Devletin Tahakkümünden Firmaların Esaretine; İNSANIN ÖZGÜRLÜK SORUNU

Kasım 2007 - Yıl 96 - Sayı 243

         

        İlk insan Hz. Âdem’den bu yana,  insanın en temel sorununun özgürlük ve dolayısıyla sonsuzluk arayışı olduğu anlaşılmaktadır.  Nitekim Âdem ve eşi özel olarak yaratılmış ve Allah’ın hususi iltifatlarına mazhar olarak cennette iskân edilmişken ve yine Allah’ın kader planındaki programına istinaden kendine bahşedilmiş nispi özgürlük ve bağımsızlık isteğinin sonucu olarak, özgürlük ve sonsuzluk aramış; bunu yaparken de suça yuvarlanmıştır. Bu olayın, Allah’ın imtihan (hikmet) planının bir aracı (fitnesi) olan şeytanın insanı iğvası sonucu gerçekleşmiş olması, neticeyi değiştirmemektedir. Çünkü şeytan insanı aldatırken, yasaklanan eylemi yapması halinde ona sonsuz olacağını fısıldamıştır. Ve şeytan o günden beri insanın kulağına aynı şekilde fısıldamaya devam etmektedir.

        Bu suça yuvarlanışa neden olan insandaki o iç dinamiği, belki de ve aynı zamanda, insanın “tanrılaşma” arzusu olarak da okumak gerekiyor. Çünkü aklını kullanan, maddeyi dönüştüren, eşya yapan tek varlık insandır. Yani Allah’ın yaratma eylemini “taklit” eden yegâne varlık insandır. Bu istidadı, insanı cüretkâr, hamleci ve mütekebbir yapmaktadır. Ve insan aklına çok güvenmektedir. Aklıyla her işin üstesinden geleceğini, kâinattaki her sırrı keşfedebileceğini, hatta ölümsüzlüğü ve sonsuzluğu elde edebileceğini düşünmektedir. Ve yine aklına olan bu güveninden dolayı, aklının ürettiği her “değeri”, her açıklamayı ya da keşfi, hemen her defasında revize etmek zorunda kalmasına rağmen, “ hakikat” olarak kabul etmeye devam etmektedir.

        Ne olursa olsun akıl,  bin kere tekzip olunsa da o müstesna mevkiini asla kaybetmemektedir. Bu gün her zamankinden daha fazla olarak akıl,  modern insanın “put”u haline gelmiş bulunmaktadır. Aslında akıl dün de bu rüçhaniyete sahip olmuştu. Ancak akıl dün, bilimin önünden giden ve esasen temelde “akıl yürütme”ye dayalı bir disiplin olan felsefenin de en önemli aleti iken, bu gün bilimsel bilgi üretimindeki zaferlerine bağlı olarak,  daha da bağımsızlaşmış; kendi başına bir değer haline gelmiş bulunmaktadır. Buna bağlı olarak dün bilimden büyük ölçüde bağımsız ve belki de ona öncülük eden felsefe, bu gün bilimin arkasına takılmış, ikincil bir pozisyona düşmüştür.

        Akıl,  hakikati anlamada ve kavramada hiç şüphesiz müstesna bir alet olsa da; yetmediği için, yetemediği için insan, tarihin hemen her döneminde Vahiy ile uyarılmıştır. Vahiy de aklı kullanmış; aklı olanlara hitap etmiştir. Ama Vahyin kullandığı ya da hitap ettiği akıl, sadece bilimsel bilgiyi arayan, spekülasyon yapan akıl değil, bunlarla beraber ve bunlardan daha çok “hikmet”i arayan akıl olmuştur. Mamafih felsefe ve bilim bu aklı hiç sevmediler, hala da sevmiyorlar.

        Yazımızın başındaki önermeye dönersek; evet ilk insandan bu yana insanın bir özgürlük/ özgürleşme sorunu vardır.  Bununla birlikte felsefenin ve filozofların özgürlüğe dair tüm spekülatif teşebbüs ve açıklamalarına rağmen ölüm gerçeği, insanın özgürlük ve özgürleşme arzusunu hep gemlemiş,  bu gün de gemlemeye devam etmektedir. Belki bundan olsa gerek, bilimsel bilgi faaliyetlerinin en önemli hedefini ölümsüzlük arayışına dair çalışmalar teşkil etmektedir.  Çünkü kendi varoluşunu ve ölümünü kendi iradesine alamayan bir varlığın, özgürlükten bahsetmesi mümkün değildir.  Belki de işte bu nedenden dolayı ilk çağlardan bu yana insanlar, heykeller marifetiyle kendilerini taşa, mermere ve metale yontarak, sınırlı ve sonlu olan maddede, ölümsüzlük ve sonsuzluk aramışlardır. Belki de yine bu nedenden dolayı insanın heykel yapma yeteneğini ve isteğini, sadece estetik bir arayış olarak anlamak, eksik bir anlama olacaktır.

        Batılı adam Hz. Musa’yı da Hz. İsa’yı da, Hz. Meryem’i de taşa yontarak onları adeta putlaştırmıştır. Ve belki de Batılı adamın zihni, maddî âlemden metafizik âleme bir türlü yükselememektedir. Bir başka şekilde belki de Batılı adam zihnini maddi olandan bir türlü kurtaramadığı için “hikmeti” de arayamamaktadır; arasa da bulamamaktadır.  

        Bununla birlikte Batı’lı Adam, “Aydınlanma Düşüncesi”nin ve “Pozitivizm”in sağladığı, özellikle 19. yüzyılın sonlarından bu yana yaşanan bilimsel bilgiye sahip olmanın ve bilgi üretiminin verdiği cesaretle, insanın özgürleşebileceğine, sonsuzlaşabileceğine bir kere daha iman tazeledi. Dün taşa yontularak simgeleştirilen özgürlük ve sonsuzluk arayışı, bu defa bilimsel buluşlara ve fetihlere yüklenmiş, şimdilerde ise özellikle genetik şifrelerin çözülmesi, kimyasal yollarla gen üretimi, klonlama, kök hücre çalışmaları gibi bilimsel sıçramaların verdiği cesaretle, insanı daha da yüreklendirmiş; insanın kendi dışındaki otoritelerin varlığını ve gerekliliğini daha kuvvetli bir şekilde sorgulatır kılmıştır. İnsanlık şimdilerde, “Pozitivizm”in ilk görünür olduğu dönemlerde Auguste Comte’ un heyecanla Pozitivizm’in yeni din olduğunu ilan ettiği, kurgusal “İnsanlık dini”nden daha etkili bir şekilde dinsizlik cereyanı ile karşı karşıyadır. Etrafımızdaki sıradan insanların dışarıdan algılanan dindar görünümleri bizi aldatmasın; bu insanlar, yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan bilgi ve akıl yürütme temelleri üzerinde oluşmuş olan “Paganist bir üst sistemin” ürettiği mal, hizmet ve fikirlerle doldurulmuş piyasanın birer müşterisi olarak, tüketici yönleriyle sistemi her gün tüketerek besleyen birer alıcısı durumundadırlar ve bu durumlarının da farkına varamamaktadırlar.  Çünkü tüketmek,  insana özgü bir eylemdir ve tüketimin dinamiği insanın zorunlu veya uyarılmış ihtiyaçlarıdır, istekleridir, arzularıdır. İnsan tüketir ve tükettikçe mutlu olduğunu zanneder.

        Fiilî durumda tamamen tüketim odaklı bir üretim sistemi yürürlüktedir.  Bu sistem, insanın ihtiyaçları cümlesinden olan her şeyi birer tüketim konusu haline getirmiş; hemen her şeyi birer mal ya da hizmet; yani ürün konumuna sokmuştur. Artık din ve dinî olan dâhil her şey, bir üründür ve tüketilmektedir.

        Bu üretim ( dolayısıyla tüketim) sistemi, her geçen gün, insanın bu zaaflarını kullanarak onun farkına varamayacağı bir incelikle, insanı tüketimin tutsağı haline getirerek özgürleştirmektedir(!) Tüketerek özgürleşeceğine inanan insan, kadim geleneklerin –ki bunların başında dinler gelir- kendisinden istenen kulluk/ ibadet pozisyonunu ya unutmakta; unutmamış olsa bile bizim toplumumuzda da görülmeye başlandığı gibi, içi boşaltılmış, basitleştirilmiş (ancak psikolojik olarak rahatlatıcı) eylemlere ve terapilere dönüştürmekte, bütün bu tahrifata rağmen insan, sahih bir pozisyonda yaşadığını zannetmektedir. Ama tüketim ve tüketim çılgınlığı devam etmektedir.

        Oysa dinler, özellikle İslâm, kulluğu/ibadeti merkeze koymakta; diğer geri kalan her şeyi buna göre anlamlandırmakta ve yerleştirmektedir. Yeni Paganizm bu hiyerarşiyi bozmuştur. Çünkü kulluğa, feragate ve fedakârlığa dayalı bir dinî anlayıştan; tabiatla uyumlu, hikmetle yoğrulmuş bir yaşama telakkisinden, hemen her şeyin birer tüketim konusuna indirgendiği ve çılgınca tüketildiği bir hayat anlayışına intikal ettiğinizde, varlığın ve varoluşunuzun anlamını istemeseniz de kaybetmeye başlamışsınız demektir.

        Tabii ki böyle bir piyasanın varlığı, aynı zamanda felsefî bir açıklamaya ve ikna edici tezlere de muhtaç olacaktır.  Bu ihtiyacı da liberal düşünce sağlamaktadır.  Çünkü liberalizm özgürlük fikrine yaslanarak kendini inşa eder, açıklar ve yaşatır. Bu bağlamda, fikrin kaynağı,  insanın kendisi ve onun özgürlük arayışı olacağı için, bu özgürlüğü varoluşsal anlamda tahdit eden dinin de toplumsal ve siyasal anlamda kural koyucu, tanzim edici, sınırlandırıcı ve disipline edici özelliklerinin törpülenmesi, geri kalan kısmının da liberalizmin sunduğu özgürlük ortamında korunması gerekir. Çünkü liberalizmin kendi iç tutarlılığı bunu icap ettirmektedir.  Bir başka şekilde din, ilahî/varoluşsal bağlamından kopartılarak, sadece liberalizmin sunduğu özgürlük ortamının bir nesnesi haline gelmektedir. Yani dine özgürlük ve hayat hakkı, liberalizm tarafından bahşedilmektedir.  Bu durumda, kutsalların en kutsalı olan din dahi özgürlüğünü liberalizmin kendi iç tutarlılığı gereği ihsanı olan özgürlük fikrine borçlu olduğuna göre, din dışında kalan diğer “kutsal olan” şeylerin ya da kurumların ne önemi olabilir ki? Örneğin devlet; hizmet üreten bir firmadan başka bir anlam taşımaz, taşımamalıdır da.

        Ancak küresel güç olan devletlerde, “görünen güç”ün arkasında asıl güç odakları olan firmalar, dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki bir halkın, kendi özgün hayat anlayışları üzerine oluşmuş olan bir topluluğun, kendi anladığı anlamda yaşama özgürlüğünü; onların “Gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz” taleplerini görmezden gelirler. Hele bir de o halkın ya da ahalinin topraklarında ekonomik değeri yüksek bir takım kaynaklar ya da stratejik ürünler varsa hiç şansları yoktur. Zorla ya da rıza(!) ile küresel liberal sisteme eklemlenerek, onlar da özgürleştirilirler.

        Bizim kadim geleneğimizde devlet anlayışının bir tane düsturu olmuştur; adalet. Devlet düzeneği, kendi bürokratik yapısı içerisinde belki bu günkü kabullerimize asla anlayamayacağımız bir fedakârlık, adanmışlık, feragatle (diyelim ki zulümle) çalışıyordu. Ama imparatorluğun o geniş coğrafyasında yaşanan barış ortamını, insanlık tarihi bir daha göremedi. Bu nedenle imparatorluk coğrafyasında, imparatorluk dağıldığında otuza yakın devlet tarih sahnesine çıktı.  Ve yine şimdi yaşadığımız coğrafyadaki tüm farklılıklarımız, bin yıl önce de var idiler. Aynı durumu Müslümanların hükümran olduğu tüm coğrafyalarda görmek mümkün olmuştur.

        Buna karşılık Batılı adamın elinin ulaştığı her yer,  her zaman uygarlık ve bilim adına tahrip ve talan edilmiştir. Bu süreç bu gün de oldukça zarif(!) bir şekilde devam ediyor. Bizim gibi toplumların zihni genleri bu ahlaksızlığı anlamada, kavramada yetersiz kalıyor. Lakin onların bu başarıları(!) gözümüzü kamaştırıyor, istikametimizi bozuyor, kıblemizi değiştiriyor. Çünkü karşımızda dünyayı değiştiren ve sürükleyen bir güç ve onun dayandığı felsefî ve siyasal sistemler var.  Mademki bu siyasal ve felsefî sistemler güç sağlıyor, o halde bunlar hakikati de temsil ediyor olmalılar(!) Çünkü günün cari anlayışına uygun olarak, sahip olduğunuz değerler sizi güçlü kılmıyorsa, o değerlerin hakikati temsil etmiyor olduğuna dair yeterince şüpheniz var demektir.

        Bu bakış açısı hepimizi kavrıyor: Sokaktaki insanımızdan aydınlarımıza kadar hepimiz hakikati “Güç”te arıyoruz. Bulamayınca da dönüp doğal olarak değerlerimizi sorguluyoruz.  Bu sorgulama sonucunda en masum yargımız;  “kendi değerlerimizin olsa olsa yanlış yorumlanmış olabileceği” şeklinde oluyor. Oysa hakikat ile dünyevî güç arasında her zaman böyle bir ilişki bulunmuyor, bulunması da gerekmiyor.  Nitekim Hz. Peygamber’in karşısında “Güç”ü, Mekke’deki düzen ve onun sahipleri temsil ediyordu. Keza Hz. Musa karşısında Firavun “Güç”ün ta kendisiydi. Üstelik o güç Firavun’a “Sen ilahsın” diye fısıldıyordu. Bu gün de insanın nefsi her zamankinden daha kuvvetli biçimde insana, “Kendinden ve aklından başka hiçbir otorite yok” diye fısıldıyor.

        Şunun farkındayız:  Çoğu zaman yazdıklarımız ve konuştuklarımız bir durum tespitini geçmediği gibi okuyucu üzerinde “Bunlar da sadece ağlıyor” eleştirisini oluşturuyor ve buna da hakları var. Ancak bazı durumlar vardır ki sadece sağlıklı ve sahih bir durum tespiti (veya teşhisi) en doğru tutum haline gelir. Çünkü birilerinin fehmedebildiği kadar “Hakikati”, alıcısı/piyasası olmasa da haykırması gerekmiyor mu?

        “İyyâke na’budu ve İyyâke nestaîn” derken bir mümin, nefsine, aklına ve tüm putlaşan ya da putlaşma potansiyeli taşıyan istidatlarına karşı, Allah’a kulluğunu haykırmış oluyor. Ayrıca ve önemli olarak, hatırlamak gerekir ki “ Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” ilahî düsturunu insanlığa tebliğ eden Hz. Peygamber de ilk fırsatta devlet kurmuştu. Yani Hz. İsa gibi sadece öğretiyi/ruhaniyeti değil; bunlarla birlikte hayatın her alanını kavrıyor, kapsıyor, yaşıyor ve temsil ediyordu. Bir başka şekilde Hz. Peygamber hayatın tam içindeydi; hayatın bizzat kendisiydi.

        İnsanın mutlak özgürlükten bahsetmesi asla mümkün değil. İnsan ya Allah’a kul oluyor ya da nefsine; yani şeytana. İnsan aklını ve imkânlarını, ya Allah’ı (yani hikmeti) aramada, ya da “tanrılaşma”da kullanıyor.


Türk Yurdu Kasım 2007
Türk Yurdu Kasım 2007
Kasım 2007 - Yıl 96 - Sayı 243

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele