TÜRKİYE’DE DİN KONUSUNDAKİ KAFA KARIŞIKLIĞI ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

 

 

            Türk milletinin, binlerce yıllık serüveninde, varlık-yokluk arasındaki bıçak sırtı gibi ince çizgide sürdürülen zor günler hep olmuştur. Kafa karışıklığının, insanların ellerini kollarını bağladığı zaman dilimleri de yaşanmıştır. Fakat bu millet, hiçbir zaman öz güvenini yitirmemiş; tam “çıkış yolu yok, bu iş burada biter” diye düşünülmeye başlanıldığı anda, dağları eriterek Ergenekonlardan çıkmayı başarmıştır. Bunun en son örneği, her ne kadar ısrarla hatırlanmak ve hatırlatılmak istenmese de İstiklal Mücadelesidir. Bu milletin ne yaptığını bilenler, ne yapabileceğini de kolaylıkla tahmin edebilirler…

            Türk milletinin kafası, bu defa gerçekten karışıktır. Karışıklık, her ne kadar ekonomi ile, üretim ile, küreselleşme ile, hızlı kültür değişimi ile irtibatlı görünse de, kanaatımızca, büyük ölçüde din alanındaki bilgi boşluğundan, toplumun ve devletin farklı istikametlerde çalışmasından, değerler hiyerarşisinin tepetaklak olmasından kaynaklanmaktadır. Din, kültürün, dolayısıyla insanın şekillenmesinde en önde gelen etkenlerden birisi olduğu için, din alanındaki olumsuzluklar, üretimi de, toplumsal hayatı da bir şekilde etkilemektedir. Belki de, din alanındaki üç asırdır süren kafa karışıklığının doruk noktasına ulaştığını söylemek daha doğru olacaktır. Alevîliğin İslâm içi- İslâm dışı olduğu şeklindeki tartışmalar, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi ile ilgili tutum ve tavırlar, televizyonlardaki dinle ilgili programlar, tasavvufa ve tarikata karşı çıkan bazı kimselerin meditasyon, yoga gibi konulara gösterdikleri ilgi, tasavvufun ne olduğunu bilmediğini bile bilmeyen şeyh efendilerin her gün kendi televizyonlarında tarikat propogandası yapması, kimlik tartışmaları, başörtüsü tartışmaları, zaman zaman alevlenen irtica tartışmalarının bilgi temelinden yoksunluğu kafa karışıklığının hemen akla gelen örnekleridir. Kafa karışıklığının her yere sirayet ettiğini söylemek herhalde yanlış olmasa gerektir. Kafa karışıklığından istifade eden insanlar vardır ve olacaktır. Kafasının karışık olup olmadığı umurunda olmayan insanlar da vardır ve olacaktır. Biz, olayın farkında olan ve çözüm arayan insanlara, çözümün doğru bilgiden ve uzlaşı kültüründen/iyi niyetten geçtiğini; artık bardağın dolu tarafını da görmek gerektiğini birlikte düşünelim diyoruz.  Din konusundaki kafa karışıklığının pek çok sebepleri vardır; biz sadece bilgi boşluğuna ve İslâm’ın şiddet ve terörle anılmasına dikkat çekerek konuyu tartışmaya açmak istedik.

            Türkiye’de, “din” konusunda kafaların çok karışık olmasının en önemli sebeplerinden birisi, bu alanındaki bilgi boşluğunun tahmin edilebilecek düzeyden çok daha ilerilerde olmasıdır. Bu durum, hem din alanının dış etkilere açık olmasına, hem de dinin lehinde ve aleyhinde hassasiyetlerin artmasına yol açmaktadır. Daha açık bir ifadeyle, misyonerlerin ve din tüccarlarının işlerini kolaylaştırırken, müslümanım diyen insanların birbirlerini anlamalarını güçleştirmektedir. Misyonerlik faaliyetleri konusunda, toplumun çok değişik kesimlerinden yükselen hassasiyet belirtisi sesler, maalesef dikkatleri bu alandaki bilgi boşluğuna çekmeye yetmemiştir. 

            Din, kültürün yaratılmasında en etkin faktörlerden birisidir. Belki de bu yüzden, insanlar arası iletişimin kodlarını din bünyesinde taşımaktadır. Bir başka ifadeyle, din, insanı anlama konusunda anahtar gibi bir işlev görmektedir. Din konusunda bilgi sahibi olmakla, dindar olmak birbirine karıştırılınca, insanların birbirlerini anlamaları iyice zorlaşmaktadır. Çünkü, ortak dil kaybolmakta; ön yargılar, çıkarlar, güncel hafıza anlamanın istikametini belirlemektedir. Din konusunda, sağlıklı bir ortak paydanın olmaması, anlama konusunda ciddî bir kaosun ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

            Din konusundaki kafa karışıklığı, daha çok din tacirlerinin işine yaramakta; hem dine zarar vermekte, hem de Türkiye’nin din-devlet ilişkisi, lâiklik, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi yüksek evrensel değerleri yeniden üreterek içselleştirmesine engel olmaktadır. Artık iyice anlaşılmıştır ki, ne dinden vazgeçmek mümkündür, ne de insanlığın ortak değeri hâline gelmiş olan lâiklik, demokrasi, hukukun üstünlüğü, kadın-erkek eşitliği gibi yüksek evrensel değerlerden vazgeçmek. Bizler, Müslüman kalarak bu yüksek evrensel değerleri Batı standartlarının daha da ilerisinde gerçekleştirmek zorundayız. Aslında bu, küreselleşen dünyada, özgür ve onurlu bir şekilde, kendimiz olarak ayakta kalabilmenin olmazsa olmaz koşulu gibi görünmektedir. İslâm, insan için, insanın en iyi şekilde insanlığını gerçekleştirmesi için var olan bir dindir. İslâm, insanın insanca yaşamasına imkân sağlayan, insanın yaratıcı yeteneklerinin önünü açan, yaratılışın yasalarına ters düşmeyen bütün olgu ve oluşumları beseleyen, destekleyen bir dindir.

            İslâm dendiği zaman, hem bir din, hem kültür, hem uygarlık, hem de birtakım gelenekler anlaşılmaktadır. Bu sebepten de, insanlar din ile kültür, uygarlık ve gelenekler arasındaki ince çizgiyi görmekte zorlanmaktadırlar. Sonuçta din, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürlerden ibaret olan kültürle, geleneklerle özdeş hâle getirilmektedir. Dinin bir kültürün içinde doğması, bu karışıklığın sebeplerinden birisidir. Esas sebep ise, dini anlayanın ve kurumlaştıranın insan olması gerçeğidir.

            Türkiye’deki kafa karışıklığına yol açan sebeplerden birisi de, küresel ölçekte, bilinçli olarak yürütülen İslâm’la ilgili tartışmalardır. Batıda, II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Yahudi düşmanlığı yerini İslâm’a bırakmıştır. Doğu Bloku’nun çökmesiyle ortaya çıkan düşman/öteki boşluğu da İslâm’la doldurulmuştur. 11 Eylül 2001, bu açıdan yeni bir başlangıçtır.  Artık düşman iyice tanımlanmıştır. Yapılması gerekenler  belirlenmiştir. Dünya egemenliğinin Avrasya’dan (enerji kaynaklarına hakim olmaktan) geçtiği şeklindeki düşünce gerçeğe dönüştürülmek istenmiştir. Bütün bunların önündeki en büyük engel İslâm’ın ta kendisidir; öyleyse, içten dönüştürülmesi gerekir. (Moderate Islam). İşte bunun için İslâm şiddet ve terörle birlikte anılır olmuştur. 

İslâm’ın şiddet ve terörle birlikte anılması, en temelde küresel şiddet ve terörün, ya da şiddet ve terörün küresel ölçekte yayılmasının ve bütün insanlığın geleceğini tehdit etmesinin, Batı uygarlığının ve Batılıların eseri olduğu gerçeğinin gizlenmesi gibi ucuz bir kaçışı düşündürdüğünü hemen belirtmekte fayda vardır. Demokrasi, lâiklik, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerleri kendi elleriyle tahrip eden Batılılar, “uygarlaştırma”/ “uygarlık götürme” adına Müslümanların yaşadıkları bölgeleri sömürge hâline getirdiklerinin unutulduğunu zannederek, “demokrasi”, “terör bataklıklarını kurutmak” gibi bahanelerle, sömürmenin yeni kılıflarını aramaktadırlar. İslâm’ın bir şekilde şiddet ve terörle irtibatlandırılmaya çalışılması, Müslümanlarda bir tür suçluluk duygusu yaratılmak istendiğini de akla getirmektedir. Batı dünyası, özeleştiri yapmaktan korkmakta ve kaçmaktadır. Bu, Batı’nın geçmişte bıraktığı izlerin olumsuzluğu ile ilgili olduğu kadar, zaaflarını görmezlikte gelme arzusu ile de ilgili olmalıdır. Olayın arka plânına ışık tutmayı amaçlayan bu tespitler, Müslümanların hiçbir kusuru olmadığı anlamına gelmemektedir. İslâm’ı, terörü besleyen bir din, Müslümanları da terörist olarak görmek ve göstermek isteyenler, aradıklarından çok daha fazla malzeme bulmakta zorlanmayacaklardır. Ancak İslâm gibi bir dinin, doğru anlaşıldığı taktirde, şiddet ve terörü beslemek bir yana, bu soruna evrensel ölçekte çözüm getirebileceği gerçeği, er ya da geç anlaşılacaktır.

            İnsanlığın geleceğini tehdit eden küresel şiddet ve terörün en önemli ilâcı yüksek güven kültürünün yaratılmasıdır. Bu ise, doğrudan insanların özgürlükleri ve  yaratıcı yeteneklerinin önünün açık olması ile ilgili bir husustur. Batı dünyası, yüksek güven kültürü yaratma konusundaki şansını yitirmiştir. Çünkü, güvenliğin sadece yasalarla ve güvenlik güçleri ile sağlanabileceğini düşünmek, yüksek güven kültürü yaratılmasının önündeki en büyük engeldir. Bu doğrultuda Türk milletinin bütün insanlığa söyleceği hem pek çok sözü vardır; hem de bütün insanlık için yapabileceği pek çok şeyler...

 

             Sadece Türkiye değil, dünyadaki bütün Müslümanların kafasının da karışık olduğunu söylemekte fayda vardır. Bu kafa karışıklığının daha da derinleşmesini ve kalıcı hale gelmesini (örnek: Irak’ta Sünni-Şii çatışması) isteyenler elbette olacaktır. Biz öncelikle Türkiye ölçeğinde meseleye baktığımızda, çözümün öncelikle her konuda doğru, sağlam ve güvenilir bilgiye bağlı olduğunu belirtmek istiyoruz. Bilen, doğru bilgiye dayalı olarak doğru düşünen insanlar, daha kolay anlaşır ve uzlaşırlar. Bizim sorunumuz, din ve değerler alanındaki ortak paydamızı kaybetmiş olmamızla da doğrudan ilgilidir. Öyleyse, yeniden Kur’an’daki kurucu ilkeler çerçevesinden Müslüman olmanın temel ortak paydasını bulmak ve içselleştirmek gerekmektedir.

Kur’an’daki evrensel kurucu ilkeler, Allah’ın varlığı ön kabulü çerçevesinde gerçek anlamını bulabilmektedir. Bu ilkelerin önemli bir kısmını, insanın vahiyden bağımsız olarak, aklıyla bulması imkân dâhilindedir. Bu ilkelerin önemi, Tanrısal iradeyi içinde barındırmasından kaynaklanmaktadır. Bir başka ifadeyle, kurucu ilkeler, özünde bir yaptırım öğesi taşır. Dinin kuşatıcılığı da büyük ölçüde buradan gelmektedir. Oysa aklın ve salt bilginin yaptırım gücü yoktur.

            Kur’an’daki kurucu evrensel ilkelerle insan arasında çift yönlü bir ilişki vardır: Bu ilkeler insanın genel paradigmasının kurulmasını sağlarlar; insan da bunları içinde yaşadığı ortama, zamana ve zemine göre anlar, içselleştirir ve hayata taşır. Bu ilkeler, insanın din anlayışının kök hücrelerini oluşturur.

            Kur’an’andaki kurucu evrensel ilkelerin ışığında düşünecek olursak, bir insanın Müslüman olması demek, Allah’a, öldükten sonra dirilmeye ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanması demektir. Bu temel iman ilkelerine inanan her insan, kim olursa olsun, hangi mezhebe mensup bulunursa bulunsun Müslümandır ve İslâm dairesi içindedir. Yüce Allah, Ahkaf suresinin 13. Ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Rabbimiz Allah’tır deyip, dosdoğru olanlara korku yoktur, onlar asla üzülmeyeceklerdir”.


Türk Yurdu Ocak 2006
Türk Yurdu Ocak 2006
Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele