KENDİ KENDİNİ SÖMÜRGELEŞTİREN BİR ORTAMDA TÜRK OLMAK

Kasım 2007 - Yıl 96 - Sayı 243

 

İnsanlar, canlı birer varlık, belli bir toplumun bir üyesi ve özgün bir birey olarak yaşadıkları hayatın tavır ve davranışlarını genel olarak üç kaynaktan kazanırlar. Bunlardan birincisi, her bir insanın canlı bir varlık olması nedeniyle kendine yüklenmiş olan temel içgüdüler ve fizyolojik özelliklerdir. Meselâ, yemek-içmek, nefes alıp vermek, haz almak, acıdan kaçınmak, cinsiyet ve üreme işlevleri gibi, çoğunlukla varlığın devamlılığını ve esenliğini sağlayan biyolojik donanımlardır. Bu davranışlar, insanların herhangi bir dahli olmaksızın, insan aklından bağımsız olarak var olan hayatta kalmayı ve yaşamayı garanti altına alıcı doğal hareketlerdir. İnsanların, bu biyolojik temelli davranışlarının çıkış merkezi, kişilerin birer canlı olarak fiziki yapılarıdır. İnsanların biyolojik ve fiziki davranışlarını besleyen temel girdiler de, doğrudan beslenme ve varlığını devam ettirme imkânlarını idare eden ekonomik kaynaklar ile bütün bunlara yakın olmayı sağlayıcı yönüyle sosyal kaynaklardır (statü, şöhret, mevki, makam v.b.g.). Bu bağlamda, insanların çoğunda varlığı bilinen çıkarcılık, bencillik, bedeni haz ve şehvet, güç ve iktidar hırsı, mal ve mülk düşkünlüğü, mevki ve makam tutkusu, ilerleme ve yükselme hevesi çok kısa sürelerde olsa bile şöhret olma arzusu gibi temel davranış özellikleri, insanların doğasında var olan bu tür biyolojik ve bedensel süreçlerin farklı şekillerde dışa vurumudur. Aslına bakılacak olursa, bütün bu davranış tarzlarının varlığından dolayı insanlar sorumlu değillerdir. Çünkü, bu davranışların insan bilincine ulaşması ve orada bir eyleme dönüşmesinin asli kaynağı insan bedenidir. Ancak, her sosyo - kültürel sistem, hayatı devam ettirmenin temel içgüdüleri ve sürükleyici enerji kaynakları sayılan bu arzu ve tutkuları, başka canlı ve insanlara zarar vermeyecek şekilde belirli denge ve ölçü içersinde karşılama yönünde sınırlamalar ve düzenlemeler yapa gelmişlerdir.

                Her insan için ayrı bir dünya olsaydı, biyolojik temelli davranış özelliklerinin karşılanması sırasında herhangi bir sınırlamaya gerek kalmazdı. Yaşayabilmek için başka insanlarla birlikte aynı kaynakları ve mekânı kullanmak zorunluluğu, bir yandan insandaki tutku ve arzuları kışkırtırken, diğer yandan “öteki insanların” hak ve özgürlükleri meselesini ortaya çıkarıyor. Bu noktada, insanların toplu yaşama zorunlulukları nedeniyle davranış ve hareketlerini yönlendiren ikinci kaynak, insanların içerisinde doğup büyümüş oldukları sosyal çevrenin onlara, resmi ya da gayri resmi sosyalleştirme süreçleriyle öğrettiği, ortak hayata dair davranış kalıplarıdır. İnsanların, toplumun bir üyesi olarak toplumun içerisinde yaşayabilmelerinin bir bedeli olarak yine toplum tarafından kabul edilmiş, ya da tasarlanmış olan bu sosyal düzenlemeler, her türlü hukuki kurallar, örf ve adetler, inanç ve ahlak nizamı ile çeşitli görenekler gibi sosyal normlardır. Ayrıca, yine insanların toplu yaşamasının sosyal bir zorunluluğu olarak ortaya çıkan sosyal ilişkilere dair (aile, komşuluk, akrabalık, okul, işyeri, hemşehrilik, vatandaşlık v.b.g.) davranış şekilleri ile sosyo - ekonomik iş bölümü ve farklılaşmaya bağlı olarak gerçekleştirilecek olan iş bölümü (farklı meslekleri icra etme) ve tabakalaşma (alt - üst sınıf sıralaması) hakkındaki ilişkiler ile ilgili hareket tarzları da, en önemli sosyo– kültürel davranış düzenlemeleri arasındadır. Bu ve benzeri davranış düzenlemeleri, toplu yaşamayı mümkün kılmaya odaklanan, “neyin yapılması” gerekirken, “neyin yapılmaması” gerektiği hakkında, her bir bireye normatif sorumluluklar yükleyen kurallaradır. Bütün bunlar çoğunlukla toplumların tarihsel bir temele dayalı evren tasavvurları ile medeniyet ve kültür kodları tarafından, çeşitli sosyal kurumlar (aile, okul, devlet ve din) aracılığıyla her bir bireye öğretilmeye çalışılır. Bundan başka, her insanın mensubu olduğu toplum içerisinde, davranışların belirlenmesi sırasında, kişilerin beden ve zihin tembelliğinden dolayı “neyin”, “nasıl” yapılacağını kendisinin düşünüp tasarlaması ve karar vermesi yerine, “el âleme” bakarak kendini kitlenin yaygın ve egemen yaşam biçimine kaptırması çok kolayına gelmektedir. İster, sosyal kurumlar tarafından bir medeniyet ve kültür tasavvuru olarak bireylere öğretilen sosyal normlar olsun (meselâ, hırsızlık yapmama, başkalarının malına, canına, ırzına saygılı olmak gibi), isterse kitle kültürünün cezp edici ve ayartıcı etkileriyle oluşan kitleleşmenin dayanılmaz davranış kalıpları olsun (meselâ, bıkmadan usanmadan televizyon seyretmek, sürekli eğlenmeye ve tüketmeye çalışmak gibi), bu tür davranışların gerçek karar vericisi ve irade sahibi, ilgili kişiler değillerdir. Bu kategorideki davranışlar, sosyolojik temelli ya da kitlesel kaynaklı olması hiç fark etmeyecek şekilde, tamamen kişinin kendi iradesinin (yani kendi akıl ve gönül tercihinin) dışında, dış sosyal (aile, okul, devlet ve din gibi) ya da kitlesel (medya, piyasa, caddeler, meydanlar, yığınlar gibi) faktörler tarafından kişilere dayatılmaktadır. Ancak, bunlardan ilk grubu oluşturan sosyal davranışlar, sosyolojik anlamda işlevsel olmakla birlikte, ikinci grup kitle davranışları yığınsaldır. Ama her ikisi de insan iradesinin dışında meydana gelen, böyle olması nedeniyle de kişileri zorlayan ya da sürükleyen dışsal davranış kalıplarıdır. Başka bir deyişle, bu davranışlara insanlar, bir şekilde uymak durumunda kalmaktadır.

İnsanların yaşadıkları hayatta ortaya koydukları davranışların üçüncü kaynağı, kendi ruh ve iradelerinin yönetiminde işleyen, rasyonel düşünme sistemiyle harekete geçen tavırlardır. Daha önceki insan bedeninden ve sosyal yapıdan kaynaklanan dâhili ve harici davranışların sürükleyicilik özelliğine karşılık, bireysel tercih ve kararlara bağlı olarak ortaya çıkan bu hareketlerin öznesi ve karar vericisi, bizzat insanın kendi psiko - zihinsel yapısıdır. Bu anlamda, insan ile davranışları arasındaki özne – fiil ilişkisinde, gerçek anlamda özgünlük ve özgürlük bağlamı bu üçüncü tür davranış alanında kendini göstermektedir. Mesela,“ihtiyacından fazla” parasını, muhtaç olan düşkünlerle paylaşmak; başka insanlara haksızlık yapma fırsatı olsa bile haksızlık yapmamak; mevki ve makamından kişisel kâr elde etmeyerek görev ahlâkına sadık kalmak; ahde vefa göstermek, emanete hıyanet etmemek,“elle gelen düğün bayram” diyerek yağmacılık ve sömürücülük yapmamak; zamanı okuyarak, düşünerek, üreterek, tabiata ve hayata faydalı yeni şeyler katarak yaşamayı seçmek şeklindeki hareketler, bu tür davranış etkinlikleridir. İnsanların toplam davranış repertuarı içersindeki bu fiiller gerçekte insanların başka türlü davranması daha cazip olmasına rağmen bu çekiciliğe ve ayartılmaya aldanmayarak kendi ruhunun derinliklerinde bulunan sezgiye ve rasyonel düşünme tekniğine göre hareket etmesinden ileri gelmektedir. Böyle olması nedeniyle “gerçek özgürlük”, iç ve dış zorlanmalara maruz kalmadan, hatta başka türlü davranmaya imkânı varken bile onları değil de, bunları yapmaktır. Bu anlamda, biyolojik temelli içgüdülerin uzantısı davranışlarda da dış çevrenin şekillendirmesiyle ortaya çıkan davranışlarda da gerçek anlamda “özgürlük” söz konusu değildir. Gerçek özgürlük, dâhili ve harici bağlantı olmaksızın kişilerin kendi ruhsal iradesinin yaptığı tercih, verdiği karar ve gerçekleştirdiği “karakterdir”.

İnsan toplulukları, bireysel ve toplumsal davranışlarını, bu üç davranış kategorisine göre ortaya koyarlar. Her toplumun “kültürü”, bu üç davranış tarzının farklı düzeylerdeki farklı bileşimlerinden meydana gelmektedir. Bu çerçevede, toplumların medeniyet tasavvurları ve temel kültür kodları, her toplum için yaşanılan hayatın hâkim davranış türlerini tayin etmede en etkili faktör olmaktadır. Buna göre, günümüz dünyasında çok yaygın olan, öncülüğünü önceleri Avrupa’nın şimdilerde ABD’nin yaptığı, Batı medeniyetinin maddeci, bencil, pozitivist, evrimci ve gücü kutsayan temel tasavvurları bu üç davranış kategorisinden en fazla birinci grubu yücelten kültür kodları yaratmıştır. Böyle bir medeniyet tasavvuru ve kültür kodu, özü itibarıyla “bu dünyayı” ve “kendi varlığını” esas alması nedeniyle “öteki dünyaya” inanmadığı gibi, kendine göre “öteki olan” her şeyi düşman olarak algılayan bir yaşam biçimi ve kimlik tesis etmiştir. Bu bağlamda Batılı yaşam biçimi,”öteki” olarak algıladığı “tabiatı” da,”insanları” da, sadece kullanılan, sömürülen ve yararlanıldıktan sonra da öylece terk edilecek varlıklar olarak görmektedir. Böyle bir medeniyet tasavvuruna göre oluşan kültür içerisinde, özellikle teknoloji ve sanayileşmenin kutsandığı bir yaşam biçiminin yüceltilmesi ise son derece realist ve rasyonel bir sonuç olarak düşünülmektedir. Batı medeniyet tasavvuru ve kültür sistemi, özellikle yönetici ve egemen bir zümreyi güçlendirirken, toplumun geniş bir kesiminde ise daha çok yaygın bir yığın ve kitle kültürü davranışlarını kışkırtmaktadır. Böyle bir “bu dünya” ve “ben” merkezli medeniyet tasavvurundan, hiç şüphesiz kolay kolay “özgeci” ve “ötekini” dost olarak gören bir davranış kodu ortaya çıkmaz.

Buna karşılık, tarihsel süreç içersinde, önce Göktürk-Uygur evren tasavvuru (paylaşımcı, dağıtımcı ve eşitlikçi yönleriyle) daha sonrada İslam evren tasavvurunun aynı yöndeki ilkeleriyle uyuşmasıyla meydana gelen Türk-İslam medeniyeti, “öteki dünyaya” inanma ve “biz” merkezli bakış açısıyla “tabiatı” ve “öteki olanı” dost olarak görmüştür. Türk-İslam medeniyetinin bu kültür kodları, Türk insanının öteki dünyada hesaba çekileceği inancıyla “biz merkezli” bir hayat inşa etmesine ve onun “özgeci” ve “tabiatçı” bir davranış geleneği oluşturmasına yol açmıştır. Türk-İslam medeniyet tasavvuru ve kültür kodları, yönetici ve aydın sınıfın çabalarıyla Batı medeniyet tasavvuru ve kültür kodları kanalıyla kirletilmeden önce, bireyin sınırsız tutku ve arzularını, tabiat ve diğer canlılar adına, sınırlayan ve böyle olmakla da sosyo-kültürel değerleri merkeze alan bir yaşam biçimi (kültür) yaratmıştır. Türk-İslam medeniyetinin “hesabını vermek” bilincini ve “ben” ile “biz” dengesini merkeze olan bir yaşam biçimi, tarihsel süreç içersinde Türk insanının çoğunlukla “özgeci”  bir kimlik kazanmasına neden olmuştur. Ayrıca, yaşanılan hayat içersinde, bencilliği, çıkarcılığı, kârcılığı, hırsızlığı, sömürmeyi, ezmeyi, kıyıcılığı sınırlayan bir değerler sisteminin oluşması yukarıdaki üçlü davranış tarzları içersinde, üçüncü kategoriyi oluşturan “özgün” ve “özgeci” hareketlerde kendine uygun bir algılama ve davranış düzlemi bulmuştur.

Dünya medeniyet ve kültürler tarihinde 16.yy., çok önemli bir dönüm noktasını teşkil etmektedir. Batı medeniyeti, keşiflerle başlayan klasik sömürgeciliğe daha sonraları teknolojik ve endüstriyel ilerlemenin de katılmasıyla çok büyük güç ve iktidar merkezi haline gelmiştir. Batı medeniyeti, bütün toplumlarda, özellikle yönetici kadroları ve aydın sınıfların üzerinde çok büyük hayranlık duygusu yaratmıştır. Yeniçağ Batı Avrupa medeniyetinin, dünyanın her yerinden ilgiyle izlenmesinin en önemli nedenlerinden birisi, ortaya koyduğu ve ortaya çıkardığı değerlerin, insanların biyolojik ve bedensel taraflarına yönelik haz ve hoşnutluk kazandırmasıdır. Üretilen değerler, öncelikle insanda potansiyel bir temayül olarak varlığını sürdüren güç ve iktidar duygusunu harekete geçirmiştir. Güç ve iktidar duygusu, her insana cazip gelen bir içgüdü olurken, bu duruma en fazla da yönetici ve egemen sınıflar ilgi duymuştur. Ayrıca, Batı medeniyetinin somut olarak insan hayatına kattığı teknolojik ve endüstriyel ürünler, onların hayatında çok önemli kolaylık ve rahatlık yaratmıştır. Diğer yandan, geleneklerin sıkıca kontrol altında tutulduğu biyolojik ve bedensel kökenli bütün arzu ve tutkuları, herhangi bir sınır tanımaksızın açığa çıkmasına imkân vermesi Batı medeniyetinin özellikle maddi refahı yüksek olan sınıfları açısından da taraftarını artırmıştır. (Ayhan BIÇAK, “Modern Devletin Oluşumu ve Sorunları”, Felsefe-Bilim Araştırmaları, sayı:5 sayfa:59-89, Mart 2004 İstanbul). Avrupa kıtasında doğup, II. Cihan savaşından sonra ABD’nin öncülüğünde bütün dünya kültür sistemlerinde etkisini ve gücünü gösteren Batı medeniyetinin yarattığı “ben ve beden” merkezli güç ve iktidar birikimi, ortalama her grup içinde belirli “bireyleri”, ortalama her toplumda belirli “zümreleri”, dünya çapında ise Avrupa ve ABD’yi “odak” haline getirmiş, böyle bir durum ise daha önceki çağlarda hiç yaşanmamış olan adaletsizlik, haksızlık, merhametsizlik, sömürücülük, kıyıcılık ve eşitsizlik olaylarında, çok büyük “ilerlemelerin” meydana gelmesine yol açmıştır. Ayrıca, Batı medeniyetinin etkisi altına giren her toplumsal süreçte, teknolojik ve endüstriyel alanda yeterli bir ilerleme olmasa bile, bu toplumların geleneksel yapıları ve kimliklerinde meydana gelen kırılmalar nedeniyle bedensel haz arayışlarında (meselâ, insan bedeninin güçlü bir şehvetle dışa vurumunun artışı gibi konularda) çok büyük “ilerlemeler” kaydedilmiştir.                   

Batı medeniyetinin, teknoloji ve endüstriyel devrimin öncülüğünde büyük bir güç ve iktidar birikimi karşısında, gerekli hamleyi yapamayan ya da çabaları yetersiz kalan, “biz merkezli” Türk İslam medeniyeti 17. yy.dan sonra giderek içine kapanmaya, önceleri hâkim olduğu diğer toplumlarda, sonraları da kendi bünyesindeki “hâkimiyeti” kaybetmeye başlamıştır. Diğer yandan, Batı medeniyetinin yaratıcısı kültür sistemleri, gücünü ve imkânlarını artırdığı ölçüde, öteki toplumlar üzerinde onları dönüştürme ve kendilerini benzetme yönünde açık ya da örtülü baskılarını da daha fazla artırmaya başlamıştır. Batı medeniyetinin, öteki toplumlar üzerindeki artan tahakküm ve baskılarından en fazla “nasibini” alan toplum ise hiç şüphesiz Türk milleti olmuştur. Çünkü Batı medeniyetinin öncüsü Avrupa toplumlarının başta yönetici ve egemen sınıfları olmak üzere, hemen hemen tamamının “Batı-Doğu ilişkilerinin” temel istikametini, “Türk hâkimiyeti” döneminden kalma kolektif bilinçaltıları yönetmektedir. Batı medeniyet çevrelerinde var olan “Türk İslam medeniyetinin asli öğelerine karşıtlık” olgusunu bizim ülkemizde en fazla içselleştiren sınıf, 18. yy.dan bu yana –birkaç istisna dışında- eğitim ya da diğer yollardan en fazla bu medeniyet ile temas halinde olan Türk yönetici ve aydın sınıfı olmuştur. Bu sınıf içerisinde Türk milletinin “değerlerine” karşı bir takım şüpheler ve hoşnutsuzluklar şeklindeki algılamalara ve bu yöndeki tavırlara çok sık rastlanmaktadır. Hatta Türk yönetici ve aydın sınıfı içerisinde yer alan etkili çevrelerin bir kısmı, kendilerini Batı medeniyetinin güçlü ve egemen çevreleriyle daha fazla özdeşleşmenin en etkili yolunun, adeta Türk milletinin tarihi ve asli değerlerini aşağılamaktan geçtiğine inanmış gibi gözükmektedir. Bu bağlamda, Türk yönetici ve aydın sınıfının, küçük bir grubu dışında Tanzimat’tan bu yana, yapmaya çalıştıkları yeniliklerin çok büyük bir kısmı, biz Türkleri Batılıların görmek istedikleri değerler ve kalıplar içerisine sokma yönündeki dayatmalardan başka bir anlam ifade etmemektedir. Meselâ, istiklal savaşı yapamayan birçok Asya ve Afrika toplumunda, işgalci Batılı güçler tarafından “silah zoruyla” yapılan ülkenin yerli ve milli dilinin dışında yabancı dille eğitim, Türkiye’de ülkenin bürokratik ve siyasi yöneticileri tarafından gönüllü olarak yapılmış ve yaptırılmıştır. Hatta bu konuda yapılan propagandalar ve vaatler doğrultusunda, halkın bir kısmı da bu gönüllü sömürgeciliğe iştirak ettirilmiştir.

İnsan ve toplumların, nasıl bir kişilik ve kimlik altında yaşadıklarının temel belirleyicisi, gerçekte hangi medeniyet tasavvuruna dayalı kültür kodlarına göre hareket ettiği gerçeğine dayanır. Bu durumda, uzun bir süredir Türk yönetici sınıfı, Batı medeniyetinin “ben merkezli”, “çıkarcı”, “evrimci”, “ilerlemeci” ve “pozitivist”, “güç” ve “tutkuyu” kutsayan “hazcı” kültür kodlarının, Türk milletinin genel yaşam biçimi olmasını sağlamak için bu yaşam biçimini resmi bir ideoloji olarak benimsemiş görünmektedir. Türk yönetici zümresi ve aydın sınıfı,  aynı frekanslarda yayın yapan aydın ve medya sınıfının da katkılarıyla bir taraftan resmi eğitim sistemi, diğer taraftan da çeşitli ihtilal ve darbeler aracılığı ile ancak açık sömürge ülkelerinde görülecek şekilde toplumu Batılılaştırma politikaları konusunda büyük çabalar göstermektedirler. Türk milletinin tarihi ve asli medeniyet tasavvurlarına dayalı “biz merkezli”, “özgeci”, “eşitlikçi”, “merhametli”, ve “tabiat ve insanlara saygılı” olma şeklindeki temel kültür kodları epeyce yıpranmış, aşınmış ve örselenmiştir. Sonuçta, Türk milletinin şimdiki zamanlardaki medeniyet tasavvuru nedir? Hangi kültür kodlarıyla hareket edilmektedir? Şeklindeki soruların kaçınılmaz olarak sorgulanması zorunluluğu vardır. Biz Türkler, şu sıralarda kökeninde ve arka planda Batılıların tarihi ve dini tecrübelerine dayalı medeniyet tasavvurlarına dayanan Batı kültür kodlarına göre yaşatılmaya zorlanan, ama resmi olarak yine de kendine Türk denilen bir halkız. Ama gerçekte ise biz Türkler, uzun bir süredir açık ya da örtülü olarak izlenen toplum ve kimlik mühendisliği yöntemleri yoluyla Batı kültürünün beslediği davranış kalıpları ve yaşam biçimi üzerinden yaşaması için zorlanan bir milletiz. Açıkçası başkalarının kültürüyle “Türk olmaya” mecbur bırakılıyoruz; Bu yüzdendir ki biz “Bi-müsemma = isimlendirilen şey mevcut olmayan” toplum durumundayız. Bunun en açık göstergeleri de, ülkemizde çocuklara ve iş yerlerine verilen isimlerdir.

Başkalarının kültür ve yaşama biçimiyle Türk olmak projesi ya da diğer adıyla milletimize uygulanan “modernleşme projesi” iflas etmiştir. Bu durumda, Türkler aslına rücu edip, Batıcı -  kapitalist ideolojiden arındırılmış bilimsel zihniyet ve rasyonel düşünce yöntemiyle kendi tarihi Göktürk – Uygur ve doğuyla batının yegâne giriş kapısı İstanbul’u fethetme gücünü kendine veren İslam evren tasavvuruna dayalı, kültür kodlarını merkeze alan yeni bir hayat biçimi üretmeli ve bu değerler üzerinden yeniden Türk olmanın ufkuna yönelmelidir.

 


Türk Yurdu Kasım 2007
Türk Yurdu Kasım 2007
Kasım 2007 - Yıl 96 - Sayı 243

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele