TERÖRLE MÜCADELE VE BÖLGEMİZDE HÂKİMİYET MÜCADELESİ

Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

 

  1. Gir

Türkiye çok kritik bir dönemeçten geçiyor. PKK terör örgütünün Şırnak ve Hakkâri’de kurduğu pusular, yaptığı baskınlarla Ramazan Bayramından önce 16, bayramdan sonra Dağlıca’da 13 Mehmetçiği şehit etmesi, 14 Kasım’da Tunceli kırsalında 1 üsteğmen, 3 er ve erbaş toplam 4 Mehmetçiğimizin şehit olması yüreklerimizi dağladı. Dağlıca pususunda 8 er esir düştü veya PKK’ya kendileri teslim oldu. Bunların, Başbakanın Amerika ziyaretinin hemen öncesinde, DTP’li milletvekillerinin ve Irak’ın kuzeyinde bölgesel yönetimin İçişleri Bakanı’nın aracılığıyla serbest bırakılması vesile yapılarak sergilenen manzara, Türkiye karşıtı ittifakın içimizdeki ve dışımızdaki uzantılarını gözler önüne serdi.

Başbakanın Amerika Başkanı ile görüşmesinin gündeminde sadece PKK mı vardı? Amerika’nın bölgeye yönelik projeleri, İsrail – Filistin – Lübnan – Ürdün – Suriye ilişkileri, İran üzerinde uygulamaya çalışılan baskı ve bu baskıya karşı İran’ın başta Rusya olmak üzere bulduğu destek, Pakistan’da Butto krizi düşünülünce, Amerika’nın Türkiye’den, Türkiye’nin de Amerika’dan beklentileri, PKK terörü etrafında oluşmuş bir problemler yumağına ilişkin olmak gerekir. Yani, Türk Ocaklarının 8 Kasım 2007 tarihli Basın Açıklamasında da belirtildiği gibi[3], olayın sadece kendisinden, yani görünenden ibaret olduğunu sanmamalıyız.

Türkiye’nin PKK terör örgütüyle mücadelesinde belirleyici rolü olan iç ve dış faktörleri iyi bilmek, bu faktörlerin hangileri bakımından belirli tavizler vererek PKK’ya karşı avantaj sağlayabileceğimizi, hangi faktörler bakımından taviz veremeyeceğimizi, dolayısıyla hangi faktörleri PKK terör örgütünün avantajı olarak görmek durumunda olduğumuzu değerlendirebilmeliyiz. PKK’nın hanesindeki faktörlerle bizim hanemizdeki faktörleri ve ikisi arasında kalanları önem sırasına koymak durumundayız.

Bu çalışmada PKK probleminin iç ve dış boyutunda yer alan faktörler önce basit olarak listelenecek, sonra da bölgemizde hâkimiyet mücadelesine ilişkin olanlar üzerinde biraz daha derinlemesine durulacaktır.

  1. Türkiye’nin PKK Terörüyle Mücadelesinde Belirleyici Rolü Olan Faktörler

PKK probleminin iç boyutuyla ilgili faktörlerin başlıcaları şöylece sıralanabilir:

    1. Kürt entelektüel ve siyasi çevreleri: DTP, Güneydoğuda bazı il ve ilçe belediye başkanları, bazı yazar ve gazeteciler
    2. Kürt meselesinin silâhlı mücadeleyle çözülemeyeceğini propaganda ederek PKK’ya destek olan ve kendilerine “Türkiyeli bir kısım aydın” diyen Liberal – Marksist – Siyasal İslâmcı - Kürtçü aydın ittifakı
    3. Bürokratik faktörler: PKK’ya gizli ya da açık destek veren bazı devlet memurları
    4. Sosyal, kültürel ve eğitsel çalışmalardaki yanlış ve ihmaller
    5. Bölgeyi iyi bilen kadroların güvenlik güçleri içinden tasfiye edilmiş olması
    6. Bazı güvenlik elemanlarının bölgedeki sivil halka acımasız davranışları
    7. Kuzey Irak ekonomisinden nemalanan Türk şirketler ve Kuzey Irak ekonomisinde Türkiye’nin rolü. 

Bütün bu faktörlerin her birinin etkisi üzerinde durmak böyle bir yazının boyutlarını aşar ve esasen çoğu izaha gerek olmayacak kadar açıktır. Meselâ Habur sınır kapısının kapatılması ve/veya ikinci bir sınır kapısının açılması, Kuzey Irak’a ekonomik ambargo uygulamak gibi tedbirlere yönelik teklifler Türkiye’de şiddetli bir dirençle karşılaşmaktadır. Ayrıca, Kuzey Irak Yönetimi de karşılık olarak “Biz de Kerkük – Ceyhan Petrol Boru Hattını kapatırız” demektedir.

Türkiye politikalarını bu tip çevrelerin baskılarıyla belirlememelidir. Devlet organlarımız, PKK’nın “Türkiyeli aydın” yandaşlarının telkinlerinin aksine, PKK probleminin iç boyutunda, huzur ve sükûn için gerekli güvenlik tedbirlerini hiç ihmal etmezken, bunun yanında bölgedeki vatandaşlarımızın ülkeye ve devlete bağlılığını koruyacak ve artıracak eğitsel, sosyal ve kültürel projeleri geliştirmeli, devletin otoritesi ve şefkati birlikte tezahür etmelidir.

Problemin dış boyutunda da, PKK’nın sağladığı uluslararası desteği her yönüyle değerlendirmek durumundayız. Unutulmamalıdır ki, hain teröristlerle mücadelemizde kimin bize destek vereceği, kimin sessiz kalacağı, kimin gizli ve hatta açık olarak PKK’ya destek vereceği, bölgedeki hâkimiyet mücadelesinden bağımsız değildir.

Problemin dış boyutundaki bu faktörlerin önemlileri de şöylece sıralanabilir:

  1. İran’a A BD güdümünde uygulanan ekonomik ambargo
  2. Irak’taki A BD varlığı ve Irak’ın yeni yapılanması – Şii faktörü
  3. Hazar hidrokarbon enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaşması
  4. Irak’ta Türk varlığı
  5. Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin meşruiyeti ve PKK’ya sağladığı destek
  6. Kuzey Irak’ta Yönetim dışındaki diğer Kürt aşiretleri
  7. İsrail – A BD ittifakının bölgede yeni müttefikler araması
  8. Rusya’nın ve Çin’in Amerika’yı bölgede etkisiz hale getirmeye yönelik girişimleri
  9. Dünya ülkelerinin problemi algılaması
  10. Ermeni meselesi
  11. Türkiye’nin bölgesel güç olma gayretleri

Bu faktörlerin önemli bir bölümü, ABD’nin bölgede etkinliğini artırma çabalarıyla, Çin ve Rusya’nın Amerika’yı bölgede etkisiz hale getirme çabalarına ilişkindir. Bunları yazının bir sonraki bölümünde irdelemeye çalışacağız.

AB ülkelerinin problemi algılamaları “şark meselesinin” bir yansımasından ibarettir. Şark meselesi, Batı Avrupalı az veya çok muhafazakâr birçok Hıristiyan için “Müslümanları geldikleri yere sürmek ve nihayet yok etmek” anlamına gelir. Dolayısıyla böyle bir maksada hizmet eden Kürt bölücü hareketini Batının, bir terör örgütü olmak tarafıyla değil, mağdur ve “avukatsız” bir halkın hak arayışları olarak algılaması bizim için sürpriz olmamalıdır.

Arap ülkelerinin problemi algılama faktörü de, yüz yıldan fazla zamandır, yine bu şark meselesine ilişkin olarak, “hasta adam” Türkiye aleyhine yapılan propagandanın etkisine dayanır. Araplar, Irak’ta Arap egemenliği dışında bir egemenliğe razı değildirler. Yani bölgede bir Kürt Yönetimi kurmak isteyenler isyankâr Kürtlerdir. Türkiye de aynı gerekçeyle bölgede operasyon yapmak isteyince, Arap ülkelerin yöneticilerinin zihninde “isyankâr Kürtler” algılaması yerine hemen bir “emperyalist Türkler” algılaması ikame olmaktadır. Son olaylarda Suriye istisnai bir tavır sergilemiş, Beşir Esat Türkiye ziyareti sırasında terörle mücadelesinde Türkiye’yi desteklediklerini ifade etmiştir[4]. Konjonktürün sağladığı bu destek dışında Arap ülkelerinin yöneticilerinden olumlu bir yaklaşım ne yazık ki yoktur. Oysa Saddam zamanında ve öncesinde Irak Türkleri, bölgede Kürtlerden çok daha fazla mağdur edilmişlerdir. Üstelik de her zaman ve samimiyetle Türkiye’nin Irak politikasına uygun olarak, Irak’ın bütünlüğünden yana olmuşlardır.

Yöneticilerin tamamında olmasa da ne yazık ki benzer algılamalar, Türk Cumhuriyetlerinde de vardır. Sovyetler Birliği zamanındaki Türkiye aleyhtarı propagandanın etkisi, hala giderilebilmiş değildir. Ermenilere zulmedildiği yanlış kanaati gibi, Kürtlere de zulmedildiği sanılmaktadır. Burada da istisna, Azerbaycan’ın tutumudur. Azerbaycan, bölücü Kürt meselesini ve Ermeni meselesini, bizim gibi algılamaktadır[5].

Türkiye, sabırla bu menfi propagandanın etkisini gidermek ve dost ülkelerde olumlu bir algılama meydana getirmek durumundadır. Ülkelerin dış politikası, konjonktürel olarak bizim istediğimiz tavırları göstermelerini engelleyebilir. Bunu anlayışla karşılamak gerekir. Nitekim bizim de onların yanında tavır alamadığımız zamanlar oldu. Ama dost ülkelerin kamuoyunda, Türkiye aleyhine kanaatleri, etkili bir çalışmayla lehe çevirmek zorundayız.

PKK ile mücadelenin, ülkede huzur ve güvenliği sağlayacak olan askeri boyutunu ihmal etmeyen bir Türkiye’nin, içeride ve dışarıda rahat bırakılmayacağı, Ermeni yalanlarına, Pontus ve Süryani iddialarının da ekleneceğini tahmin etmek zor değildir[6]. Türkiye, bunlara karşı dayanıklı olmalı, problemin askeri boyutunu hiçbir taviz vermeden kararlılıkla sürdürmelidir. Ne var ki Kuzey Irak’ta yapılabilecekler, bir askeri müdahaleden ibaret değildir. Kuzey Irak’taki Kürt, Türk ve Arap aşiretleriyle tarihi gerçekler bağlamında dostane ilişkiler geliştirmenin, onlara Türkiye’nin, iltica edebilecekleri şefkatli bir güç olduğunu her vesileyle göstermenin yolları bulunmalıdır.

Bölgemizde Hâkimiyet Mücadelesi

Türkiye’nin PKK terör örgütüyle mücadelesini etkileyen unsurlar arasında, bölgemizde hâkimiyet mücadelesi ve bu mücadeleyi yapan süper güçler başat durumdadır.

Amerika, 1992’den itibaren, bölgede varlığını, Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan boşluğu doldurmak niyetiyle, pekiştirmeye çalıştı. 11 Eylülden sonra, konjonktürden kaynaklanan psikolojik ortamda, Afganistan’a oldukça geniş bir uluslararası destekle girdi. 2003 Mart’ında Irak’ı işgal ederken bu defa aynı desteği bulamadı. Ama BM, AB, Rusya gibi faktörleri dikkate almadan bölgede kalıcı bir şekilde yerleşmeye devam etti.

İran’ın, İsrail’e komşu ülkelerdeki özellikle Şii ve diğer Müslüman unsurlar üzerinde etkisi ve nükleer enerjiye sahip olma konusunda istekli olması, ABD’yi ve stratejik müttefiki İsrail’i rahatsız etmektedir. Bu rahatsızlık ABD’yi, İran üzerinde baskı kurmaya ve ekonomik ambargo uygulamaya sevk etmiştir. İran’ın sahip olduğu ve olacağı nükleer potansiyeli silâh olarak kullanmayacağı konusunda verdiği güvence ABD tarafından inandırıcı bulunmamaktadır. Amerika’nın İran’a ekonomik ambargo uygulama talebine Avrupa ülkelerinden olumlu cevap gelmiş, Japonya ise İran’la ticaretinde henüz bir kısıtlamaya gitmemiştir. Bununla birlikte, ABD, İran'ı küresel mali çevrelerde tecrit etmek için olağanüstü çaba sarf etmektedir. Amerikan Maliye Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Müsteşarı Stuart Levey’in çabalarıyla. Almanya'nın iki büyük bankası olan Deutsche Bank AG ile Commerzbank AG'nin, dünyanın en büyük bankası sayılan İsviçre merkezli UBS ve üç büyük Japon bankasının, İranlı şirketlerle ilişkilerini büyük ölçüde askıya aldıkları söyleniyor[7].

Şanghay İşbirliği Örgütünün (ŞİÖ) iki hâkim unsurundan Rusya, İran’ı destekleyen tutumunu sürdürmektedir. 16 Ekim’de Tahran’da yapılan “Hazar’da Kıyısı Olan Ülkeler Doruğunda” İran’a destek mesajları verildi, sonuç bildirgesinde Hazar’a sınırı olmayan ülkeleri bölgede etkisiz kılmaya yönelik kararlar çıktı.[8] Yani İran, ABD’ye karşı başta Rusya olmak üzere bölge ülkelerinin desteğini aldı. ŞİÖ’ nün diğer önemli unsuru Çin de İran’la siyasi ve ekonomik ilişkilerini sürdürmektedir. Rusya ve Çin, İran’ın BM’de güvendiği iki güç konumundadır.

16 Ekim Tahran zirvesinden İran’a destek, Amerika’ya “rest” çıktı. Ama Hazar’daki hukuki meseleler 2002 Aşkabat zirvesindeki gibi çözümsüz kaldı. Bu çözümsüzlükten, yani bölgedeki istikrarsızlıktan ve bölge kaynaklarının Akdeniz’e çıkmamasından en fazla Rusya’nın yararlanacağı açıktır. Çünkü Avrupa’nın şu anda doğal gaz ihtiyacını karşılayan en güvenli kaynak Rusya’dır[9].

Türkiye, İran’la doğal gaz konusunda Temmuz 2007’de bir ön mutabakat imzalamıştır. Amerika buna karşı rahatsızlığını ABD’nin Ankara büyükelçisi Ross Wilson’un ağzından “Ön mutabakat belgesi, Türkiye ve ABD’nin on yıldan beri üzerinde çalışmakta olduğu Hazar Havzası doğalgaz kaynaklarının geliştirilmesi ve boru hatlarıyla bu kaynakların Türkiye ve uluslararası pazarlara taşınması çalışmalarını ciddi biçimde sekteye uğratabilir” sözleriyle dile getirmiştir.[10]

Öte yandan Şahdeniz doğalgazını Azerbaycan’dan Avrupa’ya taşıyacak olan Türkiye-Yunanistan hattının 18 Kasım 2007’de açılmış olması, Hazar havzası kaynaklarını Avrupa ve Akdeniz’e Türkiye üzerinden taşıma projelerinin öyle kolay engellenemeyeceğini göstermektedir.


Türk Yurdu Aralık 2007
Türk Yurdu Aralık 2007
Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele