DİYALOG MESELESİ

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242

(Dinler arası), (Dindarlar arası), (Dindaşlar arası) Hangisi?

Ayrıca Bir İbret ve İhanet Belgesi

        —Allah katında din, İslam’dır (Âl-i İmran,  Âyet: 19)

        —De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur.(İsrâ, Âyet: 81)

                                                                                                                                                                             

Aslında serlevhayı şereflendiren iki Âyet-i Kerîme her şeyi anlatıyor. Bunların üstüne ahkâm kesecek değilim. En son yazmam gerekenleri en başa kondurduğumun da farkındayım. Ancak yıllardan beri kafamızı karıştırıp beynimizi tırmalayan ve özellikle her yıl Ramazan ayında papazlara, hahamlara verilen “iftar” yemekleriyle ayyuka çıkan şu “dinler arası diyalog” meselesini -farklı yorum ve teklifim de olacağı için- bir de ben yazmak istedim. “Bir de ben” diyorum; çünkü çok yazıldı, çok konuşuldu, Türkiye’de çalınıp Türkiye’de oynandı ama karşı tarafta bir türlü mâ’kes bulmadı (yankılanmadı). O halde kendimizi kandırmanın âlemi yok; ya da bile bile kandırılmaya devam etmeyelim. Çünkü bir “Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz” (Hadis-i Şerif). Yani; iki defa yanılgıya düşmez. Düşüyorsa îmanından, inancından şüphe etmek gerekir. Israrla düşürülmeye çalışılıyorsa, bunu yapanlarda bir art niyet aranmalıdır.

                AB’ye girme sevdası -ya da platonik aşkı- nasıl bir ham hayalse, Hıristiyan ve Yahudilerle “diyalog” meselesi de ondan beter bir aldatmaca, oyalamaca. Biz ipteki cambazı seyredercesine bunlarla oyalanıp taviz üstüne taviz verirken karşı taraf bütün emellerini gerçekleştiriyor. “Dinler arası diyalog” denen şey aşağı yukarı kırk yıldan beri gündemde. Pekî, bu zaman zarfında Hıristiyan Sırpların zulmüne uğrayan Bosna’ya niye sahip çıkılmadı? Sahip çıkılsaydı hiç, Bosna Müftüsü Hüseyin Simayiç, 1998 yılı sonlarında, “Şehitliklerimizin üstüne kilise yapanlar hangi yüzle ve neyin diyalogundan bahsediyorlar?” diye feryat eder miydi? Ermenilerin işgali altındaki Karabağ’a, yıllardan beri aç – susuz, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılan “Karabağ Kaçkınları”na, Yahudi İsrail’in işkencesi altında inleyen Filistinli Müslümanların dertlerine neden çözüm bulunamıyor? Oralarda ezilenler Müslüman, ezenler ise Yahudiler ve Hıristiyanlar. Sırbistan Bosnalı Müslümanlara kendi başına zulüm yapmadı.  Ermenistan ve İsrail de bu işleri kendi başlarına yapmıyorlar; ağababaları var. Kendilerine söz geçirilemiyorsa; güya “diyalog” içinde olunan ağababalarına da mı lâf anlatılamıyor? Bir soru daha: Sözde Ermeni soykırımını, Türkiye’de “Dinler arası diyalog” çığırtkanlığı başlamadan önce tanıyan bir ülke var mıydı, şimdi kaç ülke tanıyor? Yıllardır yaygarası yapılan “Dinler arası diyalog” bu insanî konuları bile çözemiyorsa temelden ayrıştığımız dinî meseleler ne olacak?

                “Dinler arası Diyalog” lâfını ilk olarak ortaya atan Papa 6. Paul işin en başında zaten amacını açıkça ortaya koymuş. Papa’nın 6 Ağustos 1964 tarihinde yayınladığı “Redepmtoris Missio = Kurtarıcı Misyon” isimli genelgesinden bir bölüm: “Dinler arası diyalog, kilisenin bütün insanları kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır… Bu misyon aslında,  Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” (Prof. Dr. Mustafa Erdem, Misyonerlik Faaliyetleri ve Türkiye, 2005, Ankara).

                Günümüzde de durum farksız. 2006 yılı sonlarındaki Türkiye ziyaretinde sempatik tavırlar sergileyerek “ayran gönüllü” insanlarımızın ruhlarını okşamaya çalışsa da son Papa 16. Benedikt’in “Türkler Avrupa Birliğine giremez” görüşünü savunduğu ve bunu din ayrılığına dayandırdığı daha önceki beyanlarıyla ortadadır. Kaldı ki bu zat Türkiye ziyaretinden birkaç ay önce dinimize ve Peygamber Efendimize dil uzattığı için İslâm Dünyası’nın tepkilerini çekmiştir. Bu yüzden dört günlük Türkiye ziyaretinin milletimiz için işkenceye dönüştüğü henüz unutulmadı. Derken, Papa’nın Türkiye ziyareti ile ilgili olarak Bologna Başpiskoposu Kardinal Carlo Caffara, İtalya’nın önde gelen gazetelerinden Corriera della Sera’da 13 Aralık günü yayınlanan değerlendirmesinde lâfını hiç de eveleyip gevelemeden söyledi: “…dinler arası diyalog yalnızca Yahudilikle mümkündür. İslam ile ancak makuliyet ve eğitim düzlemlerinde görüşebiliriz. Batının kimliğini savunmakla yükümlüyüz.”

                Banu Avar’ın TRT’de yayınlanan “Sınırlar Arasında” isimli programı herkesin malûmu.  9 Nisan 2007’de TRT I’de yayınlanan bölümde “Dinler arası diyalog” konusu enine boyuna ele alındı ve Avrupalı muhataplarımızın görüşleri ilk ağızdan aktarıldı. Vatikan’ı ve Papalığı yakından tanıyan İtalyan Yazar Luigi Cascioli’nin sözleri her şeyi özetliyordu: “Vatikan’ın diyalogdan söz etmesi ikiyüzlülüktür.  Kilise tamamen kapalı, İslam ise açıktır. Kilise diyaloga açık değildir.”

Zaten 16. Benedikt de buraya, dinler arası diyalog için değil, kendi dinlerinin mezhebi olup bir türlü yıldızlarının barışmadığı Ortodokslarla diyalog için gelmişti. Biz bu diyalog senaryosunun uygulanabilmesi için mekân hazırlayıp figüranlık yaptık; o kadar. Asıl oyuncu onlardı.

                Biz, “İslam’ın şartı beştir” diyoruz ve birinci şart olarak Kelime-i şahadet’i koyuyoruz. Yani Allah’tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyor, tasdik ediyoruz. “Allah’ın varlığına ve birliğine, kitaplarına, peygamberlerine inanmak”  ise bir Müslüman için imanın şartları arasında yer alıyor. Bazılarının “diyalog” kurmaya çalıştıkları Hıristiyanlık ve Yahudilikle Allah’ın varlığı ve birliği konusunda bile ittifak yok. Dinimiz Allah’a ortak koşmayı en büyük günah sayarken, “Üçleme”, yani; baba, oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan üçlü bir Allah inancı içinde olup Peygamber olarak iman ettiğimiz Hz. İsa’ya ilahlık atfeden Hıristiyanlarla anlaşmamız mümkün mü?

“Şüphesiz Allah Meryem oğlu Mesih’tir diyenler and olsun ki kâfir olmuşlardır. De ki: Allah, Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek dilerse O’na kim karşı koyabilir? Göklerin, yerin ve arasındakilerin hükümranlığı Allah’ındır, dilediğini yaratır; Allah her şeye kadirdir.” (Mâide, ayet: 17). “And olsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir Tanrı yoktur. Eğer söyleyegeldiklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara acı bir azap isabet edecektir.” (Mâide, ayet: 73)

Peki; ya Yahudiler?

“Yahudiler, ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da, ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (Haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” (Tevbe, ayet: 30)

“(Yahudiler)Allah’ı bırakıp bilginlerini (Hahamlarını); (Hıristiyanlar da) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rehber edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek Allah’a kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (Tevbe, ayet: 31)

Yahudiler ve Hıristiyanlar “söyleye geldiklerinden” vazgeçmediklerine göre Kur’an’ın hükmüyle kâfirdirler. Yani; inkârcıdırlar, küfre sapmışlardır. Biz bütün Peygamberlere, onlara Allah tarafından gönderilen vahiylerin/kitapların asıllarına inandığımız halde Hıristiyanlar ve Yahudiler, kendi kitaplarının asıllarında müjdelenmesine ve en son gelen Peygamber olmasına rağmen Hz. Muhammed’i inkâr ediyorlar. Üstelik bu konuda o kadar katılar ki sözünü bile ettirmiyor; davranışlarıyla, konuşmalarıyla yazı ve karikatürleriyle Peygamber Efendimize hakaretler yağdırıyorlar. Hıristiyan ve Yahudi ülkelerin devlet adamlarıyla yetkili din adamları çıkıp bu konuda aydınlatıcı bir konuşma yapmadılar, İslam âleminden özür dilemediler. Peki, biz hangi şartlarda kiminle diyalog yapacağız?

                Kur’an Yüce Allah tarafından gönderilen en son kitap, Hz. Muhammed de en son Peygamber. Bu, tarihen de ilmen de sabit. İnsanlar asırlar boyu bir karar verip çıkmazlardan kurtulamayınca, Yaradan hükmünü verip İslam’da karar kılmıştır: “…Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim…” (Mâide âyet: 3)

                 İslam’dan başka yürürlükte olan Hak din olmadığına ve olamayacağına göre (Çünkü Allah’ın dini birdir ve dinde sonradan gelen önceden geleni nesheder, geçersiz kılar) bâtıl olanın Hak olana vereceği bir şey yoktur. Hak olan da bâtıl olana ihtiyaç duymayacağına göre “Dinler arası diyalog” cümlesi safsatadan ve abesle iştigalden başka bir şey değildir. “Yok, öyle değil de dindarlar arası diyalog kursak.” deniyorsa tartışabiliriz. Nitekim Peygamber Efendimiz zamanında bunun örneklerine rastlıyoruz.

                               Peygamberimiz Döneminden İki Diyalog Örneği

                1) Hicretin sekizinci yılında Arap Yarımadası’nda henüz Müslüman olmayan kabilelerle Peygamber Efendimiz ve onun şairi Hassan bin Sabit arasında geçen diyalogla ilgili satırları, İbnü’l Esir’in Hikmet Neşriyat tarafından yayınlanmakta olan “El Kâmil Fi’t Tarih (İslam Tarihi) adlı eserinin ikinci cildinden aktaralım:

“Bu yılın Rebiyülevvel (18 Haziran - 16 Temmuz 630) ayında Bellîlerin heyeti de geldi. Yine ez-Zârilerin on kişilik heyeti de bu yıl geldi. Temimoğullarının Heyeti, Hâcib b. Zürâre b. Udes ile birlikte Resûlullah (S.A.V.)’ın huzuruna aynı şekilde bu yıl geldiler. Onlar arasında Akra’ b. Habis, ez-Zibrikân b. Bedr, Amr b. el-Ehtem, Kays b. Âsim, el-Hattât, Mu’temir b. Zeyd büyük bir heyet ile birlikte geldiler. Onlarla birlikte Fezare’li Uyeyne b. Hısn da vardı. Mescide girdiklerinde Resûlullah (S.A.V.)’a odalarının arkasından: “Ya Muhammed, yanımıza gel” diye seslendiler. Resûlullah (S.A.V.) bundan rahatsız olmakla birlikte onların yanına çıkıp gitti. Bunlar: “Biz yanına geldik. Seninle karşılıklı olarak mufaharede bulunalım (Öğünülecek şeyleri sayıp dökelim). Bunun için şairimize izin ver.” dediler. Hz. Peygamber (S.A.V.) onlara izin verdi...  ez-Zibrikan b. Bedr ayağa kalkarak şu beyitleri okudu”:

«Bizler öyle kimseleriz ki dengimiz bir kabile yok.

 Krallar bizdendir! Mabetler bizdedir.

 Nice kabileleri talanda tümden yok ettik,

 Arapların faziletlerine uyulur

 Kıtlıkta yemek yediririz bizler

 Yağmur yağmayıp fakirlik olunca

 Gördüğün gibi halkın ileri gelenleri bize gelir

 Her taraftan alelacele; biz de ikram ederiz.

 Hiç özürsüz genç develer keserek

 Misafirleri yedirip doyururuz

 Hangi kabileyle övünüşmeye kalkarsak

 Hepsi peşimizden gelir ve bize boyun eyerler…”

 

Hassan b. Sabit bu şiire şöyle karşılık verir:

       “Bedr ve kardeşlerinin ileri gelenleri

Uyulacak bir yol açıkladılar

Öyle ki bizler savaşınca düşmanlarımıza zarar,

Taraftarlarımıza da isteyince fayda veririz

İçten içe Allah’tan korkan herkes

Razıdır buna, her bir iyilik yapılır.

Bu onların karakteridir, yeni çıkmadı

Şunu bil ki en kötü şey bid’atlerdir…”

“Hassân şiirini bitirdikten sonra Akra’ b. Habis şunları söyledi: “Bu adam gerçekten muvaffak kılınmış bir kimsedir. Onların hatipleri bizimkinden daha hatib, şairleri de bizim şairlerimizden daha şairdir.” dedi. Daha sonra Müslüman oldular. Resûlullah (S.A.V.) da onlara hediyeler verdi. Yüce Allah: «Muhakkak odaların arka tarafından sana seslenenlerin pek çoğu akıl etmezler.» (Hucurat suresi, 49/4) buyruğunu onlar hakkında inzal buyurmuştur.”

 

2)  “Ebû Hureyre Radıyallahu anh şöyle demiştir:  Biz mescide oturuyorken Resûlullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem çıkageldi ve “Haydi Yahudilere gidelim” buyurdu. Biz de kendisiyle çıktık, Beytü’l-midrâs’a (Yahudilerin Medine’deki eğitim ve adliye merkezi olarak kullandıkları mekan) geldik. Resûlullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem durdu ve onlara; “- Ey Yahudi Topluluğu! İslam olun, kurtulun” diye seslendi. Onlar, “- Sen davetini yaptın ey Ebu’l-Kâsım!”dediler. Resûlullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem onlara, “- Benim isteğim de budur. İslam olun, kurtulun!” buyurdu. Onlar yine, “-Gerçekten sen davetini yaptın ey Ebu’l-Kâsım” dediler. Resûlullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem de onlara aynı sözlerle davetini  üç defa tekrarladı.”  (Ehl-i Kitabın Hz. Peygamber’e İman Sorumluluğu. Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Altınoluk, Mart 2006, sy. 23. Hadis metni: Buhari, Cizye 6, İkrah 2; Müslim, Cihad 61; Ebû Davûd, İmâre 22, 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 451)

İşte böyle…

O zaman Peygamber Efendimiz vardı ve “odaların arkasından” saygısızca seslenip çağırarak karşılıklı öğünmeye (bir nevi diyalog) çağıranlara kendisi davranışlarıyla, şairi de mısralarıyla en güzel cevabı verip onları susturuyordu.  Evet, Peygamber Efendimiz bizzat Yahudilerin ayağına da gitmişti, doğru. Ancak, “Yahudi misyonunun bir parçası” olarak değil, tebliğ için. Yani edilgen değil etken olarak…

Şimdi ise durum çok farklı.  Vatikan’dakiler kasıtlı olarak, alaycı ve küstah tavırlarla bir “diyalog” lâfı üflüyor, sonra monolog yapıyorlar. Yani yalnızca kendileri konuşup râm olmamızı istiyorlar. Türkçemizdeki o güzel deyimle ifade edecek olursak hariçten gazel okuyorlar. Bu taraftan söylenenleri ve söylenecekleri ciddiye aldıkları da, alacakları da yok. Kur’an’ın ifadesiyle onlar “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden geri de dönemezler.” (Bakara, âyet: 18) Biz kapılarına gidip el – etek öpersek elbette bülbül kesilirler. Onlar bülbül kesilince de şüphesiz dilimiz lâl olur, konuşamayız ve “Ne güzel de söylediler” diyerek “Sen bana hayran, ben cama kurban” misali dinleriz de dinleriz. Buna meydan vermemeliyiz. Hak dine mensup olduğumuza göre üstün olan biziz. Onun içindir ki, “Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası” olamayız efendim. (“Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler arası Diyalog için, Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz.” F. Gülen, 9 Şubat 1998, Vatikan.)

 İnisiyatifi onlara bırakıp çizdikleri yoldan gidersek vay halimize vay! Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. İnanıyorsanız üstün olacak olan sizsiniz!”  (Âl-i İmran, âyet: 139). Uhud’da savaşan Müslümanlar için söylenen bu hitap bizim için de geçerli değil mi? Yine Kur’an-ı Kerim’e dönelim:

“Kendi dinlerine uymadıkça Yahudi ve Hıristiyanlar senden hoşnut olmayacaklardır. De ki: ‘Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, and olsun ki Allah’tan sana ne bir dost ve ne de yardımcı olur!” (Bakara, âyet: 120).

Yüce Allah’ın bu hitabı, “Âlemlere rahmet” olarak gönderdiği Peygamber Efendimize ve dolayısıyla da bize. Ona gelen ilim bize de geliyor. Yüce Allah, Resulü’nü Yahudi ve Hıristiyanlar konusunda böylesine açık ve net bir şekilde uyarıyor. Hal böyle iken bize ne oluyor? Daha açık olarak soracak olursak; biz kim oluyoruz ki haddimizi aşıyoruz? Diyalogla İslam’ı kurtarmaya kalkışacağımıza İslam’la kendimizi kurtarsak daha iyi değil mi? Yine Kur’an-ı Kerim’e dönelim. Âl-i İmran Sûresi, 118, 119 ve 120. âyetler:

“Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin; onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer aklediyorsanız, şüphesiz size ayetleri açıkladık.”

“İşte siz, onlar sizi sevmezken onları seven ve kitapların bütününe inanan kimselersiniz. Size rastladıkları zaman, ‘İnandık’ derler; yalnız kaldıklarında da size olan öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: Öfkenizden çatlayın. Allah kalplerde olanı bilir.”

“Size bir iyilik gelse onların zoruna gider. Başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Allah işlediklerinin hepsini bilir.”

 Bırakın geçmişte yaşananları; AB konusunu, Kıbrıs’ı, Irak’la, Kürtlerle, Ermenilerle ilgili meseleleri, terörist başı ve PKK hakkındaki dayatmaları, kısacası hafızalarda henüz tazeliğini koruyan olayları bir de bu ayetlerin ışığı altında değerlendirelim, yeter.

  “İbrahimî Din” Ne Demek?

“Dinler arası diyalog” işiyle uğraşanların öyle bir tevilleri de var ki insanın aklı şaşıyor. “Dinler arası diyalog olmaz” diyenlere karşı “İbrahimî dinler” kavramını ortaya attılar. Bu mantığa göre Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık “İbrahimî din” oluyorlarmış! Din ya da dinler hanedanlık ya da sülale midir ki “Osmanoğulları” ya da “Türk soylu topluluklar” der gibi “İbrahimî dinler” deniyor? Cevabını Kur’an-ı Kerim’den alalım:

“Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz? Oysa Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan (İbrahim’den) sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?” (Âl-i İmran, âyet: 65)

“İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi. O, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi, müşriklerden değildi.” (Âl-i İmran, âyet: 67)

“İnsanların İbrahim’e en yakın olanı ona uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve ona iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur.” (Âl-i İmran, âyet: 68) 

                Peki, bu ayetlerin iniş sebebi ne idi? Peygamber Efendimiz zamanında Medine’deki Yahudilerle Hıristiyanlar Hz. İbrahim’in kendilerinden olduğu konusunda tartışmışlar ve sonunda hakem olarak Hz. Muhammed’e başvurmuşlardı.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Her iki grubun dini de, İbrahim’in dininden uzaktır” buyurdular. Onlar, “Ne senin hükmüne razı olur, ne de dinini kabul ederiz” diyerek çekip gittiler. Bunun üzerine Yüce Allah yukarıya aldığımız ayetleri gönderdi. Buradan da anlaşılıyor ki, “İbrahimî dinler” diye bir kavram yoktur. Hz. İbrahim, “Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman’dır.” Yahudiler ve Hıristiyanlar da kendilerine gönderilen Peygamberler vasıtasıyla gelen kitapların özünden uzaklaşıp sapıtmasalardı şüphesiz bugün “Allah’ı bir tanıyan dosdoğru Müslümanlar” olacaklardı. Ancak sapıtmışlardır ve “Allah’ın saptırdığını kim doğru yola eriştirebilir? Onlar için herhangi bir yardımcı da yoktur.” (Rûm, âyet: 29) O halde Allah’ın hidâyet verdikleri müstesnâ; siz, biz, Rabbin âciz kulları olarak hepimiz diyalogla onları nasıl yola getirebileceğiz? Şeytan ise görevine devam ediyor. Biz dinimizi korusak bile Allah muhafaza, yeni nesil diyalog sarhoşluğuna kapılıp misyonerlerin kucağına düşebilirler. Nitekim “Diyalog” safsatası ayyuka çıktıktan sonra ev kiliseleri çoğaldı, İstanbul’un Taksim’inde, Ankara’nın Kızılay’ında, İzmir’in Konağında misyonerlik yapanlar, İncil dağıtanlar cirit atmaya başladı. Siz havayı yumuşatıp ortamı hazırlarsanız onlar da bunu yaparlar. Diyalog işiyle uğraşanlar bunu görmüyor, duymuyor ve Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle söyleyecek olursak, akletmiyorlar mı acaba? İçine düşülen zor durumdan kurtulmak için mazeret üretmeye gerek yoktur ve tevil yoluna giderek lâfı evirip çevirmek ahlâkî bir davranış değildir. Hz. Ali, Sıffîn Savaşı sırasında iş hakemlere bırakılınca kendisini terk edip giden ve “Haricî” olarak adlandırılan gruba hitap ederken şöyle demişti: “Siz Hak söz söyleyip bâtılı istiyorsunuz!” (İbnü’l Esir, İslam Tarihi).  Diyalog işi de  -görünüşte- bundan farklı bir şey değil. Niçin “görünüşte” ifadesini kullandığım, yazımın sonlarına doğru yer alacak olan “Bir ibret ve ihanet belgesi” okunduktan sonra daha iyi anlaşılacaktır.

Yazımızın başından beri ayetlerle verdiğimiz örnekler öyle “cımbızla çekilip alınmış” değiller. Şimdi bir de “Dinler arası diyalog” peşinde koşanların tezlerine dayanak yaptıkları âyeti ele alalım:

“(Resulüm) de ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım; ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: ‘Şahit olunuz ki biz Müslümanlarız!’ deyiniz.” (Âl-i İmran, âyet: 64)

Görüldüğü gibi Yüce Allah, Kitap ehli ile “Müşterek bir söze gelmek” -ya da diyalog- için iki ön şart koyuyor: “Hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmamak, Allah’ın dışında hiçbir merci, kişi veya gücü Rab olarak kabul etmemek.” (Kur’an Yolu, Diyanet İ. B. yayını C. I, s. 594)

“Ayette hem ulûhiyet birliği hem de rubûbiyyet birliği, yani tanrı ve  rab olarak tek bir varlığa inanıp bağlanmanın kaçınılmazlığı üzerinde durulmaktadır ki bunlardan birincisi Allah’a fizik ötesi âlemle  ilgili yegâne gücün kendisine ait olduğu inancıyla tapmayı, ikincisi de hayata sadece Allah’ın irâdesini hâkim kılmayı, yalnız onun  istediği biçimde kulluk etmeyi ifade eder.”  (A.g.e. s. 595)

Gerek Tevrat ve gerekse İncil’in asıl nüshalarında Allah’ın birliğine işaret edilmektedir. Ancak ne var ki, Kur’an ifadesiyle “sağır, dilsiz ve kör” olan muhataplarımız aynen yukarıya aldığımız ayetlerde belirtilen sapıklık içindedirler. Geçen binlerce yılda gerçekleri göremeyenlere bizim gibi Rabbin aciz kulları ne anlatabilir? İçlerinde fert fert hakikat nurunu görüp Müslüman olanlar elbette var ve bundan sonra da İnşallah daha çok olacak. Ancak “diyalog” için çağrı yapılan Papalar, papazlar, hahamlar gibi işi siyasete döküp kinlerini din haline getiren kişilerin bunu yapmaları mümkün mü?  Efendim, “Onlar da Allah’a inanıyorlar”mış. Bu cümleden olarak: “Kelime-i Tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed Allah’ın Resulüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk bölümünü ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışı ile bakılmalıdır…”  (Fethullah Gülen, Küresel Barışa Doğru (Kozadan Kelebeğe 3) Sy. 131.) gibi görüşler ileri sürülüyor. Bu mantıktan hareket edersek cahiliye dönemi Araplarına da merhamet bakışı ile bakmak gerekmez mi? Çünkü onlar da Allah’a inanıyorlardı. Peygamber Efendimizin babasının adı malûm; Abdullah’tı.  Abdullah, “Allah’ın Kulu” demektir. Cahiliye Arapları putlara tapıyorlardı ama kendilerini ve varlıkları Allah’ın yarattığını biliyorlardı. Kâbe’nin “Allah’ın Evi” olduğunun da farkındaydılar. Farkındaydılar ama ne yazık ki Lât, Uzza, Menat vb. putlarla Allah’a eş koşuyorlardı ve en büyük günahları bu idi. Tıpkı yukarıda örneklerini verdiğimiz Hıristiyan ve Yahudi örneklerinde olduğu gibi. O halde biz, cahiliye Araplarına hangi mesafede isek öteki inkârcılara da aynı mesafede olmalıyız. Üstelik cahiliye dönemi Arapları tebliğden sonra er ya da geç gerçekleri görerek Müslüman oldular. Aynı tebliğden haberleri olduğu halde ötekiler on dört asır şu kadar zamandan beri inkârlarına devam ediyorlar. Durum böyle iken -devletlerarası ilişkiler dışında- onlarla nasıl “diyalog” kuracağız, nasıl “dost” olacağız? Onlara “merhamet nazarı” ile bakmamız, “Allah ıslah etsin” diye dua etmekten öte geçmez. Peygamber Efendimiz de müşrikler için öyle yapmıştır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. Allah, işte onların kalplerine iman yazmış ve katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (Mücâdele, âyet 22).

“Kim Resul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince… Seni onların başına bekçi göndermedik!” (Nisâ, âyet: 80)

“Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki Yahudi veya Hıristiyan da olsa bu ümmetten, beni duyan, sonra da benim (Peygamber olarak) kendisiyle gönderildiğim (din)e inanmadan ölen kimse, mutlaka (temelli) cehennemliklerden olur.” (Ehl-i Kitabın Hz. Peygamber’e İman Sorumluluğu. Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Altınoluk, Mart 2006, sy. 22. Hadis: Müslim, İman 240. Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 317, 350.  vb.)

Yani O, Şu, Bu ya da Biz kim oluyoruz ki Kelime-i Tevhidin yarısını söyleyenlere “merhamet nazarı” ile bakıp cennete koymaya kalkıyoruz. Hüküm Allah’ın değil mi?

 

Hükmü o, bu ya da şu şahıslardan almaya başlarsak artık oyuncak olmuşuzdur. Bu durumda yazımızın baş kısmını şereflendiren Âl-i İmran Sûresi’nin 19. Âyet’ini hutbede, vaazda açıklamamamızı da isteyiverirler… (AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Hans Jörg Kretschmer ve ABD eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’ın bu konudaki talepleri malûm.) Allah korusun; böyle bir yola girilirse sonu gelmez. 4 Halife Dönemi’nin saf, duru İslamlığı’nı siyasallaştıran Emevîler hutbelerle oynamışlar, Cuma Namazı’nın şartlarından biri olan hutbeyi çirkin emellerine alet ederek Peygamber makamından, yıllarca Hz. Ali’ye küfürler savurmuşlardı. Yine bir Emevî Halifesi olan Ömer bin Abdülaziz bu çirkin uygulamaya son vererek hutbede okunan küfürlü cümleler yerine Nahl Suresi’nin 90. Ayeti’ni koyup güzel bir çığır açmıştı. Cenabı Allah bizleri ve yöneticilerimizi kötü çığır açmaktan korusun.  (“İslam’da iyi bir çığır açan kimseye açtığı o çığırın sevabı verileceği gibi o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslam’da kötü bir çığır açarsa o kimseye açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi kendisinden sonra o yoldan gidenlerin de günahı yükletilir. Fakat günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”) (Müslim, Zekat 69)

                                                   Bir İbret ve İhanet Belgesi

Siyasetçilerin geçmişte söylediklerini bir anda unutup “değiştim” demelerine alışmışızdır. Eski Cumhurbaşkanlarımızdan Demirel’in “Dün dündür bugün bugündür” vecizesi bu durumu çok güzel özetlemektedir. Bu anlayışın bir ürünü olsa gerek, “Millî görüş” gömleği giydikleri dönemde Avrupa Birliği, ABD ve İsrail – Yahudi konularında öyle yenilir yutulur şeyler söylemeyen Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanımız Gül zaman içerisinde değişime uğrayarak bir anda AB, ABD ve İsrail – Yahudi dostu kesilivermişlerdi.

İnsan siyasete bulaşıp yabancı güçlerin tezgâhına düşmeye görsün; “cemaat”, “tarikat” kisveleri altında ortaya çıkanlar da tıpkı siyasetçiler gibi peşlerine düşenleri kolayca kandırarak Yüce Allah’ın dinini kirli emellerine ve şahsî menfaatlerine alet edip ne herzeler yiyorlar!

İşte, Türkiye’de “Dinler arası diyalog”un bayraktarlığını ve sözcülüğünü yapan Zaman Gazetesi’nde yaklaşık 5,5 yıl ara ile yayınlanan ve akıl sahibi olanlara “bu ne perhiz bu ne lâhana turşusu?” dedirten ibretlik iki yazıdan alıntılar:

 Önce, 20 Kasım 1992 tarihli Zaman Gazetesi’nin (*) 2. sayfasında Yunus Altınöz imzası ile yayınlanan “ABD’de Yahudi Mafyası: ADL” başlıklı araştırma yazısının TAKDİM bölümüne bir göz atalım:

“Masonlar, ana ilkelerinin kardeşlik, sevgi, dinler arası hoşgörü olduğunu çeşitli vesilelerle kamuoyuna duyursalar da yeraltı dünyasının en pis işlerini yapmaktan çekinmiyorlar. Birçok benzerleri gibi Farmasonluğun bir kolu olan ADL (Anti-Defamation League = Karşı Saldırı Örgütü) de organize bir terör örgütü gibi çalışıyor. Kuruluş maksadı, Anti-Semitikleri (Yahudi Düşmanları) yok etmek olan örgüt; uyuşturucu, cinayet, kaçakçılık gibi karanlık işlerde uzman.

ABD-İsviçre-İsrail üçgeni içinde çalışan örgüt, ABD’de para kazanıyor ve İsrail’e destek oluyor. ABD’de adeta İsrail aleyhine lâf söyletmiyor…”

Aynı araştırmanın metin bölümünden de birkaç paragraf aktaralım:

“…İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün Hıristiyan ve Müslüman bölgesinde geniş arazilerin kanunsuz alım-satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını ortaya koyuyor.

ADL, Amerika içinde FBI kanallı muhtelif operasyonlarla ilişkisini sürdürdü. FBI ise Kongre tarafından suçlandığı zaman suçu daima ADL’nin üzerine attı. ADL’nin bilinen cinayetleri şunlardır: 15 Ağustos 1985’te Kafkasyalı Müslüman lider Tsherim Sobzocov, evinin önünde bombalı saldırı sonucu öldürüldü… Musevi iken Hak din olan İslam’a dönüş yapan Prof. İsmail Raci Farukî ve eşi 1985’in Ramazan’ında sabaha karşı evlerinde bıçaklanarak öldürüldüler… Gandhi ve Palme suikastlarının arkasında da ADL’yi görmekteyiz.

“…İsrail Devleti kurulduğundan beri ADL, İsrail Gizli Servisi MOSSAD ile hususi ilişkilerini daima sürdürmüş, İsrail mafyasıyla da yakın bağlantılar kurmuştur…”

Gelelim 5,5 yıl sonrasına ve 10 Mart 1998 tarihli Zaman Gazetesi’nde, (*) Selçuk Gültaşlı imzasıyla yayınlanan “Diyalog Çabaları Devam Ediyor” başlıklı habere:

“3 gündür Türkiye’de bulunan Yahudi liderler heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fethullah Gülen ile görüştü…  55 Yahudi örgütünü temsilen Türkiye’de bulunan 59 kişilik (AYÖBK) Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı Heyeti, Fethullah Gülen’in Türkiye’deki ve yurt dışındaki çabalarını önümüzdeki yüzyılın “Barış Asrı” olması açısından önemsediklerini ve söz konusu projeye büyük ilgi duyduklarını belirttiler…

Görüşmede; Gülen’in, ABD’nin en etkili Yahudi Lobisi olan ADL’nin (Anti-Defamation League) teklifiyle hazırladığı “Hoşgörü ve Diyalogla ilgili kitap” da gündeme geldi. Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu, bittiğinde insanların hizmetine sunacağını söyledi. Kitap, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanında dağıtılacak…”

Her şey apaçık, açık seçik ortada ve yoruma gerek yok. Ancak insan sormadan da edemiyor:

Peki, kardeşim, daha 1992 yılı sonlarında “…Yeraltı dünyasının en pis işlerini yapmaktan çekinmiyorlar”,Organize bir terör örgütü gibi çalışıyor”,Uyuşturucu, cinayet, kaçakçılık gibi karanlık işlerde uzman”, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu”, “Amerika içinde FBI kanallı muhtelif operasyonlarla ilişkisini sürdürdü”, “İsrail Gizli Servisi MOSSAD ile hususi ilişkilerini daima sürdürmüş, İsrail mafyasıyla da yakın bağlantılar kurmuştur…”deyip “Müslümanlara suikast düzenlediğini” belirttiğiniz -adı üstünde- Karşı Saldırı Örgütü ADL 5,5 yıl sonra yani Hoca efendi’nin,  Vatikan’a giderek 9 Şubat 1998’de Papa’nın huzurunda, “…Dinler arası Diyalog için, Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz” demesinden sonra nasıl oluyor da işbirliği yapılacak (Saygın) bir kuruluş haline geliveriyor?

İşte, aynı kuruluş daha Eylül 2007’de, “Türklerin Ermenilere soykırım yaptıklarını” söyledi ve tepkilere rağmen bunda ısrarcı olacaklarını açıkladı. Kısacası, “dinler arası diyalog” safsatası bir fiyasko daha verdi!

Vah bize vahlar bize, vay bize vaylar bize, Allah’ım acı bize!                                 

                                    Peki, Bizim İçin Gerekli Olan Nedir?

Türkçe’mizde, “Eşeğinin çuluna bakmaz da Hasan Dağı’na oduna gider” diye güzel bir söz var. Bazıları bırakın Hasan Dağı’nı, Alp Dağları’na gitmeye kalkıyorlar. Lütfen böyle fuzulî işleri bırakalım da gerçeklere bakalım. Bu konuda hep birlikte üzerimize düşeni yapmak zorundayız.

Şimdiye kadar yazıp döktüklerimizden “Dinler arası diyalog”un abesle iştigal olduğu, “Dindarlar arası diyalog”un da karşı tarafın katı tutumu ve peşin hükümlülüğü yüzünden mümkün olmadığı sanırım anlaşılmıştır. Oysa bizim gerçekten diyaloga ihtiyacımız var:  Dindaşlar Arası Diyalog’a!

 İçerdeki şer odakları, onların destekçisi dış mihraklar ve siyasîlerimizin vurdumduymazlıkları yüzünden ülkemizde bölücülük aldı başını gidiyor. Eyalet başkanları gibi hareket eden bazı yerel yöneticiler var. Gizli ve açık hem içerdeki şer odaklarıyla, hem de onların destekçisi dış mihraklarla işbirliği halindeler. En azından devletin askerini – polisini şehit eden teröristlerin cenaze törenlerine katılıyor, araç temin ediyor, içeride ve dışarıda alenen Türkiye Cumhuriyeti devletini tenkit edip milletimizi üzen beyanlarda bulunuyorlar.   Siyasî güç; oy hesabı ve “Şunlar – bunlar ne der?” korkusuyla bu tür davranışlar karşısında ses çıkarmıyor, işlem yapmıyor; haliyle bölgede devlet otoritesi sarsılıyor. Bu durum teröristlerin ekmeğine yağ sürüyor, bölge halkı nezdinde durumları güçlendiği için de bölünmeye çanak tutuluyor.  Çünkü dindaşlar arasında diyalog kopmuş; Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, Kıbrıs’ta vatanın birlik ve bütünlüğü için omuz omuza savaşan ruh kaybolmuş durumda. İşte bu konuda dindaşlar arası diyalog çözüm getirebilir. Tarikatlar, cemaatler, “din adına” ortaya çıkan şu ya da bu gruplar birleştirici olmaktan çıkıp ayrılık ve nifak tohumları saçıyor. Güya hepsi Müslüman, hepsi İslam’a hizmet ediyor ama her nedense bunlardan birine mensup olan ötekine mensup olanla selamı bile kesiyor. Aralarındaki husumet ayrı siyasi partilere mensup olanlardan daha fazla, daha şiddetli. Bu cemaat, grup vs. liderleri ya da mensuplarına akıl verecek, yol gösterecek değiliz. Yalnızca bir hatırlatmada bulunalım. Yüce Allah En’am Suresi 159. Ayet’te şöyle demiyor mu: “(Ya Muhammed!) Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.”  Yahudilere, Hıristiyanlara ve Yüce Allah’ın dinini sen – ben kavgasına alet edenlere hitap eden bu buyruktan alınacak ders yok mu? Abesle iştigal yerine bu gruplar arasında diyalog sağlayarak hayırlı bir iş yapılamaz mı?

Daha bitmedi… Irak, ABD sayesinde tam bir kaosa sürüklendi. Yanı başımızda bir Kürt Devleti kuruluyor. Iraktaki Türkmenler sahipsiz, bizler hissiz ve tepkisiziz. Irak’ın bölündüğü yetmezmiş gibi mezhep çatışmalarına sahne oluyor. Mezhep kavgalarının ateşinin bütün Ortadoğu’yu ve dolayısı ile Türkiye’yi sarması kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Burada da dindaşlar arası diyaloga ihtiyaç var. Sonra Filistin… Orada İsrail’in ABD destekli zulmü yıllardan beri Filistinli Müslümanları perişan etmişti. Şimdi üstüne üstlük; tıpkı Irak’taki Şiî – Sünnî çatışması misali El-Fetih’le Hamas birbirine giriyor, girdiriliyor. Kısacası, dindaşların kardeş kavgası var. İşte, “dindaşlar arası diyalog” gerektiren bir vakıa daha.

O halde, “diyalog” konusunda tecrübeleri olan gruplar, cemaatler! İşte size vatanımıza, milletimize ve elbette ki dinimize hizmet etmenin en güzel yolu.  Türkiye’de bölücülüğü ve terörü, Ortadoğu’da da en azından Şiî – Sünnî çatışmasını önleyebilirsiniz. Bu konuda önemli adımlar atar ve hele bir de başarırsanız, hakkınızdaki “Dışarıdan - Vatikan’dan, ABD’den- destekleniyorlar…” gibi ithamlardan da kurtulmuş olursunuz.

Atalarımız, “Zararın neresinden dönülürse kârdır” diye boş yere söylememişler.  Niyeti belli olan dış güçlerin oyununa geldiğimiz yeter. Her şey apaçık ortada iken uyuyanlarımız hâlâ uyanmıyorlarsa da pes doğrusu!

Son sözü Yüce Allah söylesin:

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat, ayet: 10)

 

(*) Merak edenler Zaman Gazetesi’nin 20 Kasım 1992 ve 10 Mart 1998 tarihli nüshalarını arşivcilerden ya da Millî Kütüphane’den bulup karşılaştırarak, -şecaat arz ederken sirkatin söyler misali-  diyalogcuların kendi kendilerini nasıl ele verdiklerini görüp ihanet belgesine şahit olabilirler.

 

 


Türk Yurdu Ekim 2007
Türk Yurdu Ekim 2007
Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242