ÜLKÜCÜLER

Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

 

      PKK’lı teröristlerin 20 Ekim’i 21 Ekim’e bağlayan gece, 12 askerimizi şehit etmesinin ardından Ülkücüler sokaklara inerek, PKK terörünü lanetleyen çeşitli ölçeklerde gösteriler yaptılar.

      Bu gösterilerden, Ankara’da 21 Ekim günü yapılanlara ben de şahit oldum. Ana kitle gösteriyi tamamlamış; 10-15 kişilik bir gurup ise sırtlarında ve ellerinde Türk Bayrakları ile “Şehitler Ölmez, Vatan bölünmez”, “Kahrolsun PKK” sloganları atarak, Sakarya Caddesine kadar indiler. Arkalarından onların en az beş katı kadar bir çevik kuvvet polis gurubu geldi. Gençler sivil polis şeflerinin müdahalesi sonucu İstiklal Marşı okuyarak dağıldılar.

      Esas anlatmak istediklerim bunlar değildi. Bunlar sadece tabloda eksik bir ayrıntı kalmaması içindi.

      Asıl anlatmak istediğim şu: Bu gençlerin- mübalağa etmiyorum- ayaklarında gösterişli ayakkabılar, sırtlarında “marka” giysileri yoktu. Simaları ise bu ülkenin “besili aileleri”nin çocuklarının simalarından değildi. Hallerinden kolayca anlaşılıyordu:  Bu ülkenin fukara sayılabilecek ailelerinden geliyorlardı. Yani bu çocuklar, ülkenin ekonomik ve siyasi rantını yiyen kesimlerin çocuklarından değillerdi.  Bunların gemileri yoktu, Merill Lynch’te çalışmıyorlardı. Çoğunun ailesine giren yıllık gelir belki de “yoksulluk sınırı” olarak kabul edilen kadardı. Ama bu çocuklar “ülke bölünüyor”,” vatan elden gidiyor” diye sokağa dökülmüşlerdi ve hakikaten vatan elden gidiyor, ülke bölünmeye çalışılıyordu.

       Bu çocuklar o birilerinin “psikolojik harp taktiği” olarak kullana geldikleri; “efendim bunlar paranoyadan ibaret” yalanlarına kanmayacak kadar da basiret sahibi idiler.

       Dışarıdan bazıları bu çocukları “lümpen” olarak tahkir ve tecrit ederken, “içeriden bazıları(!)” da bu çocukları “kentlileşememiş, muhafazakar hassasiyetleri yüksek, modern toplumun istediği bireyleşmeyi tamamlayamamış; henüz cemaat kimliklerinin dışına çıkmayı başaramamış az gelişmiş tipler” olarak tanımlıyordu. Bu tanımı yapan ağabeyleri/hocaları, böylece bir tarafından bu çocukları tahkir ederken öbür yandan tuhaf bir şekilde yine bu çocukların siyasal duruşlarının ve onların duygularının üzerinden kendisini; kendisine lazım olan siyasal pozisyonu üretiyordu.

       Bu çocukların ağabeyleri de aynen böyleydi. Devletin ve düzenin hiçbir imkânından yararlanmadılar; üstelik “Devlet” uğruna kurşun yediler, idam sehpalarına gittiler.

        Bunların ağabeyleri o günkü şartlarda verilmesi zaruri olan bir mücadeleyi verirlerken, başkaları “okumaya devam ettiler”; yetiştiler, ülkeyi yönetmeye koyuldular. Bu gün de, dün kutsalları ayaklar altına alınırken “gıkı çıkmayanlar”; eskilerin deyimiyle “yağmurda yaş, kavgada taş görmemiş”, “bizim okumuş çocuklar”, yine ülkeyi yönetiyorlar.

       Kimdi bu çocuklar? Hangi toplumsal ve kültürel tabandan geliyorlardı? Kimliklerinin teşekkül safhasında etkilendikleri hissi ve aklî kaynaklar nelerdi? Hakikaten ve sadece bu çocuklar heyecanlarının mağlubu, birilerinin gazına gelen “gelişmesini tamamlayamamış” serdengeçtiler miydi?

       1960’ların sonuna gelindiğinde, tüm Avrupa’da hatta kendine özgü haliyle ABD’de dahi görülen; esasen insanın temel var oluşsal ihtiyaçlarından olan kutsalın eksikliğiyle ortaya çıkan öğrenci olaylarından, Türkiye de kendi sosyal, kültürel altyapılarına bağlı olarak etkilendi. Çünkü Türkiye’de de ölçüyü kaçırmış pozitivizm ve hümanizmanın etkileriyle başta üniversite gençliği olmak üzere özellikle toplumun kentsoylu ve öteden beri eğitimli kesimlerinde (siz buna Batıcı, Modernist. Aristokrat aileler de diyebilirsiniz) bir kimlik bunalımı baş göstermişti.

       Bu, olgunun kentlerde görüneniydi. Bir de kasabalarda ve köylerde, tarihi arka plana ve anlatılara bağlı olarak, öteden beri Türk Tarihi ve Onun  (tüm pozitivist, Batıcı ve aydınlanmacı karakterine rağmen )cisimleşmiş hali olarak görülen Devlet’e karşı var olan hesaplaşma düşüncesi içinde olan gençleri, eğitimin ve eğitim kurumlarının da yaygınlaşmasıyla,  hem kentlerle, hem yeni fikirlerle, hem de diğerleriyle buluşturdu. Kısaca ve kaba hatlarıyla anlatmaya çalışğımız bu iki toplum kesimi, Türkiye’de sol, Marksist, Komünist, Devrimci, Bölücü siyasal hareketlerin sosyolojik zeminini oluşturmuştur.

      O günleri yaşayanlar ve biraz dikkatlice olguların dinamiklerine bakanlar, bu ülkede Solcu, Marksist, Komünist olan insanların, benimsedikleri bu siyasal duruşların değerlerini adeta bir din mesabesinde kutsamış oldukların fark edeceklerdir. Çünkü bunların hepsi onları tatmin edecek ve onlara kendi aynalarında kendilerini değerli kılacak, bir kimlik bağışlayacak kutsalı arıyorlardı. Kentteki de böyleydi kırdaki de. Sol ve Komünist ideolojiler bu insanların aynı zamanda bu ihtiyaçların karşılamışlardır. Tabiatıyla bu insanlarımızın kullandıkları söylemler; hayata, insanlara, Bayrağa, Vatana, Devlete ve Dine yükledikleri anlamlar da kendi kutsallarının değer hükümlerinden neşet ediyordu ve pek tabii ki çok olumsuz ve hatta hakaret olarak ortaya çıkıyordu.

      Buna karşılık aynı zamanlarda eğitim imkânlarından yararlanarak aynı şekelde Anadolu’nun taşrasından kent merkezlerine ve büyük kentlere gelen bir başka toplum kesiminin çocukları da vardı. Bunlar daha sakin, daha sade, daha muhafazakâr ve daha dindar ailelerin çocuklarıydı. Bu çocuklar için Vatan kutsaldı, Devlet kutsaldı, Bayrak kutsaldı ve Din kutsaldı. Bunlara dil uzatılamazdı. Sorun bunlarda değil, düzendeydi. Bunlara göre bu değerler insanı insan yapıyordu. Dolayısıyla bu değerlere yapılan saldırıları kabul etmek, bunlar karşısında sessiz kalmak düşünülemezdi ve öyle de yaptılar. Belki birileri bu insanlarda zaten var olan bu dinamikleri hareket geçiren etkili sözler söylüyorlardı, yazılar yazıyorlardı ama bu insanlarda zaten bir duruş, zaten harekete geçmeye hazır bir refleks vardı. Çünkü bu çocukların sahih kutsalları vardı.

       Gerçi bu toplum kesimlerinin de Devlet’in düzen biçiminde ortaya çıkan uygulamaları ile meseleleri vardı ama bu kesimler o yüksek irfanlarıyla; basiretleriyle “Önce devlet yaşasın, tarih nasıl olsa kendisini tekrar üretir ve bu devlet dün olduğu gibi insanlığın da Din’in de imanın da adaletin de Hakkın da sesi olur” gerçeğini fark ediyorlardı.

        İşte ülkücüler bu toplum katmanlarından geliyorlardı. Onun için “Yıkılsın düzen yaşasın Devlet” diyorlardı. Onun için “Çağrımız İslam’da dirilişe” diyorlardı. Onun için “Ne Amerika ne Rusya ne Çin, her şey bağımsız Türkiye için” diyorlardı. Onun için “Komşusu açken tok yatan bizden değil” diyorlardı. Çünkü verili halde Türkiye’de bir ABD hegemonyası vardı. Solcu, Marksist ve Komünist gençler ise ya Leninci idi, ya Maocu ya Enver Hoca’cı idi. Yani bir emperyalizmden bir başka emperyalizme geçiş yapacaklardı. Çünkü “komünizm dini” böyle istiyordu; böylece “komünizm dini “etrafında “herkesin eşitlendiği, ama Allah’ın olmadığı bir enternasyonal dünya(!)” oluşacaktı.

       İşte dünkü ülkücüler bu masallara ve sapkınlığa hayır dediler. Dediler ve bedellerini ödediler. Düzenin hiç bir imkânından yararlanmadılar. Zaten verili durumda düzenin imkânları içerisinde ülkenin siyaset, iktisat ve ticaret hayatının kanallarına yerleşmiş ailelerden de gelmiyorlardı. İsimleri de Ulaş değildi, Deniz değildi, Sarkis değildi, Ohannes değildi. İsimleri Dursun’du, Süleyman’dı, Mustafa’ydı, Mehmet’ti.

        Ülkücüler tarihin, Din’in, imanın, namusun, bağımsızlığın refleksiydiler.  1915’te Çanakkale’de şehit olan yüz binler de bunların ağabeyleriydi.

        Bu güne geldiğimizde görüyoruz ki hiçbir şey değişmiyor galiba: Siz devletin ve düzenin hiçbir imkânından yararlanmayacaksınız; hatta toplumun nispeten daha dar gelirli kesimlerinden geleceksiniz ve hatta cezaevlerini idam sehpalarını boylayacaksınız; tüm bunlara rağmen ülke bölünüyor, vatan elden gidiyor diye yine ortalığa ilk atılan sizler olacaksınız. Bu yaman, çok yaman bir çelişki; çok yaman bir “trajedi”.

         Yoksa bu “marazi bir hal” mi? Yani bu gençler Vatan’a ve Devlet’e öylesine âşık ki aşklarından başka hiçbir şeyi göremiyorlar; dünyanın tüm nimetlerine sırtlarını dönüyorlar; bunların bu halleri de “normal” insanlar tarafından “marazilik” olarak adlandırılıyor.

        Yok, yok! Kim ne derse desin, bu çocuklar mübarek çocuklar. Bunu bizim zorunlu olarak “millet” diye adlandırdığımız, gemiye binen o büyük kitle anlamasa da bu çocuklar mübarek çocuklar.

       Allah onların cümlesini korusun!

 

         


Türk Yurdu Aralık 2007
Türk Yurdu Aralık 2007
Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele