ASIL TUZAK

Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

 

         “Aman sınır ötesi harekât yapmayalım, PKK’nın tuzağına düşeriz.”
          “Aman DTP’yi sıkı
ştırmayın; demokrasinin gereği olarak varlığına tahammül gösterin, siyasetinin önünü açın, aksi takdirde radikalleştiririz; PKK’nın kucağına iteriz.”
          “Oldu mu
şimdi? Kapatma davası hiç de demokrasi ile bağdaşmıyor. Kapatılırsa PKK’nın istediği olur; bu bir tuzak!”
          Bu ve benzeri ifadeler çe
şitli siyaset adamı, gazeteci ve aydın tarafından son birkaç gündür yoğun bir şekilde topluma dayatılıyor. Toplum bu propagandalarla yine psikolojik bir taarruza maruz bırakıldı, bırakılıyor.
         
Şimdi biraz akıl yürütelim: Eğer bu görüşler doğruysa, o halde Türk Devletinin ve rejimin hiç şansı kalmamış demektir. Yani koca Türk Devleti PKK’nın stratejisine mağlûp olmuş demektir. Çünkü eğer bu görüşler doğru ise tam da “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumu doğmaktadır ki, bu bir acze düşşlük halini anlatır.
          DTP’nin kapatılma davası üzerine yine yo
ğun bir kampanya sahneye konuyor. Adamlar bizi kapatın diye değil, “Kürt Devleti Denklemi”nin temel parametrelerinden birisi biziz; bizsiz bir çözümün şansı yok. Ya oturur bizimle anlaşırsınız, ya da hem TBMM’de hem de dağlarda terörü yayarız” demek istiyorlar; bunun için her vesile ile güç gösterisinde bulunuyorlar.
          Aynı okumayı son bir ayda çok sayıda terörist guruplarıyla yaptıkları baskınlarda yapmak mümkün: Öyle birilerinin dedi
ği gibi terörü tırmandırarak Türkiye’nin Kuzey Irak bataklığına çekilmesi falan gibi bir amaçları yok: “Buraları bizden sorulur demek istiyorlar”. Ancak başta bizim medya olmak üzere hemen herkes bu numarayı yutuyor.
          Hadi aydınlar, gazeteciler, kerametleri kendilerinden menkul “stratejistler”, “terör uzmanları” ve bazı görevli kalemler bunları yapıyor da Ba
şbakan, siyasi bir taktik gereği dahi olsa bu hatalara nasıl düşüyor?
          Ba
şbakan henüz kapatılma davası açılmadan MHP’nin, DTP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının TBMM marifetiyle kaldırılmasına dair talebi üzerine; “seçimle gelmiş olan milletvekillerini parlamento dışında tutmak doğru olmaz. Arkalarında on binlerce yüz binlerce oyla ifade edilecek bir halk iradesi var, bırakalım da dağa mı çıksınlar?” tarzında bir yaklaşımı oldu. Kapatılma davası açılması üzerine gazetecilerin bu konuya dair soruları üzerine “ben hassasiyetimi daha önce açıklamıştım” diyerek önceki pozisyonunu koruduğunu da belirtmiş oldu. Bu ifadelerden “ne yaparlarsa yapsınlar, ne derlerse desinler, ne kadar bölücü tavırlar içinde bulunurlarsa bulunsunlar bu adamlara tahammül gösterelim, yeter ki siyasetin içinde kalsınlar, dağa çıkmasınlar” düşüncesinin başbakan tarafından da benimsendiği gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Öte yandan Başbakan’ın bu beyanlarını yaklaşık bir yıl sonra gündemimize girecek olan Mahalli İdareler Seçimleri ile alâkalı okumak ta mümkündür. Yani Başbakan, başta Diyarbakır olmak üzere DTP’nin elinde olan bazı kent belediye başkanlıklarını kazanabilme stratejisinin bir gereği olarak bu söylemlerde bulunuyor olabilir.
          Ba
şbakanı bu açılardan anlamak ve mazur görmek ne kadar mümkün olabilir bilemiyoruz. Ama mesele sadece Başbakan’ın politik taktiklerinden ibaret görünmüyor. Veya başka bir ifade ile Başbakan açısından durum böyle olsa da bu durum riskleri ortadan kaldırmıyor. Nitekim Başbakan’ın gerek partisi içinden gerek dışarıdan danışğı kişilerin görüş ve beyanlarına bakıldığında durumun vahameti ortaya çıkıyor. Örneğin bunlardan Cengiz Çandar 15 Kasım tarihli Referans Gazetesindeki yazısında şöyle diyor:
          “Aralarında tüm belirgin farklara ra
ğmen ‘Kürt Sorunu’nun tarihçesi, Filistin sorunu ile aynı tarihi döneme denk düşüyor. ‘Devletsizlik Olgusu’ her ikisi arasındaki benzerliklerden biri. Aktörleri farklı…”
          Evet, aynen böyle yazıyor Cengiz Çandar. Ayrıca Çandar tarafından tarih çarpıtılıyor, yanlış benzerlikler kuruluyor, fahiş hatalar yapılıyor. Aslında tüm bu fahiş hataları yapmak için cehalet değil bilgi gerekiyor. Yani yapılan fahiş hata, bilgi eksikliği ya da cehaletten kaynaklanmıyor; aksine sağlam bir bilgiye dayanıyor. Çandar bilinçaltımıza ustaca bir düşünceyi zerk etmeye çalışıyor, o da şu: “Kürtlerin talebi de tıpkı Filistinlilerin talebi gibi haklı ve meşru. Dolayısıyla sorunun çözümü de Kürtlerin “Devletsizlik Olgusu”nun giderilmesinde yatıyor.”
          Aslında Cengiz Çandar bu çabalarında yalnız değil. İki arkadaşı daha var: Fehmi Koru ve İlnur Çevik.
          Bu üçlünün Birinci Körfez Harekâtı’ndan bu yana Özal’ın (ve tabii ki ABD’nin) görü
şlerinin medyadaki uzantıları olarak başlayan oyunculukları, İkinci Körfez Harekâtı’ndan sonra iyice belirginleşti ve pekişti. Farklı medya guruplarında yer alsalar da yaptıkları iş aynı idi. Hitap ettikleri toplum kesimlerinin zihinlerini inceden inceye dönüştürmekti. Nitekim hatırlanacaktır; sınır ötesi harekâtın tartışıldığı günlerde bu üçlüyü bir telaş almıştı. Yine hatırlanacağı üzere 8 erin “geri alınması”nda Cumhurbaşkanımızın hususi talimatları ile eski gazeteci, şimdilerde ise Kuzey Irak bölgesinin en büyük yatırımcısı; Barzani’nin en yakın dostu (ve bazı rivayetlere göre danışmanı) İlnur Çevik’in, işin kotarılmasında en önemli rolü oynadığı yazıldı söylendi. Yine Cumhurbaşkanımıza göre işler iyi gidiyordu ama nereden ve nasıl olduysa olmuş, resim karelerinin içine birden bire üç DTP’li milletvekili girivermişti. Cumhurbaşkanımızın bu işe çok kızdığı basına düşen beyanlardan anlaşılmıştı ama olan da olmuştu.
          Allah’a
şükür! Demek ki bu üçlü sayesinde belki de Türkiye, girdiğinde içinden çıkamayacağı bazı badireleri kazasız belasız atlatıyor da bizler bu üçlünün ve bunlar gibi çalışanların memlekete hizmetlerini nice sonra anlıyoruz. Bu gün de yine yüksek stratejik akla sahip bu cevherlerimizin dediği gibi; DTP’nin kapatılması davası da bu anlamda bir tuzak. Dolayısıyla bu tuzağa düşmemek; DTP ne yaparsa yapsın demokratik bir olgunlukla yüzümüzü silmeye; evet sadece yüzümüzü silmeye devam etmeliyiz. Bu cevherlerimiz doğru tavrın bu olduğunu söylediklerine göre bunun bir hikmeti olmalı.
          Evet! Bunun bir hikmeti var: o da
şu:
          Asıl tuzak ne biliyor musunuz? Asıl tuzak bu adamların dediklerini yapmak. Asıl tuzak bu. Ve bu tuza
ğı kuranların üniformalarının farklılığı, Türk milletinin lehine asla stratejik bir farklılığa tekabül etmiyor. Sadece “mamul farklılaştırılması” yapılıyor.

 


Türk Yurdu Aralık 2007
Türk Yurdu Aralık 2007
Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele