Gürgür: Neoliberal Cephe Etnik Bölücülüğü Güçlendiriyor

Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

         

Türkiye, geçtiğimiz ayı 5 Kasım Bush-Erdoğan görüşmesi, sınır ötesi operasyon, emekli paşaların konuşmaları ve DTP’nin kapatılması tartışmalarıyla geçirdi. Bu arada aydın kesiminde, sözde İslâmcısından eski Marksist’ine, ikinci cumhuriyetçisinden siyasî Kürtçüsüne kadar uzanan geniş bir yelpazede Neoliberal bir cephe oluştuğu ve bu cephenin devlete karşı ortak bir hasmâne tutum içine girdikleri gözleniyor. Bu cephe, bazı emekli bürokratların “devletin bugüne kadar yanlış bir politika izlediği”ne ilişkin sorumsuzca açıklamalarından da faydalanarak Cumhuriyete ve millî kimliğe gün geçtikçe daha da çok yükleniyor ve “demokrasi, insan hakları, özgürlük” gibi cazip kavramların arkasına saklanarak devleti “siyasi çözüm”e zorlamaya çalışıyor. Millî devletin böylesine hırpalandığı bir ortamda, Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür’le gündemi değerlendirdik.

 

- Efendim, Türkiye geçtiğimiz günlerde İsrail ve Filistin devlet başkanlarını Ankara’da buluşturarak bir nevi arabuluculuğa soyundu ve ardından bir Osmanlı barışından söz edilmeye başlandı. Size göre mevcut şartlarda Ortadoğu’da yeniden bir Osmanlı barışını tesis etmek mümkün mü? Türkiye buna öncülük edecek güce ve vizyona sahip mi?

 

- Bir kere Osmanlı’nın omurgasını oluşturduğu ve nizamını vermiş olduğu barış ortamı, doğrudan Osmanlı Devleti’nin gücüne, inisiyatifine, egemenliğine dayalı bir sistemdi. Osmanlı, muhteşem bir kültürü-medeniyeti oluşturup, siyasal alanda üç kıtada büyük bir üstünlük sağladıktan sonra durakladı ve gerilemeye başladı; önce çözüldü, sonra da dağıldı. Yani Osmanlı dönemi artık bitti. O yüzden, bölgemizde yeniden Osmanlı barışı adıyla bir arayışa yönelmek anakronik bir yaklaşım olur ve gerçekleşmez.

Ancak günümüz şartları içerisinde, Türkiye’nin kendi kültür ve tarih havzasında yapması gereken işler var. Türkiye uzun zamandan beri bu doğrultuda politikalar izleyemedi. Ama gerek bölge şartları, gerekse dünyadaki küresel gelişmeler ve küresel güçlerin bölge üzerinde egemenlik kurma çabaları, Türkiye’yi bu içine kapalı politikalardan çıkmaya ve bölgesel bir aktör olmaya doğru yönlendirmektedir.

Türkiye bunu ne ölçüde başarır sorusuna gelince; bu konuda önemli bazı avantaj ve imkânlarımız olduğu gibi çeşitli handikaplarımız da var. Bir kere, bu çapta bölgesel bir politika izleyebilmek ve diğer ülkelerin nezdinde cazibe merkezi haline gelebilmek için onlara sunabileceğimiz ekonomik potansiyele ne yazık ki sahip değiliz. Bu önemli bir zaaftır. Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra bölgede ortaya çıkan önemli ayrılıklar, rekabetler ve çatışmalar hâlen devam ediyor. Dolayısıyla Arap dünyasının bile kendi içinde sağlamayı başaramadığı bütünlüğü, Türkiye ile birlikte sağlamak kolay bir konu değil.

Beri tarafta Türkiye’nin böylesine bir inisiyatif sahibi olmasını hem küresel güçler, hem de bölgedeki ülkelerin pek çoğu istemezler, çünkü her birinin başka niyetleri var. Mesela İran, Pers geleneğinden gelen bir emperyal politika hevesi içinde. Bugün de bu tam politikayı İslâm devriminden sonra benimsediği İslâmi yönetim anlayışını bölgede uygulamaya çalışıyor. Bunun yanı sıra başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere, bu bölgeyi kendi alanı sayan ülkeler var. Öte yandan bir de başlı başına bir İsrail faktörü var.

Bütün bunları dikkate aldığımızda, Türkiye’nin bu konudaki girişimleri konusunda çok hayalperest olmamak gerekiyor. Ama kuşkusuz bu çabaların birtakım yararları da var. Her şeyden evvel, Türkiye bu girişimleriyle bölgede güçlü bir ülke olduğunu dünya kamuoyuna ve bölge ülkelerine göstermiş oluyor, ekonomik kazanımlar sağlıyor, siyasal alanını genişletiyor. Önümüzdeki günlerde Amerika’da düzenlenen konferansta olduğu gibi, toplantıya davet ediliyor ve bölgenin önemli aktörlerinden biri olduğunu herkese kabul ettirmek durumunda kalıyor. Bu vesileyle, özellikle Kuzey Irak ve PKK politikalarına ilişkin meramını anlatabilme imkânını elde ediyor. Bu yüzden gelecekle ilgili çok fazla hayalperest olmamakla beraber bu girişimlerin devamında yarar görüyorum.

 

- Bir yanda ABD işgalinin ardından Irak’ın kuzeyinde oluşan Kürt yapılanması devletleşmeye doğru gidiyor. Diğer yanda, Türkiye’deki etnik bölücülük hareketi artık daha cüretkâr bir şekilde özerklik talep ediyor. Kürt meselesi, artık bir “uluslararası sorun” olarak kabul edilir hâle geldi. Bu tablo karşısında âdeta ne yapacağını bilemez bir görüntü veren Türkiye, millî birliğini ve toprak bütünlüğünü korumayı nasıl başaracak?

 

- Her şeyden önce olayı doğru tespit etmek ve bütün boyutlarıyla görmek gerekiyor. Bugün Türkiye, gün geçtikçe tırmanan bir Etno-milliyetçi Kürt hareketiyle karşı karşıya bulunuyor. Olayın Türkiye’ye ait kaynakları ve faktörleri olmasının yanı sıra, çok ciddi anlamda bir uluslararası boyutu söz konusudur. Bu açıdan baktığımızda, meseleyi sadece Türkiye’nin kendi iç meselesi olarak değil, uluslararası bağlantılarıyla birlikte ele almak ve buna göre çözüm aramak zorundayız.  Türkiye içindeki Kürtçülük hareketi, her şeyden önce bir etnik oluşum çabası içerisinde mensubiyet-aidiyet duygusu yaratmak istiyor. Bu açıdan mesele sadece bir güvenlik politikasıyla halledilebilecek nitelikte değil. Olayın kültürel, sosyal, ekonomik, demografik ve idarî yönleri de var. Bu politikalardan hiçbiri diğerinden daha az önemli değil. Yani bir taraftan ekonomik tedbirler veya sosyal arayışlar içerisine girerken, diğer yandan da mutlaka güvenliği ve inzibatı temin etmek, yasaları uygulamak zorundasınız. Eğer devlet zaaf içerisinde görünürse, diğer politikaların uygulanma imkânı ortadan kalkar.

Türkiye uzun süre meseleyi ancak terör boyutuyla ele almak istedi. 1984’ten itibaren bölgede cereyan eden terörist olaylar ve orada vermiş olduğumuz zayiat vs. sadece bir istatistik görüntüsü olarak karşımıza çıktı. Bunlar azaldığı zaman mesele halledilmiş addedildi; arttığı zaman ise Türkiye olayın ciddiyetini anlayarak tedbirler aramaya girişti. Dolayısıyla hükümetler değişse bile değişmeyecek bir makro planımız ve temel ilkelerimiz olmadı. O yüzden 1997’ye kadar askeri alanda çok büyük başarılar sağlanmasına ve PKK önemli ölçüde sindirilmesine rağmen, 2000’li yıllardan itibaren meselenin siyasallaşmakta olduğunu iyi kavrayamadığımız, değişen bölge ve dünya şartları çerçevesinde yeni bir yöntem izlemek zorunda olduğumuzu algılayamadığımız için hep olayların peşinden gitmek durumunda kaldık. Hatta Avrupa Birliği heyecanı içerisinde almış olduğumuz bazı tedbirler, bu etnikçi hareketlerin ivme kazanmasına yol açtı. Dolayısıyla, Türkiye çok uzun zamandan beri bu meselenin doğru algılanmayışının sıkıntılarını çekiyor. Bundan sonra bu politikaların düzeltilmesine ihtiyaç var.

Meseleyi bir sınır ötesi operasyon yapılması ve Cudi Dağındaki teröristlerin buradan uzaklaştırılmasından ibaret sayıp, teröristi üreten kaynaklar kontrol altına alınmadığı sürece PKK terör örgütüyle her zaman karşı karşıya kalacağız. Zira PKK, Etno-milliyetçi hareketin silahlı kanadını oluşturuyor. Nitekim bir DTP milletvekili geçen hafta “Eğer bugün Kürtçe diye bir dil varsa, bunu silahlı ve silahsız mücadelemize borçluyuz” diyerek, etnikçi çabalarının silahlı PKK terör hadisesiyle pekiştirildiğini açıkça ifade etti.

Türkiye bir an önce konuya ilişkin çok kapsamlı bir genel millî politikayı belirlemek mecburiyetinde. Zaman tabii ki telafisi imkânsız birtakım kayıplara ve boşluklara yol açıyor, problem her geçen gün daha da çoğalıyor. Ama doğru olarak ele alınması halinde Türkiye hâlâ meseleyi halledebilme şansına sahiptir. Zira etnisite, sadece bir soy veya bir dil ayrılığıyla açıklanabilecek bir konu değil. Etnisitenin sosyolojik anlamda çok daha farklı tarafları da var. Dilin yanı sıra din var, günlük hayat var, gelenekler var, sanat, müzik, şiir var… Kendini farklı ilan etmeye çalışan böyle bir grupla, bu coğrafyada bin yıldan beri devam eden bir kültür oluşumu içerisinde meydana getirdiğimiz bir birliktelik var. Bu açıdan baktığımızda bazı insanların kendilerini farklı bir aidiyet içerisinde hissetmeleri şüphesiz ki önemli bir ayrılık faktörüdür. Ama bu çaptaki farklılık ayrı bir devlet veya ayrı bir siyasal oluşum sağlamalarına yeterli değildir. İşte Türkiye bu vakıanın bilinci içerisinde birliktelikleri daha da derinleştirmek, ayrılıkların etkisini olabildiğince azaltabilecek sistemli ve etkili politikaları ortaya koymak durumundadır.

Bir şey daha var tabii; herkesin serinkanlı davranması, rasyonel düşünmesi ve olayın fevri çıkışlarla değil derinlikli politikalarla halledileceğinin bilinci içerisinde, doğru bir politika üzerinde birleşmesi gerekir. Bu şüphesiz kolay bir şey değil. Çünkü her gün gelen şehit cenazelerinin toplumda meydana getirmiş olduğu gerginliği, öfkeyi frenlemek, bu tepkileri ortadan kaldırmak oldukça zor.  Özellikle millî şuur sahibi aydınlara bu konuda çok büyük görevler düşüyor.

 

- Sizin de ifade ettiğiniz gibi, son müessif hadiseler kamuoyunda derin bir infiale sebep oldu ama bir-iki küçük istisna dışında protesto gösterileri şiddete dönüşmedi. Türk milleti her şeye rağmen sağduyulu ve soğukkanlı davranmayı bildi. Fakat Türk milletinin çok zorlanan sabrının taşması halinde önünde hiç kimsenin duramayacağı söyleniyor. Siz Türkiye’de bir iç çatışma tehlikesi görüyor musunuz?

 

- Etno-milliyetçi Kürtçülük hareketini yöneten ve yönlendiren merkezler, meselenin hâlâ toplumsal zemine kaymamış olmasından büyük rahatsızlık duyuyorlar. Çünkü onlar, başından itibaren dağda kırda başlattıkları bu olayın Türk-Kürt çatışmasına dönüşmesini ve bir toplumsal kavga haline gelmesini amaçlıyorlardı. Bu olmadı, çünkü az önce ifade ettiğim gibi, biz tarih içerisinde kültürel bütünlüğü pek çok alanlarda sağlamış olan bir toplumuz. Bugün kendilerini Kürt olarak farklı sayan kesimin kültürel yapılarına baktığımızda, bunların Anadolu’daki diğer unsurlarla ve esasen Türklerle önemli bir farklılıklarının olmadığını, hatta aynı hayatı yaşadıklarını görürüz. Düğünlerimiz, cenazelerimiz, sevinçlerimiz, acılarımız, sanatımız, dinimiz, inancımız ve diğer pek çok şeyimiz tıpatıp aynıdır. Şimdi Kürt asıllı Yaşar Kemal’e “İnce Memed’i Kürtçe yaz” dediğiniz takdirde, bu ancak bir tercüme olur. Yani o zaman İnce Memed’in bütün estetiği ortadan kalkmış olur.

Bu yüzden, bir defa toplumda birilerinin arzu ettiği tarzda bir ayrışma, fiilen ve tarihte yaşanmamış bir olaydır. Ama bugün olayı şehit cenazeleri veya cereyan eden terörist eylemlerle bir toplumsal öfkeye dönüştürmek suretiyle bu amaca ulaşmak istiyorlar. Buna kesinlikle meydan vermemek mecburiyetindeyiz. Türkiye’nin en büyük kaybı, bu tarz bir ayrışmaya yönelmekle başlar. O açıdan bir kere toplumsal bütünlüğün sağlanması konusunda mümkün olan her şeyi yapmalı, öfkelerimizi serinkanlılık içerisinde dizginlemeye çalışmalıyız. Tepkimizi bir toplumsal ayrışmaya yol açacak tarzda değil, doğrudan teröre ve bölücülere karşı şuurlu ve etkili politikalar geliştirmek şeklinde kullanmalıyız. Sokakta, meydanda bağırmanın, bir duygunun deşarjı bakımından yararı olabilir ama bölücü hareketi sosyal ve kültürel bir problem olmaktan çıkarıcı bir faydası olmaz. Esasen bizim bütüncül bir millî politika oluşturmamız ve o politikayı titizlikle uygulamaya koymamız gerekir.

Bu noktada elbette en başta Türkiye’yi yönetenlere çok büyük görev düşüyor. Onların kışkırtıcı demeçlerle istenmeyen olaylara meydan vermemeleri gerekiyor. Çünkü yönetim yetkisine sahip olan insanların kontrolsüz sözleri, problemin daha da ağırlaşmasına vesile oluyor.

 

- 12 şehit verdiğimiz ve 8 askerimizin de kaçırıldığı malum saldırının ardından, Meclisten bir tezkere çıkarıldı ve sınır ötesi operasyon yapılacağı yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşturuldu. Ancak 5 Kasım görüşmesinden sonra Türkiye bir bekleme sürecine girdi. Bu durum uluslararası kamuoyunda Türkiye’nin geri adım attığı şeklinde yorumlara neden oldu. Sizce gelinen noktada Türkiye kararlılığını göstermek için ne yapmalı?

 

- Kara Kuvvetleri Komutanının, bu konuda uygulayıcıların, yani askerin rahat bırakılması gerektiği konusundaki mesajı şüphesiz ki önemlidir. Ancak yetkililerin kamuoyu baskısı olmadan rahat hareket etmelerini sağlayacak bir ortam ne kadar önemliyse, bu konuda Türkiye’nin mutlak kesin ve kararlı olduğunu gösteren etkili adımlar atması da bir ihtiyaçtır. Yine Genelkurmay yetkililerinin ifade ettiği üzere; PKK son aylarda, 10 seneden beri görülmemiş tarzda, âdeta genel bir saldırıya geçmiş vaziyette. PKK gibi bağnaz bir örgütün frenlenebilmesi sadece sözle, nasihatle, telkinle olmaz. Onları fiilen bu işten caydırabilecek politikalar izlemek ve silahlı saldırılarının -tıpkı geçmişte olduğu gibi- ağ


Türk Yurdu Aralık 2007
Türk Yurdu Aralık 2007
Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele