AVRUPA BİRLİĞİ VE TARIM

Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

 

 

                Yirminci yüzyılın başında ve ortasında, bir başka söyleyişle 20. yüzyılın birinci yarısında meydana gelen, dünyayı ateşe boğan, kan gölüne çeviren ve milyonlarca insanın ölümüne, daha fazlasının da sakat kalmasına sebep olan iki dünya harbi de Avrupalı milletlerin birbirlerine olan husumetlerinden kaynaklanmıştır. Gerçekten bütün dünya Avrupalısı, Asyalısı,Afrikalısı ve Amerikalısı, bu savaşlarda çok büyük acılar ve ıstıraplar çekmiş, milyonlarca insan yerlerinden yurtlarından olmuş, evsiz ve barksız kalmışlardır. Bunun üzerine aklı başında olan ve dünyanın bir daha böyle büyük felaketlerle karşı karşıya kalmaması için, Avrupalı devlet adamları ve liderler, özellikle Avrupa’nın huzur ve sükûn içerisinde, insanların barış ortamında kardeşçe yaşayabilmesini temin etmek için harbden sonra belli bir süre düşünmüşlerdir.

                Daha sonra bütün insanlığın kardeşçe, barış içinde birlikte beraber ve bir arada huzur ve sükûnla yaşamaları için menfaatlerinin çatışmamasının gerektiğine, hatta mümkün olduğu ölçüde menfaat birlikteliklerinin sağlanmasının gerekli olduğuna inanmışlardır. Bunun üzerine 1952 yılında Avrupa için çok büyük önem arz eden “çelik ve kömür birliğini” kurmuşlardır. Bu birliği kuranlar Belçika, Lüksemburg, Hollanda ve Fransa’dır. Daha sonra değişik konularda menfaat birliktelikleri gelişmiş, Amerika Birleşik Devletlerinin de teşviği ve desteği ile 1957 yılında Roma’da “Avrupa Ekonomik Topluluğu” tesis edilmiştir. Bu şekilde uzun süre altılar diye anılacak Belçika, Fransa, Hollanda, Lüksemburg, Almanya ve İtalya aralarındaki ilişkileri sadece ekonomik bakımdan değil, hemen her alanda geliştirmişlerdir. Türkiye “AET”ye girebilmek için 1960 yılından önce girişimlerde bulunmuş ve 1963 Ankara Anlaşması ile aday olma konusundaki iradesini ortaya koymuştur. Gerek “AET” ve gerekse Türkiye’nin “AET” ile olan ilişkileri yarım asra yakın bir süreçte çok ciddî değişim ve dönüşümlere uğrayarak gelişmeler göstermiştir. 40 yılı aşkın bir sürede Türkiye’de hem siyasî, hem ekonomik hem de sosyal bakımdan çok kapsamlı değişiklikler olmuştur. 1973’lerden sonra Avrupa Ekonomik Topluluğu, “Avrupa Ortak Pazarı” olarak anılmaya başlanmış ve üye sayısında da artışlar meydana gelmiştir. Hâlen bugün dahi hissedilen “Avrupa Birliği”ndeki Fransa Almanya rekabetine zaman zaman çekişme derecesinde olan İngiltere ve kıta Avrupası rekabeti de eklenmiştir. Uzun bir süre “AOP” olarak devam eden topluluğun yeni üyeler alırken koyduğu ilke ve ölçüler çok ciddî tartışma konuları hâline gelmiş ve hâlende gelmeye devam etmektedir. İngiltere’nin başvurusu üç defa reddedilmiş, ancak daha sonra kabul edilmiştir. “AOP”ye İngiltere, Danimarka ve İrlanda’da birlikte girmişler, daha sonra topluluğun adı “Avrupa Topluluğu” olarak söylenmeye başlanmıştır. Uzman görüşlerine göre; 1979 yılında Türkiye’nin AT’ye girebilmesi için çok müsait bir zemin ve imkân yakalanmış olmasına rağmen zamanın hükûmeti bu fırsatı gereği gibi değerlendirememiştir.

                Esasen AB’ye girilip veya girilmemesi konusunda, ta 1963 yılından başlayıp günümüze kadar gelen, AB taraftarları ve AB karşıtları tartışmaları devam etmektedir. Bu tartışmalar bu konuda kesin bir netice alınıncaya kadar devam edecek ve hatta belki de hiç bitmeyecektir. Özellikle 1970’li yıllarda “onlar ortak, biz Pazar” şeklinde bir slogan ortaya atılmış ve “AB” tartışmaları her geçen gün şiddetlenerek devam etmiştir. 1980, 12 Eylülünden sonra, Yunanistan’ın “NATO”nun askerî kanadına yeniden üye alınması söz konusu olduğunda, Türkiye’nin vetosu ile karşılaşması gündemde iken, iyi bir durum değerlendirmesi yapılarak “AB”ye girme ödününün alınabilmesinin mümkün olduğu ve fakat bundan da zamanın Cumhuriyet Hükûmetinin yararlanamadığı uzmanlar tarafından sık sık dile getirilmektedir. Kaldı ki, Yunanistan’ın “AB”ye giriş tarihi de aynı zamanlara (1983) takaddüm etmiştir.

                Türkiye ve “AB” ilişkileri macerası, muhtelif darboğazlardan ve farklı merhalelerden geçerek 1990’lara gelmiş ve o zamanki hükûmet bir “Avrupa Birliği Bakanlığı” bile (Devlet Bakanlığı olarak) ihdas etmiştir. Bunu takip eden günlerde Türkiye tam üyelik için başvuruda bulunmuş ve uzun incelemeler, karşılıklı görüşmeler ve tartışmalar sonunda talebi reddedilmiştir. “AT” bu zaman içerisinde hem üye sayısı hem üyeler arasındaki ilişkiler, hem de başta ABD olmak üzere dünya ile ilişkiler bakımından çok büyük dönüşümlere uğramış ve hatta önceleri ekonomik, sosyal ve kültürel bütünleşmeye daha fazla önem verilirken 1990’ların başına doğru siyasi alandaki birlikteliklere ve bütünleşmelere, demokratik gelişmelere, insan hakları ve bireysel özgürlüklere daha fazla ağırlık verilir olmuştur. Nitekim önce “Mastrikt”, daha sonra da “Kopenhag Kriterleri” (ölçütleri) ortaya atılarak bu alandaki sorumlulukların yerine getirilmesi konusunda Türkiye zorlanmaya başlanmıştır. Bu arada “AT”e “Avrupa Birliği” olarak anılmaya başlanmış, müşterek anayasa çalışmaları söz konusu olmuş ve hatta nerede ise “Avrupa Birleşik Devletleri” kavramı üzerinde durulmaya başlanmıştır. Elbetteki bu söylenenlerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, ya da ne kadar gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini zaman gösterecektir. Ancak 1992 yılının başında, 1989 Aralık ayında Berlin’deki utanç duvarının yıkılması ile başlayıp ve “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği”nin dağılması ile neticelenen yeni bir dünya ortaya çıkmıştır. Bir nevî sosyalist sistemin çöküşü olan bu yeni durumdan sonra, bu birlikten ortaya çıkan 15 devletin 7-8 tanesi hemen “AB”nin hayat sahası içinde bulunan, orta ve doğu “Avrupa Devletleri” idi. Bu yeni durumun kayda değer en önemli tarafı kansız ve kavgasız ortaya çıkmış olmasıydı. Özellikle iki Almanya birleşmiş, Macaristan, Polonya ve Baltık ülkeleri ile çok sıcak ilişkilere girmiş bulunuyordu. Bu, “AB” içinde Fransa, İngiltere, İspanya ve hatta İtalya’yı çok ciddî anlamda etkiliyordu. Daha sonra bu ayrışma değişik şekillerde Balkanlara sirayet ederek çok büyük vahşetlere sebep oldu ve birden bire bir Müslüman ve Hristiyan kavgasına dönüştü. Balkanlarda eski Yugoslavya parçalandı, 200 bin şehit bedelle “Bosna” “Hersek” ve yine belli bir bedel ödeyerek “Hırvatistan” bağımsız ve ayrı devletler hâline geldiler.” Sırbistan ve Karadağ” ancak bir arada kalabildi. Hatta İtalya ve Almanya’nın nüfus sahasında bulunan Slovenya, “AB” üyeliğine de kabul edildi. Tabi buradaki Kosova, Sancak bölgeleri ve Arnavutluk ile, Makedonya’nın durumunun ne olacağı, çok iyi algılanabilen bir açıklığa kavuşmuş değildir.

                Türkiye gerek “AB” ile olan ilişkilerinden dolayı gerek “NATO”nun üyesi olduğu için ve en önemlisi de, Büyük bir Devletin (imparatorluk) mirasçısı ve Türk İslâm medeniyetinin koruyucusu ve kollayıcısı olması bakımından “Balkan Türklüğü” ve Müslümanlığı ile ilgilenmek ve gücü ölçüsünde oralardaki insanlara yardım etmek durumunda olmuştur. “Avrupa Birliği,” ABD ve Rusya Federasyonundan bağımsız bir şekilde Balkanlar hakkında kesin kararlar verebilmek durumunda değildir. Avrupa Birliği herhangi bir ciddî ve etraflı tasarruf için  ancak birinci derecede, ABD’nin oyunu almak mecburiyetindedir.

                Bu yaşanan gelişmelere paralel olarak “Türkiye Mart 1995” tarihinden itibaren tarım ürünleri hariç “Avrupa Gümrük Birliğine” dâhil olmuş, hatta bugün de olduğu gibi zamanın iktidarı ve AB muhipleri başta Ankara olmak üzere büyük şehirlerimizde bayram yapmışlar ve Avrupalı oluşumuzu davullarla zurnalarla, büyük ve görkemli konser ve eğlencelerle kutlanmışlardır. Maalesef bu kutlamaların arkası kesilecek gibi de değildir.

                Tarafsız gözlemcilerin ifadelerine göre, Gümrük Birliği’ne tabi oluşumuzdan dolayı hemen her yıl çok büyük ölçülerde ekonomik kayba uğradığımız, buna rağmen Avrupa Birliğinin ise, Gümrük Birliğinden dolayı doğan mükellefiyetlerini bir türlü yerine getirmediği, ya da bizim devlet ve hükûmetler olarak bu alandaki haklarımızı, alamadığımız sık sık gündeme gelmektedir. Türkiye’nin gümrük birliğine girişinin en büyük faydasının beyaz eşya ve otomotiv sanayinde görüldüğü, özellikle Türkiye’nin ihraç ettiği ürünler içinde sanayi mamüllerinin üretiminin % 89’lara yükseldiği ifade edilmektedir.

                Türkiye’de son beş altı yıldır iktidarda olan “57, 58 ve 59. hükûmetler” ve bunların dayandığı “Türkiye Büyük Millet Meclisi” dönemlerinde, bir medeniyetler birliği projesi olarak takdim edilen ve devamlı bir şekilde vurgulanan AB ile bütünleşme ve AB’ye tam üyelik için özellikle siyasi alanda, demokratikleşme, insan hakları, özgürlükler, Avrupa ve dünya barışı adına çok ciddî yasal düzenlemeler yapılmış ve hatta Kıbrıs, Ege Denizi, kıta sahanlığı, Türk kimliği, Ermeni meselesi, PKK, Güneydoğu sorunu, milli egemenlik gibi konularda çok önemli ödünler verildiği, konunun uzmanları tarafından ifade edilmektedir. Avrupa Birliği sevdasına yapılan bu tasarrufların “Türk Milleti ve T.C. Devleti” için çok ciddî bedellere malolacağı belirtilmektedir.

                Bütün bu söylenenlerle ifade edilmek istenen şudur; artık Avrupa Birliği ilk zamanlardaki “AET, AOP” ve “AT” değildir, başka bir yapılanma, başka bir siyasî yapıdır. Belki de, Avrupa Birleşik Devletleri demek daha uygun olacaktır. Özellikle bugünkü hâli gerek ekonomik gerek siyasî ve sosyal, kültürel ve hatta askerî (ilerde ABD’nin mutabakatı ile) açıdan öncekinden apayrı bir yapıdır. Türkiye işte bir rivayete göre, bu yapının içine girmek istemekte, bir başka rivayete göre de, “aslında AB Türkiye’den istediklerini temin ettikten sonra, onu kendine koparılamaz bağlarla bağlayıp başka bir tarafa gidebilecek hâlini bırakmayarak, Birliğe tam üye olarak almamak, ancak ona özel bir statü vermek istemektedir.” Nitekim Avrupa Birliğinin en güçlü ortağı olan Almanya başbakanı “Angele MERKEL” ile diğer güçlü ortak Fransa Cumhurbaşkanı “C. Chirac”in fikirleri bu yöndedir.

                Burada ciddiyetle ve sağlıklı bir şekilde üzerinde durulması gereken konu AB taraflısı veya karşıtı olmak değildir. Esas mesele AB’nin hangi yöne doğru gittiğini görmek ve “her şeyi ile AB mevzuatı daha üstündür, bunu mutlaka kabul etmeliyiz, bunlar iyisini bilir, biz bilmeyiz” tarzında düşünmemek, akılcı ve mutedil bir yaklaşımla ülke ve halkımızın çıkarlarına ters düşecek kararlara karşı durarak, müşterek bir noktada buluşmaktır. Özellikle eğer AB olmazsa ABD’nin kucağına kayıtsız şartsız düşeriz görüşü asla doğru değildir. Çünkü AB ile ABD temelde çok farklı değildir. Nitekim ABD’nin Irak’ı işgali sırasında İngiltere, İspanya ve İtalya fiilen Amerika’yı desteklemiş, Almanya ve Fransa da kendi milli menfaatleri elverdiği ölçüde sessiz kalmışlardır. Fakat Amerikanın yanında olmayanların Türkiye’nin Amerika ile fiilen beraber olup kuzey Irak’a askeri güçle girmesine şiddetle karşı çıktıkları asla gözden kaçmamalıdır.

                “Avrupa Birliği ile Helsinki’de yapılan toplantıda Türkiye’ye AB’ne aday statüsü verilmiş”, uzun tartışmalardan sonra yapılan durum değerlendirilmesi neticesinde “17 Aralık 2004 tarihinde Türkiye’nin 3 Ekim 2005’de tam üyelik müzakerelerine başlayacağı,” ancak bunun karşılığında, GKRC’nin meşru Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınması, Hava ve Deniz Limanlarının Rumlara açılması, AB üyeleri ile olan Gümrük Birliğinin GKRC’ne de temsil edilmesi, Türkiye’de yaşayan bazı etnik ve dini gruplara azınlık statüsü verilmesi ve Ermeni soy kırımı konusunun kabul edilmesi gibi konular tekraren ve yüksek sesle dillendirilmiştir. Maalesef Cumhuriyet Hükûmetinin bu konulara karşı duruşu ve direnci “Türklere (Millete) yeterince güven vermemektedir.” Bütün bunlara rağmen, 3 Ekim 2005 tarihinde uyum müzakerelerine başlanmış ve bir bir tarama konularının görüşülmesine geçilmiştir. Çok uzun ve çetin sürecek olan görüşmeler sonunda tam üyelik de söz konusu olmayabilecektir. Çünkü müzakereler sonlu değil, ucu açıktır.

                Bir başka üzerinde durulması gereken konu, hemen herkes tarafından AB mevzuatına uyumun, kelimesi kelimesine AB mevzuatının Türkçeye tercümesi ve ona harfiyen uyulması olarak kabul edilmesi ve algılanmasıdır. Bu son derece tehlikeli ve hatta küçük düşürücüdür. Halbuki bir uyumdan söz edildiğine göre, örneğin tarım konusunda kırsal alan konuları görüşülürken, AB’deki işletmelerin büyüklüğü farklı (17 ha), bizim işletmelerin büyüklüğü farklı (6 ha), konulacak veya konulmuş bir sınırlanmanın buna göre olması gereklidir, yani bir tercümeden ziyade bir müzakere bir tartışma ve netice de akla uygun yerde bir buluşma, bir uyum söz konusu olmalıdır.

                AB ile tarım ilişkilerimizin tartışılabilmesi için daha önce AB hakkında çok kısa ve özet olarak yazdıklarımızın ve verilen bilgilerin gözden uzak tutulmaması gerekmektedir. Çünkü gerek ilgili AB organları, gerekse AB söz konusu olduğu takdirde görüş beyan etmek durumunda olan uzmanlar ve Türk otoriteleri şunu kesin olarak akıldan çıkarmamalıdırlar ki, “tarım ve tarımsal yapı AB’ye en zor ve güç entegre olabilecek yapı ve sektör durumundadır.” Zaten bu görüş her iki tarafta birden daima dikkate alınmakta ve dillendirilmektedir. Çünkü özellikle Türkiye için tarım çok sayıda ekonomik ve sosyal hatta kültürel nedenle, yalnızca kırsal toplumun sorunu değil, genel ekonominin problemidir. Çünkü AB’de tarımla geçimini temin eden ve kırsal alanda istihdam edilen nüfus %5-8, yani 452 milyonda 36 milyon iken, iyimser bir ifade ile Türkiye’de % 35, yani 70 milyonda 24 milyondur. Şu anda ilk defa başlayan AB müzakereleri, karşılıklı bir tartışma ve müzakere sürecinden daha çok bir mücadele, alıp verme süreci olarak devam edecektir. İşte burada hükûmetlere ve müzakere sürecinde “baş müzakereciden” görev alan herkese çok ciddî sorumluluklar düşmektedir. Bu konularda mutlaka uzman görüşlerine, sivil toplum kuruluşlarının bilgi ve mesailerine ihtiyaç olacaktır. Bu potansiyeli en etkili bir şekilde harekete geçirmek ve kullanmak icranın görevidir.

                Tarım müzakereleri  aslında, toplam 35 müzakere  başlığı arasında üç alt başlıkta yapılacaktır. Bunlar, “Tarım ve Kırsal Kalkınma, Veterinerlik, Bitkisel Üretim ve Gıda, Balıkçılık ve Tarımla İlgili Benzer Diğer Alanlardır”. Geçtiğimiz günlerde Brüksel’de  başlayan tarama sürecinin ilk etabı, AB’nin  kendini tanıttığı bir brifing şeklinde olmuştur. İkinci etapta da, AB’nin ortaya koymuş olan bu yapısı  ile Türkiye’nin mevcut durumu  karşılaştırılacaktır.

                Türkiye’nin, tarım işletmelerinin modernizasyonundan, destek ve müdahale politikalarına, çok parçalı tarımsal arazinin toplulaştırılmasından, tarımsal nüfusun aşağılara çekilmesine kadar gerek işletme bazında gerekse makro seviyede çözmesi gereken problemleri bulunmaktadır. Bunlar üstelik AB’ye uyum gereği olmasa da Türk insanının mutluluk ve refahı için yapılması gereken işlerdir.

                Türkiye kırsal alandaki nüfusun (ki bu nüfus büyük ölçüde tarımla iştigal etmektedir) aşağılara çekilmesi, tarım işletmelerinde el emeği yerine mekanizasyonu ikame ederek sağlanacak verimliliği ve dolayısıyla üretimi artırmanın yoludur. Bu aynı zamanda  tarım işletmelerinde  kullanılan araziyi de  büyütmenin ve birleştirmenin tek çaresidir.

                Tabi bunun için de tarım dışındaki alanlarda istihdam imkânları bulmak gerekir, Köyden kente plânsız göçün  sıkıntılarından hâlâ  kurtulamamış bir Türkiye’de yeni göç dalgaları oluşmaması için, istihdam artıracak yatırımların kırsal  kesime yönlendirilmesi, bir anlamda “kırsalın, kentsel” yapılması demektir.

                Konuya AB cephesinden bakıldığında görülecektir ki; 2000-2006 dönemi için ve 2002’de dört yeni üye sayısının 2004’te ona çıkacağı dikkate alınarak hazırlanan bütçede tarımın payı % 45’in biraz üzerinde tutulmuştur. Tarımsal üretimde en yüksek pay % 23 ile Fransa’ya aittir. Bunu % 15 ile Almanya ve  İtalya takip etmektedir. 15 üye ülkenin ABD’den aldığı tarımsal destek 33 milyar avro olmuş, buna karşılık 10 yeni ülkenin alacağı destek 6 milyar avro dolayında olacaktır. AB’nin Tarım Komiseri Fischer’e göre; Türkiye’nin Ortak Tarım Politikalarına uyum sağlaması için 10 milyar avrodan daha fazla bir finansman  kaynağına ihtiyaç vardır.

                Öte yandan, şeker gibi bazı  stratejik ürünlerde DTÖ’nün “az gelişmiş ülkelerden 1 milyon ton şeker alın” baskısı da işin cabasıdır. AB’nin şeker üretimi yılda 22 milyon, tüketimi ise 19 milyon tondur.  Yani 3 milyon ton şeker ihraç edilmektedir. Türkiye ve AB’nin  şekerpancarı üretimi, şeker kamışı üretiminden çok daha pahalıdır. Dolayısı ile,  AB içerisinde şekerin kilosu tüketiciye 2 milyon TL’ye yedirilirken, ihtiyaç fazlası şeker subvanse edilerek dışarıya  5-600 bin TL, den satılmaktadır.

                İngiltere’nin tarımsal üretimdeki payı (%8.7) Fransa’nın (%23.1) yaklaşık  üçte biri kadarıdır. Polonya gibi Fransa’nın etkisi altında olan, Hırvatistan ve Slovenya gibi  Almanya’nın etkisi altında olan yeni ülkeler de İngiltere ve Fransa çekişmesinde, Fransa’yı desteklemektedir. Nitekim çok ciddî tartışmalar sonucunda Aralık 2005’te yapılan Zirvede İngiltere geri adım atarak Fransa’nın tezlerini kabul etmiştir. Halbuki daha önce İngiltere, başta Fransa  olmak üzere  tarım desteğini  fazla alan ülkelerin, yükünü taşımamak  istediğini açık açık ifade etmekteydi ve  hatta bir ara  müzakereler kilitlenme noktasına gelmişti.

                Türkiye’nin kendi gerçeklerini ve AB’nin gerçeklerini  bilerek hareket etmesi son derece önemlidir. Tarımda AB’ye üyelik şartlarını sağlamak için, zaten şu anda  tartışma hatta kavga konusu olan AB fonlarının  bize fazla bir hayrı da dokunmayacaktır. Türkiye gerekli iyileştirmeleri yaptıktan sonra bile “hazmetme kapasitesi, yani tarımda yeni rakiplerimiz” ile karşılaşmak durumundayız. Biz tarımda iyileşmeyi sağlayıncaya kadar AB kalır mı? ya da nereye varır? Bu soruların cevabı üzerinde çok dikkatli bir şekilde durulmalıdır. O halde  biz bu iyileştirmeleri AB olsa da, olmasa da, ama AB’nin bir katkısı olmadan yapmak zorundayız. Onun için de Türkiye kendi işine bakmalıdır. Tarımda iyileştirmeleri yapmak durumundadır. Tarımsal işletmelerin arazi büyüklüğünü optimize etmek, destek alımları için öngörülen ve tedricen yükselecek olan asgâri ürün miktarlarını sağlamak üzere  kooperatifleşmeyi genişletmek, tarımda çalışan nüfusu azaltmak, bitkisel ve  hayvansal üretimde otomasyonu sağlamak gibi daha  pek çok işi Türkiye, AB’ye üyelik olsa da olmasa da başarmak durumundadır.

                Şu günlerde AB’nin de Türkiye’nin de gündemine oturan AB tarım sürecinde, AB tarafından bize nasıl bakılıyor, neler öneriliyor, Türk tarımına nasıl bir rol biçiliyor, bizim için ne gibi engeller söz konusu olabilir, bize hangi imkânlar ve ihtimaller var, muhtemel riskler ve tehlikeler nelerdir, nasıl bir tavır sergilemek gerekli, bu tavra karşı ne çeşit bir tasarım ve zamanlama ile neleri nasıl yapmamız gerekir ve benzeri konulara açıklık getirebilmek bakımından nasıl bir ekonomiye ve topluma yönelmek istiyoruz, nasıl bir tarıma entegre olmak söz konusu, bunları cevaplamamız gerekmektedir.

                AB’nde zaman içerisinde değişikliğe uğrayan ve hâlen de bu değişime ihtiyaca göre devam eden “Ortak Tarım Politikaları (OTP),” Birliğin tarımsal gelişiminin temel dinamiklerini meydana getirmiştir. OTP, AB üyelerinin tümünü kapsamakta ve bu özelliği ile de uluslar arası bir nitelik arz eden bir oluşumdur. Bu politikalar 1960’larda başlamıştır. Bunların temelinde; tarımsal verimliliği artırmak, böylece önce kendine yetmek, daha sonra üreticiyi yeterli gelire kavuşturmak ve neticede tüketicinin de refahını sağlamak bulunmaktadır. Tespit edilen bu hedeflere varmak için, tarım ürünleri serbest dolaşımı, yani tek Pazar oluşumunu sağlamak, tavizli ticaret anlamında topluluk tercihleri geçerli olacak şekilde üyeler arası dayanışma gerçekleştirilmiş olacaktır.

                AB’de sürekli değişim gösteren bir dinamik olan OTP’leri, 1980’li yılların sonrasında ABD ile sürdürülen sübvansiyon savaşları ile dış ticaret korumalarını da kapsamıştır. AB ithâlatta aşırı korumacı, ihracatta muhtelif yöntemlerle desteklemeci ve teşvikçi politikalar takip ederek, yıllarca tarım ürünleri piyasa fiyatlarını bozma pahasına dış ticarette haksız rekabete yol açmış ve bir anlamda ABD ile birlikte DTÖ’nün maddi kaybına yol açmıştır. AB’de ürün fiyat politikaları Pazar destek politikaları ile güçlendirilmiştir. Ürün bazında ve birlik kapsamında ortak piyasa düzenleri oluşturulmuş, ürünlere göre farklı düzeylerde uygulanan destekler için gerekli olan finansman da 1967 yılında oluşturulan Avrupa “Tarımsal Garanti ve Yön Verme Fonu’ndan (FEOGA)” sağlanmıştır. Bunun yanında üye ülkeler kendi millî bütçelerinden de tarıma destek vermeye devam etmişlerdir. Uygulamalar güçlü bir tarım teşkilâtı ile müdahale ve ödeme kuruluşları vasıtaları ile sürdürülmüştür. Üretimle doğrudan ilişkili fiyat dolayısıyla gelir destekleri sonucu, üretkenlik gücü, dolayısıyla verim ve üretimde son derece önemli artışlar sağlanmış ve böylece fonun kurulduğu yıllarda bir çok üründe kendine yetmeyen topluluk (AB), yirmi sene gibi bir zamanda kendine yeterliliğin yanında, dünyanın en önemli ihracatçısı konumuna da gelmiştir.

                “1990’lı yıllara gelindiğinde ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal sorunların yanında iç desteklerin azaltılması, sınır koruma tedbirlerinin alınmasını ve ihracat desteklerinin kaldırılmasını öngören DTÖ kuralları sebebiyle OTP şiddetle tartışılmaya başlanmıştır.”

                “AB’de ihtiyaçtan fazla üretim sorun olmaya başlamıştır”. DTÖ koşulları açısından ihracatta sıkıntılı bir döneme girilmiştir. Bu nedenle stoklar gittikçe büyümüş, giderek bütçe yükü daha da ağırlaşmıştır. Verimliliği ve üretkenliği özendiren desteklemeler, daha çok destek alma amacıyla daha çok üretimi tetiklemektedir. Daha çok üretim daha yoğun tarımla, daha çok kimyasal girdi kullanımı ile, toprağa daha çok baskı uygulamakla sağlanmaktadır, ama bu süreç beraberinde toprağın, daha genel anlamıyla çevrenin bozulması sonucunu da getirmiştir. Bütün bunların ortak etkisiyle üretimin denetlenmesi gerektiği düşüncesi yaygınlaşmaya başlamıştır. Bunun için üretimle verim artışı ile ilişkisi bulunmayan destek yöntemleri kullanmak gerekmiştir. Artık bundan sonra üretimi daraltmak söz konusudur. Bunu sağlamak için üreticilerin ürün fazlası yaratmaması, yani işledikleri arazilerinin bir kısmını boş bırakarak üretimden çekmesi ortaya çıkmaktadır. Boş bırakılan araziden ötürü gelir kaybına uğrayacak üreticilerin kayıplarını gidermek amacıyla, arazi büyüklüğüne bağlı ve üretimle ilişkisiz ödemeler yapmak gerekmektedir. Böylesi bir yöntem, esasen ürünün  piyasa fiyat yapısının bozulması sonucunu yaratan iç desteklerin azaltılması yönündeki, DTÖ kurallarının da gereğidir. İşte Ortak Tarım Politikalarında, 1992 reformu diye nitelenen ve literatüre Doğrudan “Gelir Desteği (DGD)” olarak geçen yeni anlayış bu temel eksen üzerine oturtulmuş ve çeşitli DGD yöntemler uygulanmaya başlamıştır. Daha sonraki yıllarda yeni biçimlenmeler alan bu yaklaşıma, üretimi artırmayan ama üretici refahına dönük kırsal kalkınma ve çevre koruma gibi yeni destek anlayışları da giderek ilâve edilmiştir.

                Her ne kadar desteklerin üretimle bağlantısız yapılacağı söylenmekte ise de, DTÖ kuralları da çoğu kez göz ardı edilerek üretimi yönlendirici fiyat ve girdi desteklerine devam edildiği de bilinmektedir.

                OTP de değişim bu doğrultuda iki binlerde de sürmektedir. Artık üretime ve fiyatlara müdahaleden vazgeçileceği söylenmektedir. AB’nde destekler tarımsal üretimi yönlendirici bir özellik taşımayacaktır, üretimle ilişkilendirilmeyecektir. Kırsal kalkınmaya daha çok önem verilecek, kırsalda tarım dışı gelir getirici sektörler geliştirilecek ve bu amaçla fonlar kullanılacaktır. Çevre koruma, bir başka önemli destek alanını oluşturacaktır. Üretim miktarı değil ama, ürünün kalitesi önemli olacaktır. Bu nedenle toplum sağlığına dönük olarak, tarımsal üretim ve Pazar sürecinde kalite ve sağlık standartlarının oluşması ve uygulanması gerekmektedir.

                Bu arada Birliğe yeni katılacak üyeler için, “Tarımsal ve Kırsal Gelişme İçin Özel bir Geçiş Programı uygulanacaktır.” OTP da değişiklik sürecine bakınca, desteklerin azaltılması sonucunu veren değişikliklerin, özellikle Birliğe yeni üye katılımı öncesinde gerçekleştirildiği görülmektedir. Yani eski üyeler kendilerinin aldıklarını, yeni üyelere vermek istememektedir, ya da merkez gelişmiş ülkeler, gelişememiş yeni çevre ülkelere ancak, ikincil bir üyelik statüsü biçmektedirler.

                “OTP da yeni değişim 2003’ü izleyen dönemde görülmektedir. Giderek DGD’nin üretimle ilişkisi kalmayacaktır. Üretimi talep belirleyecek, bir anlamda ticaret indeksli üretim yapılacaktır. DGD’nin yerini, bu süreçte tek ödemenin alması öngörülmesine rağmen, bir kısım doğrudan ödemelerin devam edeceği anlaşılmaktadır. Örneğin; çevreye duyarlı iyi tarım uygulamaları, seçici yaklaşımla özendirilecektir. İyi tarımın yanında hayvan refahını sağlamak için de destekçi anlayış sürebilecektir. Makarnalık buğday gibi ihtiyaç duyulan bir kısım hububatta bir bölümü üretimle ilişkili ek destekler sürecek, süt ödemeleri kısmen devam edecek, üretici bazında besin kalitesi önlemleri sürdürülecek, genç çiftçi uygulamaları özendirilecek, küçükbaşta üretimle ilişkili desteklere devam olunacaktır. Birliğin kalite ve sağlık ölçütlerini karşılama amaçlı yardımlar sürebilecek, “organik tarım için arazi sınırlamaları olmayabilecek”, danışman istihdamının maliyetinin bir bölümü karşılanabilecektir. Bütün bunlar için, modülasyon denilen bir yöntemle büyük üreticilere sağlanan doğrudan ödemeler azaltılarak kaynak yaratılacak ve uygulama besin güvenirliği, hayvan sağlığı ve refahı ile çevre koruma kapsamında, adına çapraz uyum denilen bir yaklaşımla ve bu amaçlarla yürütülecektir. Bu kapsamda; müdahale fiyatı uygulanan hububatta giderek oranı azalan doğrudan yardımlar, sütten tereyağına kadar müdahaleler, çeltikten patatese kadar kısmî destekler sürebilecektir. “İşin özü; tek ödeme sistemine geçinceye kadar, Birlik ihtiyacı bulunan ürün gruplarında korumacı desteklemeci anlayışını devam ettirecektir”.

                Görüldüğü gibi, AB OTP zaman içerisinde gerek iç koşul ve sorunlarından kaynaklanan nedenlerle ve gerekse DTÖ kurallarının uygulanması ile içerik, kapsam ve biçim bazında önemli değişimler geçirmiştir. Bu değişimi görmenin yanında, önemli değişimlerin Birliğe yeni üyelerin katılmaları öncesinde yapıldığını ve yeni üyelere gelişmiş üyelerin yararlandıkları imkânları tanımamak gibi genel bir tavrın her değişimde geçerli olduğunu kavramak da gerekmektedir.

                AB’nin Türkiye tarımı ile ilgili bakış açıları ve senaryolarına geçmeden, ülkemize siyasal ve toplumsal anlamda nasıl bakılıyor, kısaca ona değinmek gerekmektedir.

                Avrupa Parlamentosu tarafından benimsenen “15 Aralık 2004 Türkiye İlerleme Raporunda belirtildiğine göre;” Türkiye’nin nüfusu, büyüklüğü, coğrafî konumu, ekonomisi, güvenlik ve askerî potansiyelinin oluşturduğu birlikteki etki nedeniyle, katılım daha önceki gelişmelerden farklı olacaktır. Türkiye AB için arzulanmayan bir büyüklüktür. Nüfusundan genişliğine, ekonomisinden güvenliği ve askerî gücüne kadar Birlik için sorun olacağı anlatılmaktadır. Dolayısı ile önceki genişlemelerde üye olanlara tanınan koşullar, Türkiye için geçerli olmayacaktır, denilmeye getirilmektedir. Özetle, “sizi muhtemelen almayız. Alsak bile şimdiki üyeler gibi olamazsınız. Size ancak ikinci sınıf bir statü tanıyabiliriz. Asıl üyeliği düşünmeyin,” denilmektedir.

                Raporun başka maddelerinde bu niyet daha açık bir şekilde ifade edilmektedir. İttifakla karar almayı gerektiren hükûmetler arası bir konferans çerçevesinde, katılım müzakerelerini sağlayacak özel şartlardan bahsedilmektedir. Ardından bu özel şartların müzakere konularının  açılması ve kapatılması için ölçütler, işçilerin serbest dolaşımı, tarım ve yapısal politikalar olduğu belirtilmektedir. Aynı metnin bir başka bölümünde, tarım ve işçilerin serbest dolaşımına ilişkin kalıcı güvenlik önlemlerinden (derogasyonlardan) söz edilmektedir. Benzer anlayış, “6 Ekim 2004 İlerleme Raporunda da yer almaktadır”. Raporda AB’nin yeni üyelerinin sürdürülebilme kapasitesinden bahisle, işimize gelirse alırız, gelmez ise almayız denilmektedir.

                Kanaatimce önce bu fotoğrafı iyi analiz etmek, tarım özeli ile birlikte genel tabloyu doğru değerlendirmek gerekir. “Sizi üye yapmayız, ancak bizi özel statü ile alırız. Siz önce bizim dediklerimizi yapın. On beş yıl sonra bakarız. Bu yapılan tam bir ikinci sınıf ülke muamelesidir. Tam bir emperyal aşağılamadır. Türkiye bu bakış açısına hem mahkum hem de müstahak değildir. AB de ikincil bir statüye rıza göstermek, bağımsız Türkiye’ye hiçbir şekilde yakışmaz. “Türkiye’yi karşılıksız aşık zilletine sürüklemek kimsenin hakkı da haddi de olmamalıdır”. Tarımdan önce, bu çarpık siyasal anlayışın geriletilmesi gerekir. Bu doğrultuda bağımsız Türkiye ilkesinin gereklerinin yapılamaması durumunda, tarım özelinde sağlanacak olası iyileştirmenin fazla bir anlamı olmayacaktır.

                Halbuki, Türkiye tarım açısından önemli bir üretici ülkedir. 13.8 milyon hektar hububat alanı ile Birliğin toplam alanının %26’sına sahiptir. Meyve üretiminde yirmi beş üye ülkenin %40’ı, sebzede %20’si kadar üretim yapmakta, sebzede Birliğin birincisi, meyvede üçüncüsüdür. Kimi baklagiller, fındık, pamuk, tütün, zeytinyağı ve koyun etinde rekabet gücü üstündür. Türkiye ayrıca üretici birlikleri yasasını çıkarmış, tarım işletmelerini kayda almaya başlamıştır. Türkiye tarımında başka da önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bunlar; Organik Tarım Kanunu, hayvan sağlık zabıtası ve veteriner hizmetleri alanındaki olumlu gelişmeler, hayvanları koruma amaçlı yasal düzenlemeler, pestisit kontrolü için kurulmuş laboratuarlar, büyükbaş hayvancılıkta uygulanan kayıt sistemleri, bitki sağlığı için çıkarılan yönetmelikler, hormon kullanımının engelleyici tebliğ, ve araştırmaları yönlendirecek ve teşvik edecek ıslahçı hakları yasası, lisanslı depoculuk, tarım sigortaları, toprak muhafaza kanunları gibi mevzuattır.

                Bunlara karşı, Türkiye tarımının hâlâ ciddî handikapları da bulunmaktadır. Bunların başında tarımdaki yoğun nüfus, işletme sayısının çokluğu ve bu işletmelerin önemli bir kısmının küçük ve parçalı oluşu, kırsal kalkınmada ilerleme sağlanamamış olması, tarımda rekabetçi yapının tesis edilemeyişi gelmektedir. Ayrıca ölçek altı ve çoğu ancak geçimlik olan işletmelerde gelir ve ücretlerin düşüklüğü son derece önemlidir. Türkiye tarımında gerek bitkisel gerekse hayvansal üretimde verim oldukça düşüktür. Bunlardan başka geçimlik ve yarı geçimlik işletmelerin hakim olduğu tarımsal yapı sebebiyle AB’ne katılımın olumsuz sosyal etkileri olacaktır. “Eğer Türkiye AB’ne katılırsa, ekonomik olmayan küçük işletmelerin tasfiye olacağı, insanların işsiz güçsüz kalacağı ve bunlardan dolayı da istikâmeti Avrupa’ya olan toplumsal bir göç yaşanacağı üzerinde durulmaktadır.”

                AB tarımı ile Türkiye tarımı önemli birtakım göstergeler bakımından karşılaştırılacak olursa, Türkiye nüfusunun 70 milyon, AB nüfusunun 452 milyon, Türkiye’de 3.6 milyon tarım işletmesi varken, AB’de 13 milyon, bizde işletme başına ortalama 5-6 parça 60 dekar arazi varlığı söz konusu iken, ortalama olarak AB’de 170 dekar olduğu görülecektir. Ancak bazı Avrupa Birliği ülkelerinde de işletmelerin arazi varlığının bizden daha düşük olduğu da bir gerçektir. Nitekim bu değer İtalya’da 61 dekar, Yunanistan’da ise 44 dekardır. Elli dekardan daha küçük işletmelerin Türkiye’de genele oranı %67 iken, Yunanistan’da %77, İtalya’da da %78’dir. AB’nin genelinde ise bize oldukça yakın olup %58’dir. Gerek AB’de gerekse Türkiye’de yeniden tarıma açılacak arazi yoktur. Akdeniz kuşağındaki ülkeler hariç Türkiye’deki ürün çeşitliliği AB’de bulunmamaktadır.

                Türkiye sebze üretimi bakımından AB’de birinci, meyve üretimi bakımından ise üçüncü durumdadır. Türkiye’de tahıl yetiştirilen alan AB’nin dörtte biri kadardır. AB ekolojik limitlerden dolayı meyve, sebze, pamuk, zeytin yağı ve bazı kabuklu meyveler dışında kendine yeterli durumdadır. Türkiye ise, bazı ana ürünlerde pamuk, mısır, ve yağlı tohumlar gibi üretim potansiyeli olduğu halde ithalatta bulunmaktadır. Hayvan ve hayvansal ürünler bakımından Türkiye’de belli bir ölçüde yeterlilik görülmekle beraber bu arzın talebi karşılamasından değil, tüketicinin alım gücünün yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

                “Avrupa Birliği’nde tarımdaki verim teknoloji kullanımı yanında, toprak yapısı, topoğrafya ve yağışın da yüksekliği sebebiyle bizden oldukça yüksektir.” Hayvansal ürünlerin üretiminde de, özellikle hem genetik yapı üstünlüğü hem de kaba yem üretim ve verimi Türkiye’den fazla olduğu için çok daha ileridir. Türkiye fert başına düşen hayvansal üretim bakımından AB’nin ancak üçte bir seviyesine ulaşabilmiş durumdadır. Türkiye’nin tahıllar, mısır, şekerpancarı, yağlı tohumlar ve bazı yem bitkileri gibi ürünler hariç, sebze-meyve, kabuklu meyveler, bazı baklagiller, pamuk ve tütün gibi ürünlerde AB’ne bariz üstünlüğü söz konusudur. Aslında daha önce de belirtildiği gibi mısır ve yağlı tohumlarda çok ciddî bir gelişme potansiyeli olduğu halde bir türlü harekete geçirilememektedir.

                Başta Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) olmak üzere küresel olgu neticesinde IMF, Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşların bütün baskılarına rağmen AB çiftçisi çok ciddî anlamda destek ve sübvansiyon almaktadır. Nitekim yıllara göre değişmekle beraber AB, Avrupa Tarımsal Garanti ve Yön Verme Fonu’ndan (FEOGA) 103 milyar avroluk bütçenin hemen %50’sini 43 milyar avroyu çiftçinin desteklenmesi için kullanmıştır. Ayrıca her Avrupa Birliği ülkesi milli bütçesinden de tarıma destek vermektedir. “Türkiye’nin ise, son yıllarda tarıma verebildiği yıllık destek sadece 2 milyar dolardır.”

                Türkiye’de son beş yıldan beri tarıma verilen desteklerin %78’i Doğrudan Gelir Desteği (DGD) şeklindedir. AB kaynaklarının yaptığı hesaplara göre OTP’nın bugünkü uygulama biçimine göre Türkiye’nin DGD olarak 8 milyar, pazar önlemleri için 1 milyar avro ve kırsal kalkınma için 2.3 milyar avro olmak üzere toplam 11.3 milyar avroya ihtiyacı bulunmaktadır. Bunun temin edilmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Nitekim yeni üyelikleri kabul edilen her ülke için AB’de ancak 520 milyonar avro destek öngörülmüştür. Ancak bu desteklere şiddetle karşı çıkan Dünya Ticaret Örgütü 2007 yılından itibaren bu destekler için ciddî bir takım müeyyideler uygulamayı kesinlikle düşündüğünü ifade etmektedir. “AB’de üretici destek oranları %37 iken, Türkiye’de ancak %26 seviyesindedir.” Geçtiğimiz yıl Türkiye’nin AB’ne yaptığı tarım ürünleri ihracatı iki (2) milyar avro civarında iken ithalâtımız bir (1) milyar avro olmuştur.

                Burada bir başka konuya da açıklık getirmeyi gerekli görüyorum. O da ülkelerin herhangi bir sektör veya ürün açısından kendine yeterli olması veya olmaması, herhangi bir ürün açısından veya sektör açısından mutlak ihracatçı veya ithalâtçı olması kavramlarıdır. Artık günümüzde küreselleşme ve nerede ise sınırsız liberalizasyonlar uygulaması neticesinde bu kavramların pekte önemi kalmamıştır. Yıl 1955, Türkiye dünyaya buğday ihraç etmeye başlamıştır. O yıllara kadar, ürettiği ancak kendine yeten, hatta zaman zaman buğday bile satın alan Türkiye dünyanın ABD, Kanada, Avustralya, İtalya, Fransa, Arjantin gibi dünyaya buğday satan yedi ülkesinden biri oluyor ve o günden bugüne kadar kendine yeten (buğday bakımından) yedi ülkeden biri olarak anılıyor. Aslında durum bugün de bundan çok fazla farklı değildir. Kaldı ki, bugün bunun fazla bir anlamının olmadığında az önce izah etmeye çalışılmıştır.

                Birçok konuda olduğu gibi tarım alanında da AB ile Türkiye’nin bütünleşmesine ve uyumuna direnç gösterecek önemli farklılıklar söz konusudur. Bunları karşılıklı anlayış ve iyi niyetle belli bir dengeye getirmek gerçekten büyük bir gayret, sabır ve maharet işidir. Bizim entegrasyona çalıştığımız AB, %90 her alandaki üretimini geliştirmiş ve herhangi bir verimlilik sorunu olmayan, üreticisi belli bir refah seviyesinin üzerine çıkmış, tüketicisi yeterince ve uygun fiyatla ürün sağlayabilen bir topluluktur. Ayrıca sosyal devlet anlayışı Türkiye’den çok daha ilerde ve güçlü bir Avrupa ile karşı karşıya olduğumuzu idrak etmek mecburiyetindeyiz. Türkiye AB’den önce kendi toplumuna daha kaliteli ve daha uygun fiyatlarla ürün arz edebilen bir tarım yapısına ulaşmak zorundadır. Dış ticaret dengesi ve ekonominin güçlenmesi için ekolojik avantajlarımızı geliştirmek ve kullanmak durumunda olduğumuzu daima hatırda tutmak gerekmektedir. AB’nin kendi sorunları için plânladığı ve almayı düşündüğü önlemler bizim gerçeklerimizle ve problemlerimizle asla örtüşmemektedir. AB’nin, “Türkiye’ye sınırlarını aç, bizim daha ucuza ve kaliteli ürettiğimiz ürünleri satın al, senin üretmene ihtiyaç yok, bazı ürün ve işletmeleriniz tasfiye olursa” olsun, tarzındaki telkinlerine katiyen itibar etmemek gereklidir.

                Üzerinde önemle durulması gereken bir başka konu, kırsal alanda yaşayan ve tarımsal üretimde bulunan insanların köylülükten kurtulması ve çiftçi olduklarının, güçlerinin yaptıkları üretimden ileri geldiğinin bilincine varan, haklarını arayan ve bundan dolayı örgütlenme ihtiyacı duyan bir toplumun meydana gelmesi şarttır. Her türlü değişime ve gelişime direnç gösteren, devletin hizmetlerini kendilerine sunulmuş birer ihsan sanan (veya en azından öyle kabul eden) kırsal toplumu, bugünkü çağdaş Avrupa’ya bütünleştirmek gerçekten zordur ve toplum önderlerinin en önemli sorumluluğudur. Liberal ekonomi yanlısı iktidarların, yalnızca oy almaya dönük plânsız programsız devlet hizmetlerinin, son çeyrek asırdır hiçbir başka ilke tanımaksızın, küreselleşme ve özelleşme uygulayıcılarının insansız ekonomi anlayışının, Avrupa’nın ulaştığı ve yaşadığı uygar toplum anlayışından ne kadar uzak olduğunu artık hepimiz kavramak durumundayız. Bütün bu politikalar sebebiyle yeterince eğitilememiş, eğitilemediği için de üretim misyonu ve gücünün şuurunda olamayan ve emeğinin mücadelesini veremeyen, aynı nedenlerle örgütlenemeyen ve örgütlü olsa bile hakkını alamayan, bir kırsal toplumu Avrupa’ya taşımanın güçlükleri algılanmak zorundadır.

                Avrupa Birliği ile gerek tarım ve gerekse kırsal alan hazırlık çalışmaları başlamıştır. Esas müzakerelere muhtemelen 2007 yılından sonra geçilecektir. O zamana kadar geçecek süreçte yapılacak çalışmalar mutlaka projelendirilmelidir. “Her ne kadar Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 2006-2010 yıllarını kapsayan bir TARIM STRATEJİ raporu hazırlanmış ise de, bunun tekraren yeterli bir katılımla ve geniş bir zeminde tartışılmasında önemli yararlar vardır. Konu bütüncül bir yaklaşımla yeniden ele alınmalıdır.”

                AB’nin ilerleme raporlarında ve zirve kararlarında Türkiye için çok açık anlayışlar bulunmamaktadır. Hazırlanacak proje çerçevesinde, AB çevrelerinin niyetleri konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek gerekmektedir. Tam üyelik yerine özel statü, tarımda kalıcı derogasyonlar ile destek verilip verilmeyeceği, sağlanabilecek desteklerin miktarı, zamanlaması, kullanım alanları ve koşulları gibi konularda istenenlerin arka plânlarının olup olmadığı, koyulmak istenen limitlerin somutta ne anlama geleceği doğrultularında, yoğun bir bilgi edinme ve niyet okuma çabası gösterilmelidir.

                AB üyeliği tarımda herkesten önce üreticileri etkileyecektir. Etkilenmenin olumsuz doğrultuda olacağı gözetilerek, kısa ve orta dönemde yaşanabilecekler konusunda tarım üreticilerinin bilgilendirilmesi son derece önemlidir. Bu da yetmez, AB dönemi tarım politikalarından beklenilenin sağlanması için, onları uygulayarak ve onlardan etkilenecek kitlenin bunlara inanması, içselleştirmesi ve benimsemesi zorunludur. O nedenle önerilen proje anlayışı çerçevesinde tarım üreticisi kitlenin bilgilendirilmesine yönelik bir program uygulanmalıdır. Bu tür bir program kapsamında; medya olanaklarının yanında, bizzat alanda üreticilerle birlikte olunacak, tartışma yapacak bölgesel ortamlar yaratılmalı, periyodik toplantılar düzenlenmeli, onların görüşleri alınmalı, sorunlar ve olabilecekler onlara anlatılmalı ve gerçekten içtenlikli bir ilişki kurulmalıdır.

                Yaklaşık on yıl kadar sürecek olan müzakere dönemi, hiç kuşkusuz hukuksal, ekonomik, toplumsal, yönetimsel ve teknik bir dizi boyutta zorlu pazarlıklar ve mücadelelere tanıklık edecektir. Böylesine çok boyutlu bir mücadelenin başarısının ön koşulu kanımızca, AB koşullarını gözeten, ama onlara asla teslim olmayan bir milli duruşun sergilenmesi ve bunun bilinçli bir siyasal kararlılığa dönüşmesidir. O nedenle; yalnızca kırsal toplumun değil, tümüyle ekonominin, bütünüyle toplumun temel sorunu olan tarım konusunda, tüm sektör ve hizmet alanlarının sorumluluk duymasını sağlayacak, onları yönlendirecek bir siyasal iradenin ortaya koyulması gerekmektedir. Bakanlığın süreç boyunca kararlı istikrarlı ve tutarlı bir siyasal iradeyi hükûmetler değişse bile sağlamayı öngören bir bakış açısını sergilemesi, bu bakış açısının güçlü olması için siyasal dayanışmayı gerçekleştirmesi gerekli bulunmaktadır. Fakat bu konulardaki yapılanlar ve gelişmeler ciddî anlamda endişelere sebep olacak mahiyettedir.

                Daha önce değindiğimiz kırsal alan konularını ve tarımı doğrudan ilgilendiren alanlarla ilgili tarama için AB’ne giden heyete elli dolayında uzman katılmış, sadece bunların 10 tanesi Tarım Bakanlığını temsil ederken, 40 kadarı başka meslekleri ilgilendiren uzmanlar olmuştur. Bunun üzerine yapılan itiraz girişimleri neticesinde heyetteki tarım ve kırsal alan konularını ilgilendiren uzman sayısı yirmiye çıkarılabilmiştir. Avrupa Birliği müzakerelerine katılmayı Avrupa seyahati için vesile addeden bir zihniyetle bir amaca ulaşmak mümkün değildir.

                Daha önce de belirtildiği gibi, nüfus yoğunluğu, işletme sayısının çokluğu ve işletme ölçeklerinin küçüklüğü tarımsal gelişme, verimlilik ve üretici refahı açısından öncelikle halledilmesi gereken temel bir sorundur.

                Yalnızca AB ye uyum açısından değil, Türkiye tarımının AB’den bağımsız olarak gelişmesi için de, tarımsal yapı dönüşmesi gerekmektedir. “Çoğunluğu küçük işletmelerden oluşan, bir kısmı cüce ölçeklere dönüşmüş bir işletme yapısından, verimlilik, dolayısıyla zenginlik üretmek mümkün değildir.” Bu yapı ekonomik zorluklar nedeniyle yeterince girdi, teknoloji ve sermaye kullanımına engel teşkil etmektedir. Kullanım gerçekleştirilse bile küçük ölçekli ve arazisi çok parçalı yapı, bunları ekonomik kılmaya elverişli değildir. Bütün bunlardan dolayı, bu yapı korunarak tarımı geliştirmek de AB ye uyum da mümkün değildir. Her iki amacın da gerçekleşmesi için bu tarımsal yapının ekonomik tarım işletmesi dokusuna dönüşmesi gerekir. “Daha somut anlatımla, işletmelerin sayılarının ve tarımsal nüfusun azalması, buna bağlı olarak işletme ölçülerinin optimal boyutlara çıkarılması ve işletmelerde otomasyonun kullanılması şarttır.”

       &nb


Türk Yurdu Ocak 2006
Türk Yurdu Ocak 2006
Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele