ORYANTALİZME BAKIŞI ORYANTE ETMEK

Kasım 2007 - Yıl 96 - Sayı 243

 

Bu makalenin esas amacı ne oryantalizmi anlatmaktır ne de bazı düşüncelere cevap vermek. Türk aydınına has görülen bir inhirafa karşı itidal çağrısıdır en fazla. Tarihe not düşmek ve olana dair bir şeyleri yazıya geçirip geleceğe intikal ettirmek. Oryantalizm kavramı, Mevlâna’nın fil hikâyesindeki[1] ironik hâl ile E.H. Carr’ın, “Tablomuz rastlantıyla olmaktan çok, bilerek ya da bilmeyerek belirli bir dünya görüşüne sahip ve bu görüşünü destekleyen olguların saklanılmaya değer olduğu düşüncesindeki kişilerce bizim için önceden seçilmiş ve belirlenmiştir”[2] tespitine uyan bir muhteva taşımaktadır. Erol Güngör’ün “Tarih şuuru, tarihin akışı hakkında belli bir görüş sahibi olmak demektir. İnsan tarih olaylarını manalı bir bütün içindeki parçalar hâlinde gördüğü anda “tarih şuuru” kazanmış olur” şeklindeki yaklaşımı oryantalizme bakışta ihmal edilmemesi gereken bir tespittir. Zira bir şahıs, dönem, konu veya medeniyet hakkında oluşturulacak/kurgulanacak seçki ve hedeflenen şuur oryantalizm veya şarkiyatın tanım, tespit ve hedefleri bakımından önem taşımaktadır. Bu ister tarih ister diğer alanlar olsun bu yaklaşımdan ayrı düşünülemez. Oryantalizme dair verilen her tanım bu kavrama bakan kişinin ya da file dokunanların farklı bakışı gibidir. Aydınlanan bir dünyanın karabasanıdır oryantalizm. Ve küreselleşen bilgi, oluşturacağı tarih şuurunda aydınlığını meşrulaştırmak adına bu karabasana dair bütün lambaları söndürmek ve seçtiği kavramlar ve manzaralarla bir oryantalizm şuuru oluşturmak gayesindedir. Ama bütün bu bakışlar tutarlı, uygun ve kapsamlı olma rasyonelliğinden uzak kalmaktadır. Oryantalizme dair bilgimiz, seçilmiş ve belirlenmiş şablonlara sıkışıp kalmaktadır. Oryantalizmin ontolojisini oluşturduğunu düşündüğümüz unsurlar içinde coğrafya, insan ve tarih şekillenmiştir. Bir şeyi tarif etmek o şeye dair temellendirme ve bakış açılarını da üç aşağı beş yukarı belirlemek demektir. Oryantalizm, naif bir bakışla doğuyu anlamak isteyen âlim meşrep adamların çelebice ve adanmışça gayretleri ve biz doğuluların tarihi ve kültürüne yaptıkları yadsınamaz katkı dolayısıyla medyun-ı şükran olacağımız hatta alkışlayacağımız bir alan olarak takdim edilebileceği gibi emperyalizmin keşif kolu olarak; bir tanıma, etkisizleştirme, hükümsüzleştirme ve nihayet sömürme veya yok etme aracı olarak da zemmedilmesi mümkün olan bir alandır. Aslında bu oryantalizm “fil”ine hangi açıdan ve alandan baktığımızla yakından alakalıdır. Eğer oryantalizmi tek bir ihtisas alanı ve onun ender müspet numunelerinin içine hapsedersek onu bir tasnif ve çalışma alanı görme yanılgısına kapılmak her zaman mümkündür ve bu yadsınamaz. Ancak oryantalizm olgusunu kendince yeniden tanımlamaya girişirken diğer bakış açılarını küçümseyici ve yok sayıcı bir üslup her zaman tenkide bir kapı açar. Mesela oryantalizm dediğimiz geniş alanı sadece “Türkoloji”den ibaret sayarak ve numune Türkologların klasikleşmiş eserlerini esas alarak bir oryantalizm tanımlaması ve değerlendirmesi yaparsak en hafif ifadeyle bu, olayı iyi anlamamışlık ve kafa karışıklığıyla izah edilebilir. Zira oryantalizmin ne tek bir tarihi vardır ne de tek bir amacı. Hattı zatında oryantalist terimi 1973 yılında Paris’te yapılan 29. Uluslar arası Oryantalistler Kongresinde resmen kaldırılmıştır.[3]

Oryantalizmi ele alan değerlendirmeler tarihi olarak üç aşamasından bahsederler ki bu herkesçe de bilinen bir mütearifedir. İlk aşamada amaç, İslâm'ın ortaya çıkışı akabindeki parlayışı ile başlayarak 17–18. yüzyıla kadar olan sürede Batılı araştırmaların İslâm'ın hızla yayılışını engellemek için Hıristiyanlar etrafında koruyucu bir duvar oluşturmaktı. Burada İslam’ın ötesinde “Doğu” olarak ötekileştirilen her yer bu engelleme devresini sınırları içine girmiştir. Bu ilk dönemi bir siper alış ve direnme devresi olarak değerlendirmek mümkündür. Sonraki dönem ise 17–18. yüzyıldan itibaren sömürgecilik ve yayılma bağlamındaki gelişmeye paralel ortaya çıkan oryantalizmdir. Bu ikinci aşama adeta savunmadan ileri çıkış devresini temsil eder. Oryantalizmde bu ikinci keskin devreden sonra üçüncü aşama olarak 20. yüzyıldan itibaren mevcut durum ve istikrarı meşrulaştırma devresinden söz edilebilir. Hatta tarihin sonunu ilan eden anlayış da bu yaklaşımın dramatik bir örneği olmuştur. Görüldüğü gibi tek bir devirde yaşanmayan oryantalizm zamana ve zemine göre şekil ve söylem değiştirmiş, amaca göre şekillenmiştir. Yani değerlendirmeler yapılırken hangi devirde hangi oryantalizmden bahsedildiğinin tespiti önemlidir; Meselâ 1683’te oryantalist terimiyle kast edilen “Doğu veya Yunan Kilisesinin bir üyesi” idi. 1838’lerde ise oryantalizm terimi, bütünüyle Doğu’nun –hem Yakın Doğu’nun hem Uzak Doğu’nun- incelenmesi anlamında kullanılmaktaydı.[4] Bunların Batıda yapılan tanımlamalar olduğu düşünülürse değişik zaman ve mekânlarda yapılan bu tariflere dayanılarak pek çok oryantalizm değerlendirilmesi yapılabilir.

Oryantalizmin tek bir devresi olmadığı gibi tek bir amacı da olmamıştır. Oryantalistleri yönlendiren pek çok sebep olmuştur. Bunlardan birisi dinî sebeptir. Ötekileştirilmiş olan İslâm dinine karşı muhtelif tezlerle karşı çıkan pek çok oryantalist herkesçe bilinmektedir. Bu tezlerin en belli başlıcası ise Kuran ve onun tebliğcisi Hz. Peygamberin nübüvveti ve hadislerinde şüphe oluşturarak kafa karıştırmaktır. İslam’ın, Yahudi ve Hristiyan kaynaklarına dayandıklarını ileri sürmek diğer bir oryantalizm tezidir. Yazarının vicdanına havale ettiğimiz niyeti bilinmez ancak yazılan bazı meallere İncil ve Tevrat’tan ayetlerinde yerleştirilmesi bu teze binaen bir karışıklığa ve oryantalist gayelere istemeyerek de olsa bir hizmet olabilir kanısı da burada ifadesi gereken bir husustur. Oryantalizmin diğer bir amacı ise siyasidir. Zamanla ortaya çıkan bu yön hedef görülen kavram veya coğrafyaya yönelik maksatlı çalışmaları kapsar. Sanayi devrimi sonrası mal satmak için tanımak ilkesini benimseyen tüccarlar vasıtasıyla oryantalizme ticari sebep de eklenmiştir. Bunların dışında nihayet oryantalizmi motive eden sebepler arasında ilmi sebep de bulunmaktadır. Gerçeği öğrenmek maksadıyla yapılan ve kendisine medyun olduğumuz bazı araştırmacıların çalışmaları bu alan sınırlarına girmektedir. Görüleceği üzere oryantalizm denilen alanı ortaya çıkaran tek bir sebep bulunmamaktadır. Bu bakımdan üst perdeden yapılacak değerlendirmelerin hangi oryantalizmi içerdiği açıklanmalıdır. Zira bunun açıklanmaması kafa karışıklığına ve içinden çıkılmaz tartışmalara yol açabilecektir. Pek çok değerli çalışmaya imza atmış oryantalistlere ifrat-ı minnetle şükranlar sunulurken Rahip Louis Massignon gibi “Müslümanların her şeyini tahrif ve mahvettik. Dinleri, inançları, ahlakları, dine bakışları ve insani duyguları mahvoldu. Onların manevi değerlerini, Batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık. İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı ve Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi, suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu, tam olarak, hiçbir şeye inanmıyorlar” gibi sözler sarf eden oryantalistleri veya “Önce bizim elimizde bereketli topraklarımız vardı, onların da elinde İncil. Sonra bereketli topraklarımız onların oldu, bizim ise elimizde İncil kaldı” dedirten yaklaşımları da unutmamak icap etmektedir. Zira herkes bir alanın uzmanı değildir, sade insanlar okuduklarını doğrudan ve düz anlarlar. Onlardan bir mütehassıs hassasiyeti ve anlayışı beklemek de haksızlık olur. Eğer kasıt yok ise siz gibi düşünmeyenleri yargılarken kantarın topuzu kaçarsa benzer itaplar söz sahiplerini bulabilir. Bilgi izafidir ve her zaman herkesçe mutlakmış gibi savunulacak doğrular olmamalıdır. Reşit Rahmeti Arat’la aynı alanda çalışan bir oryantalistin olması ve değerli çalışmalar yapması bizi doğrudan indirgemeciliğe götürmez. Fuat Köprülü ile aynı bağlamda çalışan bir Batılı oryantalist nasıl bizim safımızda olmazsa bu bizdekileri de başka saflara geçirmez. Mugalâta ile ucu bağlanan hükümler sahibinin ayağına dolaşır sadece. Bir konuda delil, kendisinin bilinmesinden medlulün var olduğunun bilinmesi gereken nesnedir. Burada delilde olması gereken akli ya da nakli bir medlulü bulunmamaktadır. Nakli olarak ise bu delilin medlulü olacak bir uygulama olmalıdır. Umumi uygulamalardan hususiye getirilecek ya da hususinden umumileştirecek kıyasa imkân veren bir delil olmayan yerlerde itidal en doğru yoldur.

Bilgi hakikati, tarihi süreç içerisinde kendi gerçekliğini bularak gelişmiştir. Her insan, her topluluk, her millet ve her medeniyet bunu kendi bulunduğu coğrafya ve kültür zemininde gerçekliğine kavuşturmuştur. Pinhan olan ve aslında varlık olarak özde bulunan bilgi insan elinde aşikâr olarak gerçekliğine kavuşmuştur. Eski Yunan, Roma, İran gibi millî medeniyetlerle, Hıristiyanlık ve İslâm medeniyeti gibi daha cihanşümul medeniyetler elinde yoğrularak kendi doğrular düzlemini inşa etmiştir. İşte burada gerçekliğinden doğruluğuna doğru o pinhandan aşikâra doğru gidilen sırlı yolda objektif gerçeklikler sübjektif doğrularla kaplanmaya başlamıştır. Algılar, kavramlar, bilimsel kuramlarla nesnel gerçek arasındaki uygunluk doğruları kendi sübjektif dünyasını teşkil etmiştir. Yani ifadelerin nesnelerine uygunluğu yorumlanmıştır. Dünyadaki şeylerin ve olayların mutlak doğruluğundan bahsedilemez. Doğruluk, sadece fikirlerin, hükümlerin, faraziyelerin özelliğidir. Ancak modern zamanlar hakikat ve gerçekliğin üstünü kendi sübjektif doğrularına kurban ederek ideolojik kalıpları hakikat kisvesi altında dayatmıştır. Ancak gerekçeler bakımından sorgulandığında bilgi her zaman sağlam dayanaklara istinat edememektedir. Bu temellendirmenin kaynakları ve pinhanı aşikâr eylemedeki usulleri, doğrunun esas aldığı hakikate ulaşmada her zaman isabet edememektedir. Belki de tek bir akıl yürütme usulü bütünü kavramaya yetmemektedir.  Ya da müspet ilimlere uygun olan doğrulama yöntemini, beşeri bilimlerde daha çok kullanılan temellendirmenin yerine ikame etmeye kalkışınca kavramlar ve akıllar karışmakta pinhansa o sırlı tahtından gülerek olanları izlemektedir. Ortaçağların bilgisi de bu cümleden olarak gerçekliklerin tüm diğer tarihlere yamanmaya çalışılması garabetini yaşamaktadır. Hâlbuki zıddı söylenemeyecek hiçbir şey yoktur. Her bilgi kendi izafiliğini taşır.

Oryantalizm kavramının ve metodunun önemli bir meselesi “ötekileştirme” üslubudur. Oryantalizm tek bir coğrafyayı ve kültür/medeniyet dairesini kapsamadığı ve muhtelif milletlerin birbiriyle temastaki ilişkilerini de içerdiği için geçmiş yeniden inşa edilirken her zaman başka bakış açıları ve yaklaşımlar kavramın içeriğine tesir etmiştir. Bu Batının kendi içinde olduğu gibi Doğunun kendi içinde de böyledir. Doğu Batı karşılaşmalarında ise durum iyice karışık bir hâl almaktadır. Bir Hristiyan keşişin Vikingler hakkında yazdıklarını esas alırsak ötekileşen Vikinglerin çok da masum olmayan manzarasını görürüz. Aslında burada irdelenmesi gereken bir konu da “Doğu” kavramıdır. Doğu sandığımız ve kabul edildiği gibi güneşin hareketlerine göre belirlenmiş bir yön müdür? Yoksa ötesinde Batı denilen kavramlaşmış ve medeni bir içeriğe sahip anlayışın ötekisi olan mıdır? Bu itibarla doğu beklide oryantalizmin “öteki” olarak gördüğü her yerdir. Doğu bilimi de bu akış açısından sadece Türkoloji alanına giren naif bir alanı değil küre-i arzın pek çok yerini inceleyen bir alan oluvermek ihtimaliyle yüz yüzedir. Yoksa Doğu, bir aydının dediği gibi Batının bombalarının düştüğü her yer midir? 

Oryantalizmin diğer meseleli yanı ise tekelci yaklaşımlar konusudur. Belli kaynaklardan seçkiler ya da karanlıkta fil tarif etme naifliği ile üretilen bilgileri ve bunlardan çıkarılan yorumları muhtelif sebeplerle mutlakmış gibi düşünen dogmatik akıllar bugünün Oryantalizm kavramını türetmişlerdir. Bilim denen o tarifi meçhul muğlâk söylemi ellerinde tutanlar kendilerinin bilimsel diğerlerinin ise bilim dışı olduğunu savunmaktadırlar. Seçkinci, tepeden bakan komprador bir âlim edasıyla doğru-yanlış temyiz ve tefrik etmeden kendini mutlak sanan bir dogmalar dünyası kurgulanmaktadır. Dolayısıyla tarif ve kavram tekelleşmiş yorumların zincirleri altında inlemektedir. Ama konu ne olursa olsun hakikat-i hal pinhan haliyle onlara, içine yuvarlandıkları girdapta sinsi sinsi gülerek onların yanlışlarıyla yokluğa yuvarlanışlarını seyretmektedir.

Bu mülahazlarla oryantalizm, doğu bilim, istişrak ne dersek diyelim bir küll olarak bakıldığında bir tasnif ve çalışma alanı olmanın ötesinde ya da onunla birlikte daha derin bir sahayı temsil etmektedir. Aslında bizim verdiğimiz addan çok şeyin mahiyetindeki gerçeklik geçerlidir. Bizim kırmızı bir kaleme ben buna yeşil demek istiyorum dememiz onun kırmızı olması gerçeğini değiştirmez. Oryantalizmin genelde hedefi doğu özelde ise doğu içinde İslâm dünyasıdır. Bu bakımdan oryantalizmin siyasi emellerden ari naif âlimlerin bir merak alanı gibi görmek kötü niyet yoksa saf dillik ve bir kafa karışıklığıdır. Oryantalist metod önce tanıyarak ve kavramlardan başlayarak içine duhul ettiği bir dünyayı tahrif ve mahvetme hareketidir ön yargısı tarihi tecrübenin çok da itiraz etmeyeceği bir kabul gibi görünmektedir. Öncelikle kafa karıştıran, çifte standartlarla oyalayan ve nihayet bu kargaşa içinde münakaşalı hale getirdiği kavram ve düşünce dünyasından çıkan çözülmez sorular ve sorunlar yumağında bıraktığı bir şahsı veya medeniyeti dışarıdan hamleler ya da iç fetihlerle bir süre sonra kendisine benzetmeye çalışarak asıldan taklide bir dönüşüm yaşatmaktadır. Aslında bu dönüşün sanılan bir hükümsüzleşme ve hiçbirşeyleşme sürecidir. Adeta meşhur mankurt örneğini dramatik bir tecellisidir bu. İnançlar, ahlak, telakkiler ve duygular bu süreçte dayanılmaz bir yıpranma ve yabancılaşma süreci içine sokularak inançsız ve ortada kullanılmaya açık bir yapı oluşturulmaktadır. Geçmişi yeniden keşfetme duygusu ve ideali ise gericilik gibi yaftalarla ötekileştirilmektedir. Naif bir tasnif ve çalışma alanını böyle kurgulamakta mümkün. Elbette tarihimiz ve kültürümüze yadsınmaz katkılar yapan ehl-i insaf vardır ve bunların eserleri zaten herkesçe bilinir ve kimse bunların eserlerini oryantalist canım ne olacak mülahazasıyla bir kenara da itmez. Amma illa da her şeyiyle iyi diyeceğiz demek ham halatlıktır, bizi bize tanıtan? bu insanlara vefasızlıktır gibi ifrat-ı muhabbette de hacet yoktur. Hele “acınak hal, haksız taarruz, ciddiye alınmayacak taraf, dar ufuk ya da kısır zihin yapısı” gibi ithamlar veya komprador/tepeden bakan dogmatik tavırlar iyi niyetli olan tenkidleri de diğer avami fikir serd etmeleriyle aynı sınıfta değerlendirmek haksız ve genellemeci bir kolaycılıktır. İşlerini iyi yapmak dışında bir dertleri olup olmadığı konusu ise zamanın ve mekânın gülden terazilerine bırakılması gereken bir husustur. File dokunduğumuz zemin, taraf ve niyet önemlidir. Sizce Fil nasıl bir hayvan?


         

 

[1] “Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip hâlka göstermek istediler. İlk defa fil görecek olan insanlar hayvanı görmek için o kapkaranlık yere toplandılar. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar. Birisi eline hortumu geçirdi, “Fil bir boruya benzer” dedi. Başka birinin eline kulağı geçti,“Fil bir yelpazeye benziyor“, dedi. Bir başkasının eline ayağı geçmişti, dedi ki:“Fil bir direğe benzer.“ Bir başkası da sırtını ellemişti,“Fil bir taht gibidir“, dedi. Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden, birbirine aykırı oldu uzun süre tartıştılar.“, Mevlâna’dan Altın Öğütler, (Haz. Hakan Büyükdere-Ali Dündar), İstanbul, 2005, s. 48.

[2] E.H. Carr, Tarih Nedir, İstanbul, 1987, s.20.

[3] Yücel Bulut, Oryantalizmin Eleştirel Tarihi, İstanbul, 2002, s.13.

[4] Bulut, a.g.e., s.15-16.


Türk Yurdu Kasım 2007
Türk Yurdu Kasım 2007
Kasım 2007 - Yıl 96 - Sayı 243

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele