün büyük bir şahlanışla kazandığı ve gelecek kuşaklara emanet ettiği cumhuriyetimizi ve bağımsızlığımızı hâlâ “koruma” aşamasındayız. Hâlbuki “Büyük Ülkü” yolundaki Türklük, şu anda bulunduğu koruma aşamasından çoktan çıkmış, ikinci aşamayı bile tamamlamış yani “Türk Birliği”ni tesis etmiş olmalıydı. Daha açık bir ifade ile, bütün dünyadaki tüm Türklerin, yabancı egemenliği altından kurtarılıp tek bir bayrak altında toplanması sağlanmalıydı. “Veya şu anda, 1990’dan sonra bu şansı yakalamış olan Türk devletlerinin bir birlik hâline getirilmesi sağlanmalıydı.” Bunu sağlamanın yollarının siyasî ve askerî faaliyetler ve uğraşlarla olacağı açıktır. Türklük düşmanı, Türklüğü tehdit ve rakip olarak gören Batılı emperyalist ülkelerin veya ümmetçi çizgideki İslâm ülkelerinin içerideki yandaşlarının Türklüğün ufkunun genişlemesini engelledikleri açıktır. “Hâlbuki büyük devlet konumuna gelmiş Türk yönetimleri çevresindeki, yönetilmek üzere yaratılmış milletlere tarih boyunca hep insanca, istikrarlı ve adil bir yaşam sağlamıştır.” Ulu Tanrı’nın yönetici olarak yeryüzüne gönderdiği Türk ırkı bu görevini yüzyıllar boyunca Balkanlar’da, Orta Doğu’da, Afrika’da başarıyla ifa etmiştir. Çünkü Türklüğün en büyük özelliği disiplinli, adil yönetim uygulayıcı, hoşgörülü, asker bir millet olmasıdır.

                Bu günlerde 70 milyonun üzerine çıkmış Anadolu Türklüğünün, 300 milyonluk bir Türk dünyasına yol gösterici, birleştirici bir çimento ol(a)maması için, içimizdeki hayalci Batı muhibbi, Arap muhibbi, AB yanlısı, ABD ve Siyonist yanlılarının maddî, manevî; bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde gösterdikleri çabalar Türklüğü zayıflatmak içindir. Günümüzde söz konusu çabalar/oyunlar adı geçen “hainler” tarafından Türkiye’de bir Kürt milliyetçiliği yaratmak şeklinde hayata geçirilmektedir. Böylece, Türkçülük de bu konuda ciddî bir refleks ile yanıt verme konumuna getirilmiştir. Başka bir deyişle yüce milletimizin sabrı zorlanmaktadır.

                Kökünü Türk milletinin tarih şuurundan, Türklük ülküsünden, bağımsızlık hasletlerinden alan Türkçülük, bugüne kadar kendini, içindeki % 6’lık kesim gücenecek diye sınırlamış ise de, bundan sonra bu sınırlama durumunda olmayabilecektir. Böyle bir sınırlama olgusu bizi bu % 6’nın manevî diktatörlüğü altına sokar. Esasen bizim başarılarımızın, Türklüğün parlak geleceğinin önüne set çekilmesini arzulayanların da amacı budur.

                Artık, mütevazı, sessiz, savunma psikolojisi arz eden bu durumdan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Artık, barış ve dostluk türküleriyle uyutulup afyonlanmaktan, kurtulmalıyız. Komşularımız Yunanistan ve Ermenistan, çocuklarına anaokullarından itibaren Türk düşmanlığını aşılarken, bütün komşularımızın topraklarımızda gözü varken, AB ve ABD’nin geleceğe dönük projeleri bize Sevr sınırlarını bile çok görürken, hâlâ savunma psikolojisinde bulunmak akılsızlıktır.

                Bu nedenle, “Millî Ülkü” stratejisine göre kazanılması gereken “Bağımsızlık” aşamasına tam sahip çıktıktan sonra, “Türk Birliği” ve “Genişleme” aşamasına geçmemiz gerekmektedir. Esasen “Birlik” ve “Genişleme” aşamaları birbirini tamamlayan unsurlardır. Üzerimizde oynanan oyunlara rağmen, içimizdeki hainlere karşı tam bağımsızlığımızı güvenceye almalı, yaşam alanlarımızı yeniden, hayalci olmayan çizgilerle belirleyip bunlara sahip çıkmamız gerekmektedir. Söz konusu yaşam alanlarımız,

  1. Adalar Denizi (Ege) ve Batı Trakya,
  2. Kıbrıs,
  3. Musul-Kerkük,
  4. Kafkasya’daki Türk elleri, illeridir.

                Buradaki Türkler, birlik olmayı, ekonomik, tarihî, askerî ve siyasî çıkarlarımız da sahip çıkılmayı beklemektedir. Büyümek istemeyen, sahte dostluklara kanan millet küçülür. Nasıl ki geçmişte Çinliler Göktürkleri; Batılılar Osmanlıları belli dönemlerde sahte dostluklarla, evlilik, akrabalık ilişkileri ve vaatlerle uyutmuşlarsa, şimdi de üzerimizde böyle oyunlar oynanmaktadır. Bu oyunları bozmanın doğru yolu, gerçekleri tespit edip kararlılıkla tepki koymak, yaşam alanlarımıza gerekirse savaşarak sahip çıkmaktır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Bulgaristan ve Adalar Denizi’ne sahip çıkma fırsatını kendi elimizle teptik, bugün de Irak’ın Kuzeyindeki çıkarlarımız ve Kıbrıs göz göre göre elimizden gidiyor. Bizim için çok önemli olan bu iki yaşam alanında tekrar etkinliği ele geçirmek için her çareye başvurmak durumundayız.

                Bizler, siyasîlerin kişisel veya ideolojik çıkarları uğruna “Türklük Ülküsü”nü pasifize etmelerine ses çıkarmazsak, tarihî mirasımıza yüz çevirirsek, “Türklük Ülküsü”nün emrettiği yoldan dönersek, bu kadar şeceresi belli olmayan hainin bulunduğu ortamda yok olmamız bile söz konusu olabilecektir. Ancak, daha önce olmadığı gibi bu defa da yok olmayacağız. Belki bu aymazlık ve hatta hıyanet içinde olanlar bizi yeni Kür-Şad’lar, Mustafa Kemal’ler çıkana kadar oyalarlar ama o kadar! Dahası yok! Sonunda Türk Milleti büyüyerek ve genişleyerek tekrar sahneye çıkar. Her zaman olduğu gibi...


         

 


Türk Yurdu Ocak 2006
Türk Yurdu Ocak 2006
Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele