Türk Milliyetçiliğine Karşı Mesafeli Duranlar Batı Kapısında Bir Türlü Bitmeyen Bu Çıraklık Devresini Tamamlayamayanlardır

Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

 

Sorunun; farklı dünya görüşlerinden hareket eden grupların hayatı, dünyayı ve Türkiye gerçeğini okuma, anlama ve anlamlandırma konularıyla, sosyolojik bir vaka olan milliyetçilik kavramı ve bilhassa Türk Milliyetçiliği karşıtlığında nasıl olup da aynı müşterekte buluşup buluşmadıkları; ya da gerçekten buluşuyorlarsa hangi saiklerle buluştukları şeklinde sorulması pratik açıdan daha faydalı olabilirdi. Tersi bir tavrın sergilenmesi, soğukkanlı analizler yerine, cepheleşmeyi daha da derinleştiren, hamasi nutuk ve suçlamalarla kendimize göre bazı yorumlarda bulunma ve netice olarak bundan tatmin de sağlamamıza imkân verebilir ama çözüm üretmez. Ülkemizde şimdiye kadar neredeyse, hep bu tarz yorumlara gidildi ve neticede hiçbir sonuç alınamadı.

Bir kere milliyetçilik denilen kavramın kendisi, mahiyeti icabı tek bir kalıba irca edilemeyecek kadar karmaşık ve sorunlu bir kavramdır. Yüzyılın başında Gökalp’ın fikirlerinden büyük ölçüde etkilenen bizdeki yönetici elitler, Cumhuriyetle birlikte ve bazı farklılıklarla bu projeyi uygulamaya koydular. Balkan faciası ve birinci büyük harbi yaşayan nesillerin temel kaygusu, elde kalan son vatan parçasını elde tutmak olduğundan, büyük ölçüde bu kaygudan hareketle çözümler önermişlerdi. Bütün iyi niyetlerine, Türklüğün bu son karakolunu müstakil, hür, bir ve bütün tutma arzularındaki bütün samimiyetlerine rağmen, inceden inceye düşünmeye imkânı olmayan bu neslin gerek kurgu, gerekse uygulamada yaptıkları bazı hatalarla, bunların beklenmeyen türevlerinden kaynaklanan sonuçları; zihin dünyamızı olduğu kadar hayatımızı da derinden etkilemiş ve halen de etkilemeye devam etmektedir. Tam da bu yüzden, hedeflerine ulaşabilmek için hayatlarını ortaya koyan bu neslin hedefleri ne kadar yüce, niyetleri ne kadar halisane olursa olsun, kullandıkları yöntem ve ulaştıkları sonuçlarla, bunların zihnimizde bıraktığı tortular üzerinde yeniden düşünmek zarureti bulunuyor. Aksi halde biz de başka bir muhayyel hülyanın, kendimize göre vuslatı asla mümkün olmayacak bir başka asrısaadet ütopyasının peşinde koşmaktan kurtulamayız. Ezberlerimizi bozmak gibi büyük bir sorumlulukla karşı karşıya bulunuyoruz. Meselenin bir tarafı budur.

Meselenin diğer bir yönü ise düşünme tarzımızdan kaynaklanıyor. Bugün Türkiye’de her ne kadar farklı şekillerde tezahür etse de müstakil, bir ve bütün bir Türkiye arzu edenlerin bu konuda gösterdikleri titizliğin aynısını, kullandıkları kavramlar ve içerikleri kadar yöntem konusunda gösterdikleri söylenemez. İnsanı diğer varlıklar üzerine hükümran kılan sır fiziki gücünde değil, alet yapma becerisini gösterebilme yeteneğinde saklıdır. Akıl ve muhakeme yeteneği de asıl gücünü, sadece doğuştan getirdiği ‘donanımından’ değil, kullandığı düşünme biçimi, deyim yerindeyse ‘yazılımındaki’ gelişkinlikten alır[1]. Topluma rehberlik iddiasındaki birçok aydının, hâlâ ilkel yöntemlere bağlı itham ve bağnazlıklarla akıl yürüterek ulaştıkları çıkmazın sebebi de bundan kaynaklanıyor. Bu tarz düşünme biçimi, kendini ve karşısındaki anlamaktan ziyade konumlandırma endişesi taşıdığından, çözümden ziyade düşmanlık üretiyor.

Türk Milliyetçiliğine karşı mesafeli bir duruş sergileyerek düşmanlık veya görmezden gelme eğilimindeki malum çevrelerin aymazlığı da; bütün ilericilik ve çağdaşlık (!) iddialarına rağmen, ilkel yöntemlerde ısrar etmeleri, terminolojiye vukufiyetteki eksiklik, düşünce tembelliği, kendi evini başkasının penceresinden seyrederek tanımlama anlamındaki oryantalist bakışın etkisi, önyargı, karakter zafiyeti, geçmişte kalması gereken hesaplara takılıp kalma, konformizme düşkünlük ve nihayet mevcut meydan okumalar karşısındaki acziyetlerinden kaynaklanıyor. Aslında Marksizm, Liberalizm ve İslamcılık kavramlarının hepsi de sadece modern kavramlar değil, modernitenin etkisiyle şekillenmiş akımlar oldukları için, aslına rücû etmelerine pek de şaşırmamak lazımdır. Bugün itibarıyla biri hariç hepsinin geldiği nokta, ‘tarihin sonu’ tezine iman etmişçesine bütün iddialarından vazgeçmeleri ve liberal değerlere teslim olmalarıdır. Gelinen noktanın; bu çevrelerin orijinleri ve kullandıkları epistemolojik tavrın mahiyetiyle sıkı sıkıya ilişkisi vardır. Bir diğeri ise belli bir dönem kavgalı oldukları devlet seçkinlerini –hatta bazıları doğrudan doğruya devletle kavgalıydı- bizatihi devlet yerine koyarak, devletin hükmi şahsiyetine karşı duydukları kin ve nefretten kaynaklanıyor. Diğer bir sebep ise birçoğu itibarıyla sınıf atlamış bu beylerin devşirilmiş olmalarıyla yakından ilgilidir. Kaybedecek bir şeyleri yokken ucuz kahramanlık yapanların, ellerine tutuşturulan imkânlarla kahramanlık yapmaları o kadar kolay gözükmüyor. Bundan sonra adı geçen çevrelerin, asıl kavgayı toplumsal idealler için değil, ellerine geçirdikleri imkânları paylaşma konusunda yapmaları kuvvetle muhtemeldir. Konformizme kapılma derken de kastettiğim budur.

Pekâlâ, bütün bunların Türk Milliyetçiliği karşıtlığıyla nasıl bir iltisakı bulunabilir şeklindeki bir soru ister istemez akla gelebilir. Türk Milliyetçiliğinin en temel gayelerinden biri, devlet ve milletin beka sorununu her şeyin önüne koymasıdır. Bu öylesine temel bir ayrımdır ki bu olmadan hiçbir şey olmaz fikri, Türk Milliyetçiliğinin olmazsa olmazıdır. Bu yüzden bu coğrafyanın sakinleri, bireyden ziyade toplumu öncelemek gibi Batı toplumlarında bulunmayan bir tavrı benimsemişlerdir. Asırlarca düşman bir dünyaya karşı savaşş bir milletin başka türlü davranması da mümkün değildi zaten. Hâlbuki Avrupa’daki savaşların tamamı, mahalle içi kavga olarak görüldüğü için; sınıf mücadelesi şeklinde verilen dâhili kavgaların toplumsal hafızadaki etkisi, harici düşmana karşı verilen kavgalardan daha şiddetli olmuştur. Dolayısıyla bireysel özgürlükler konusundaki duyarlılık, ulusal bağımsızlık konusundaki duyarlılıktan daha güçlüdür. Kendini tanımlamak için yabancı kavramlara sığınan sözde okumuş yazmışlarımızın temel açmazlarından birisi budur. Kendi tarihini bilmeyen bu yarı okumuşların, devletin bekasını her şeyin önüne çıkaran bir düşünceyi faşizm olarak algılamaları gayet normaldir. Romantik solcularımızdan bir kısmı bu fikre halen safdilâne biçimde bağlılık gösteriyorlar. Daha kaşarlanmış olanları ise bilgi eksikliğinden ziyade, uluslararası sermaye ve onların içerideki destekçileriyle içli dışlı olmalarından dolayı çıkarları gereği ulus devlet olgusuna düşmanlık göstermektedirler. Neticede her iki grup da Türk Milliyetçilerini, tarihi gelişmenin önünde direnen ve artık devrini tamamlamış yerli egemen güçlerin bir kısmıyla işbirliği halindeki gerici, faşist ve asla uzlaşılmaz bir güç olarak tahayyül ediyorlar. Yıllarca yerli sermayeyi, yabancı ve devletle işbirliği halindeki komprador ve besleme burjuvazi şeklinde nitelendiren devrimbazların, şimdi de aynı sermayeyle kol kola görünmeleri ise ancak ahlak ve karakter zafiyetiyle izah edilebilecek paradoksal bir durum olarak görülebilir.

Siyasal İslamcılarımızın zihniyeti de büyük ölçüde müstemleke psikozunun etkisiyle kaleme alınmış tercüme eserlerle şekillendiğinden; zihinlerinde kurguladıkları zaman ve mekândan bağımsız bir din kurgusuna kapılarak, sosyolojik ve sahici gerçeklik yerine, aynen birinciler gibi, hayali serapların peşinden koşmuşlardır. Orada da başlangıcında eşyanın tabiatını dikkate almayan hayali ve romantik kurgulara dayalı gelenek ve tarih düşmanlığının mücessem hedefi halindeki devlet aleyhtarlığı belli belirsiz şekilde göze çarpmaktadır. Türk milliyetçiliğinin mütemmimlerinden biri olan Müslümanlığın algılanma biçimi, onlara göre tashihe ihtiyacı olan ve hurafelerle dolu; bu bakımdan da dinin din olmasından dolayı değil, sadece kültürel değer olarak önem verilmesinden dolayı, sorunlu bir kavram biçimi olarak görülmektedir. Oysa tam tersi bir iddia, tam da onların hareket noktasından başlanarak ve tersine çevrilerek kendilerine yöneltilmektedir. Buna göre, Siyasal İslamcılar dini sırf din olma özelliğinden dolayı değil, emperyalist güçlere karşı kullanılacak bir araç olarak görme eğilimleri nedeniyle, onun deruni ve ibadete ait yönlerindeki rızay-ı ilahiyi hedef alan uhrevi gayesinden ziyade, pratik sonuçlar verecek dünyevi gayesini öne çıkarmakla, dine en büyük zararı veren gruba dâhil edilmektedirler. Türk milliyetçilerinin, milletimizin hayatına ruh olmuş Müslümanlıkla, hiçbir sorunları bulunmamakla birlikte, dinin ruhunu rehnedar eden bu zihniyetle sorunlu olmaları kadar tabii bir şey olamaz. Ülkemizdeki hem solcu, hem de katı laikçi çevrelerin, dinin bizatihi kendisiyle kavgalı görüntü ve tavırları ise sadece maksadının tersine sonuçlar vermekle kalmamış, aynı zamanda milli birlik ve bütünlüğümüze de şiddetli biçimde zarar vermiş ve vermeye de devam etmektedir.

Tam da burada Türk milliyetçiliği, hem İslam hem de devlet ve özellikle Türk Devleti kavramına izafe ettiği pozitif tavırdan dolayı; bir taraftan Siyasal İslamcılar, bir taraftan da devlet seçkinleriyle aynı ortak kümeyi paylaşıyor görüntüsü vermenin ağır yükünü taşıyor. 3 Mayıs ve 12 Eylül dönemlerinde devlet seçkinleri tarafından en ağır muamelelere maruz bırakılan bir camianın, böylesine nazik bir pozisyonda savunduğu değerlerden taviz vermeden kendisini izah etmesi çok da kolay görünmüyor. Bunun temel olarak iki nedeni bulunuyor: birincisi, karşı cephenin bu tür incelikleri anlayıp süzme yeteneğinden mahrum bulunuyor olması; ikincisi ise aynı çevrelerdeki samimiyet ve karakter zafiyetidir. Birinci durum bilgi ve donanım eksikliği olarak geçiştirilse bile, ikincisini tedavi etmenin kolay olmadığı gün gibi aşikârdır. Ülke nimetlerini, dün aleyhinde bulundukları büyük sermaye gruplarıyla birlikte paylaşan bu kozmopolitlerden özgül ağırlığı yüksek olanlarının köken ve uluslararası bağlantıları ise, çok daha farklı bir konu olarak müstakil bir değerlendirmeyi hak edecek cesamettedir. Devlet ve millete kasteden bu tür şebekelerin açığa çıkartılması ise; bir yandan bilgi kirliliği[2], diğer taraftansa ırkçılık karşıtlığı, insaniyetçilik, halkların kardeşliği ve ne anlama geldiği bir türlü anlaşılmayan çağdaş değerler safsatasıyla bastırılarak gizlenmeye çalışılıyor. 

Son söz olarak söylenebilecek olan şudur: Batı kapısında bir türlü bitmeyen bu çıraklık devresini bir an evvel ikmal edip kaynaklara dönme, özümseme ve onları yeniden üretme olgunluğuna ulaşabilirsek, bu kısır döngüyü kırabilir ve kendimize gelebiliriz. Önümüzde alınması gereken uzun bir mesafe, çözülmesi gittikçe aciliyet kesbeden yığınla problem bulunmakta; aydınımızsa, maalesef kafasının önemli bir bölümünü bu problemleri çözmek yerine, rakiplerini alt etme istikametinde kullanmaktadır. Türk milliyetçilerinin konumu ise, İttihatçıların maceracı çizgisiyle değil, devletin bekası için bütün bir ömrü feda eden, bunu yaparken de hedef tahtası haline getirilen II. Abdülhamit gibi; kimi ajan, kimi safderun, kimi cahil iç ve dışşterek bir cepheye karşı mücadele veren dirayetli bir hükümdarın itidalde sebat çizgisiyle kesişmelidir. Şimdiye kadar millet olarak hamaset ve düşmanlıkları körüklemekle hiçbir neticeye varamadık ve bu günlere geldik. Bu sefer de farklı bir yolu,  itidal ve sağduyu yolunda bilgi ve değer üretme yolunu tercih edersek, eylemimizin hakkını vermiş ve bir çıkış yolu bulmuş sayılırız. Bunun tersi eylemler, evin dirliğini bozacağı için, aklıselim sahibi hiçbir kimsenin hatırından dahi geçiremeyeceği sapmalar olarak adlandırılmalıdır.. Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip asil bir milletin çocukları, bunu yapabilecek dirayet ve basirete fazlasıyla sahiptirler.


         

[1] Donanım ve yazılım şeklindeki kavramsallaştırmayı İskender ÖKSÜZ Bey ağabeyimizden aldım. Kavram dünyamıza kazandırdığı yeni terimlerle ufkumuzu genişleten büyüğümüze bu vesileyle bir kez daha şükranlarımı arz ederim.

[2] Bunun en tipik örneği, Soner YALÇIN ve Aydın KÜÇÜK gibi hangi gayeye hizmet ettikleri bir türlü anlaşılmayan zevatın yayınlarında açık seçik olarak görülebilir.


Türk Yurdu Aralık 2007
Türk Yurdu Aralık 2007
Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele