ŞİDDETİN FELSEFİ VE SOSYAL BOYUTU

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242

 

Tarihi süreç içinde algılana gelen bir anlayış vardır. “Şiddet kaotik ortamda yeşerir”. Kargaşa şiddetin oluşumuna yataklık etmektedir. Her toplum yaşadığı yüzyılın etkisini huzurlu ya da fırtınalı geçirebilir. 20. yüzyılın insanı barıştan çok, acıyla, sıkıntıyla, felaketle, ölümle, haksızlıkla, çaresizlikle, umutsuzlukla çatışmıştır. Bu çelişkiler onu kendine, toplumuna yabancı kılmıştır ve özünden koparıp bir yığın insanı haline getirmiştir. Bu kendiliğinden oluşa gelen bir toplumsal olgu da değildir.

İnsanın doğası can vermek üzerine planlanmış olması gerekirken tersi yüzyıllardır süre gelmiştir. Can vermek, can almaktan daha zordur. Gerçek anlamıyla can vermek olanaksızdır. Katı bir tanımlamanın ötesinde can vermek özveriye dayalı bir insan tutumudur. Aslında insanı mutlu kılan bir davranış biçimidir. En güç insan çabasıdır. İnsanlığın büyük bölümü can vermeyi dilerken hep tersi yaşanmıştır. Etik anlamda can vermek şu esasları içerebilir.

  • Karşılık gözetmeden hastasının ağrılarını dindiren, tanı ve sağaltıma mesleğinin inceliklerini uygulayan bir hekim insanlara ve insanlığa can vermiştir. Bu çabanın başarıyla sonuçlanması her çalışan için erdemli bir tutum olarak algılanır.
  • Dikilen bir ağaca, kuruyan bir bitkiye sunulan "can suyu" can vermenin değişik boyutudur.
  • Fırsat eşitliğinden yana çözümsüzlük içinde olan insanların sorunlarına çözüm üretmek de can vermektir.
  • Ülke dirliği açısından olumsuzluklara direnen, görev bilinci olan, erdemli yaşama biçimini ilke edinen bir görevli dolaylı olarak can vermiştir.
  • Aldığı görevi katıksız sürdüren, iş etiğine sahip görevi kötüye kullanmayan bir yönetici kurumunun işleyişine can katmıştır.
  • Ülke savunmasına yaşamı uğruna koruyan bir güvenlik görevlisi canını bağışlayarak can vermiştir.

Üreten, katkı sağlayan, emek veren, çözen, yönlendiren her insan can katmaktadır. İnsan olmanın en belirgin özelliği sevgidir. Ancak can veren sever. İnsanlık tarihi can vermek yerine can alan liderlerin güdümünde sürdürülmüştür. Bilinen insanlık tarihinde savaşsız gün nicel olarak bir haftayı bile bulmamaktır. İnsanlar insanlarca yok edilmiştir. İnsan niçin can almak ister? Bunun gerekçeleri şu noktalarda özetlenebilir.

  • Uzak doğuda bir bilgenin şu özdeyişi ilginçtir. "Can almayı beceriyorum ama can vermeye gücüm yetmiyor". İnsanların ölüm sever olmalarını, yaşamak adına yeğlemişlerdir. Yaşamak için öldürmek bir yaşama biçimi olarak insanlığın ayıbı olarak sürüp gitmektedir.
  • İnsanı öldürmek bir ilkelliktir. Geçen yüzyılın başlarında yeni buluşlarla insanlığı mutlu olacağı umulmaktaydı. Beklenen olmadı. Yirminci yüzyıl en kanlı yüzyıl olarak anılmaktadır. Bilgi çağında da insanların başarabildiği en kestirme yol can almaktır. Bunu uygarlık adına yaptığını savlayan gelişmiş toplumun ölüm sever liderleri insanlığı terörden kurtarmak adına yaptıklarını gerekçe olarak göstermektedirler. İnsanlığın yaşaması için az gelişmiş toplumların insanlarını yok etmek çağdaş yaşama felsefesinin ana teması olarak güçlü medya aracılığıyla insanların beyinlerine kazınmaktadır.
  • Savaşın öteden beri bir etiğinden söz edilir. Savaşta sivillere dokunulmaz. Oysa savaşın kendisi insanları yokluğa, açlığa sürükleyerek başlangıçta bir insanlık suçu işliyor. Orada bir "nefis savunması" da yoktur; ne ülke korunması, ne de yakın bir tehlike vardır. Yapılan gelecek yüzyıllarda birilerinin yaşaması için mutlaka birilerinin öldürülmeleri gereğidir. İnsanlık can vereceği yerde can almayı uygarlık adına yapmaktadır. İnsanlığın utancı burada yatmaktadır. Batılı toplumlar "ilk günah" fikrinin kıskacında yıllarca kendilerini arındırmamışlardır. Kendilerince bir yol bulmuşlardır. Hz. İsa onların ilk günah fikrinin kefaretini yaşamıyla ödemiştir. Bugünkü masum insanların çoluk çocuk demeden öldürenlerin günahlarının kefaretini kim yüklenecek? Batılı barış gönüllüleri, barış elçileri, insan hakları savunucuları, süreğen günahı üstlenseler belki günahlar azalabilir. İlkçağdan günümüze anarşinin romantizmini yaratan Batılı toplumların günahları azalacağına artmaktadır.

19. yüzyılda sömürgelerde sağlanan gelirlerle hızla gelişen Avrupa'da, zen­ginleşip geliştiği ve kendini zevke, eğlenceye kaptırdığı dönemde anarşizm birey­ci, romantik ve efsaneleşmek isteyen sahte kahramanlık girişimleriyle büyük bir ilgi toplamaya başladı. Korkudan çok hayranlık uyandırıyordu. Anarşizm, dönemin kendilerine sağladığı rahatlıktan, kolaylıktan sıkılan ya da gelişen top­lum değerlerine karşı koymak isteyen bu atılgan, gözünü budaktan sakınmayan şiddetten yana bu sahte kahramanların hayatını merakla, heyecanla izliyorlardı. İngiliz ozanı Shelley bu başkaldıran anarşistlerin romantizmini simgelemekteydi[1].

Yüzyılın sonunda bombalarını rasgele fırlatan anarşistler de çağdaşlarına, bireyin egemenliğini, seçme özgürlüğünü kanıtlamaya çalışmaktaydılar. Öte yandan anarşizmi destekleyen seçkinler, anarşist eylemleri alkışlıyor, ama bu eylemlerin gelişmiş ülkelere zarar vermeyeceğine inanarak bıyık altında gülüyorlardı[2].  Bu gün de aynı durumu yapmaktadırlar. Tedhişçi anarşizm, kendi temellerinin sağlamlığını sınamak ve çözülemeyeceğine inanan bir dönemin lüksü, adeta biberi gibiydi. Bu dönemin entelektüel hayatı, bir tür anarşizm snopluğunu da içermekteydi. Bugün de aynı şey yapılmaktadır.

Öte yandan sanat alanında mutlak bir değer olarak toplumsal gerçekliğin dışında, bireyci ve soyut 'bir güzellik de aranmaya başlanmıştır. Anarşizm bu yüz­den de onlarda coşku ve hayranlık uyandırmaktaydı. Anarşist bir suikasttan son­ra, dönemin ozanlarından biri şu sözleri söylüyordu:

                "Ne önemi var kurbanların, cinayet güzelse, yığınların ölümünün ne önemi var, bireyin önemi ortaya çıkarsa[3].  Bir süre sonra bu ozan Laurent Taillant lüks bir lokantada yemek yerken bir anarşist bombasıyla yaralanacak, altı yıllık bir acıdan sonra tek gözlü ka­lacaktı.

O dönemin sembolist ozanları da anarşistlere yakınlık duymaktan kendileri­ni alamamışlardı. Amerikalı sembolist ozan Stuart Merrill çağdaş toplumun, "kö­tü yazılmış bir şiire" benzediğini söyleyerek şöyle bir öneride bulunuyordu: "Şiiri sembolist öğretiyle, toplumu ise anarşiyle kurtarmak gerekir.[4] Sonraları akademi üyesi olan Jean Richepin ise anarşist1er için şunları diyecekti: "Toplumun kendilerine her zaman bir üvey ana gibi davrandığı, bu başkal­dıran, serüvenci, atılgan çocuklar kötü sütannesinin memesinden beslenemeyin­ce, açlıklarını gidermek için dişlerini geçirdiler ona demektedir[5].

Korku insana eşlik eden bir duygu biçimidir. Bu çoğu kez sıradan algılanan psikolojik etki olarak kabul edilir. İster anksiyeteye dayalı bir bozukluk olarak görülsün, isterse sıradan bir psikolojik tepki olarak yorumlansın sonuçları itibariyle insanların yaşamlarında onarılmaz yaralar açtığı da bir gerçektir. Bir toplum insanlarını toplumsallaştırırken iki yol izleyebilir. Birinci yol insancıl bir tutuma dayalıdır. İlkeleri insanın eğitilebilirliğine yöneliktir. Sev, hoş gör, hor görme, saygı duy, empatik ol, insanları dinle, dinlerken eşit tutum izle, el avuç ovuşturma, dürüst ol, dürüst olmalarını öğret, insanları kategorilere ayırma, eşit uzaklıkta dur, insanların kim olduklarına göre değil, tutumlarına göre kişiliklerini tanı, insanı insan olarak görmeye rehberlik et gibi yaşam esasları hedeflenir. Burada ne korkunun ne de korku kültürünün verilerine yer vardır. İyimser bir eğitim anlayışının doğal sonuçları eğitici bir işlevle anlatılır. İkinci yol korkutma, ürkütme, yıldırma, başarısız kılmayı isteyerek ya da istemeyerek yaşam biçimi kılar. Bu yol patolojik bir süreçle iç içedir. Sevme değmez, hoş görme dalkavuk olduğuna karar verirler. Saygı duyma güçsüz görürler. Empatik olmaya gerek yok. Herkes başının çaresine baksın. Dürüstlük işe yaramamaktadır. Dürüst insanlar hep yadırganmıştır. İnsanları zenginliklerine göre sınıflandırır. Fakirlerden uzak dur. Varlıklının kişiliğini irdelemeye gerek duyma gibi güvensiz bir ortama sürüklenme hedefi güdülür. Bunun sonucu insanlar hep korkarlar. En korkunç korku biçimi açlığı sömürülenlerle yaşanmıştır.

Açlık kavramı kadar kullanılmaya elverişli bir sözcük yoktur. Gerek kişisel, gerekse toplumsal bağlamda en etkili bir sömürü aracı olmuştur. Bu açlık kullanma biçimlerine göre farklılık gösterir. Bunlardan birkaçı aşağıdaki biçimiyle sunulmaya çalışıldı:

Düşüncede Açlık

İnsanın en tipik özelliği düşünebilmesidir. İnsanı insan yapan bu ögenin yeterince kullanılabildiğini sanmak oldukça güçtür. Milyarlara varan insanlardan sadece birkaç milyon insanın düşünebildiğinden söz edilmektedir. Düşünen sınırlı beyinler milyarlarca insanı yönlendirmektedir. Milyarlarca insan düşünce fakiri konumundadır. Eğer tek tek her birey düşünebilseydi kitlelerin oluşumu kolay olmazdı. İnsanların özgür iradelerini ve düşünebilme güçlerini kullanabilmeleri sağlansaydı ezbere yaşama olanakları olmazdı. Kendilerine özgü bir yaşama biçimi olurdu. Oysa yaşama ölçütleri korku kültürünün etkisiyle biçimlenen insanların özgürlüğünden söz edilemez. Bu ifadelerle sosyoloji biliminin varlığı yadsınmıyor. Aksine bireylerin ortak bilinçte söz sahibi olmaları için düşünebilmelerinin gereği vurgulanıyor. Yüzyıllardır bu sağlanmadığı için insanlar düşünce boyutunda sömürülüyor. İnsanın insana saygısı yerine insan insanın tüketicisi olmuştur. Sömürülen düşünce açlığı insanların yok oluşuna, köleleşmesine, sürüleşmesine ortam hazırlamıştır.

Ekonomide Açlık

İnsanın temel güdülerinden en önemlisi yaşamaktır. İnsanın yaşama ile ölüm arasındaki yazgısı onun açlığının giderilmesine bağlıdır. Açlık kadar sömürülen insan tutumu olmamıştır. Bu sömürü birçok toplumsal ideolojilerin doğmasına da kaynaklık etmiştir. Kimi insanlar kendi yaşamaları uğruna milyonlarca insanın ölümüne kayıtsız kalmışlardır. Güçlü olan her zaman haklı olmuştur. Haksız olan ise ölen ve açlıkla cebelleşen insanlar olmuştur. Emeksiz kazananlar, ekmek kazanma uğruna yaşamlarını yitirenleri küçümseyen bir gülümsemeyle geçiştiriveriyorlar. Açlıktan ölenler niçin öldüklerinin bilincinde olamamışlardır. Ellerinden gelen onların haklarını sözde kullanan ideolojilerin uydusu konumuna getirmiştir. Bu kez onları davaları uğruna ölüm tuzakları beklemektedir. Bu insanlar açlıklarını giderme umuduyla hep sömürülmüştür. İnsanlık yaşamak uğruna çaba göstermektedir. Bu çabada yenik düşenler hep az gelişmiş toplumların insanları oluvermiştir. Bu yazgı belki bilinçlenen, çalışan, güçlenen insanlarla değiştirilebilir.

Cinsel Açlık

Ekonomideki açlık beraberinde birçok toplumsal sapmaya yol açıyor. Bu sapmaların başında da cinsel açlığın kullanımı gelmektedir. Günümüzde Türk toplumunda medya etiğinin yokluğu, bu açlığı korkunç biçimde sömürmektedir. Bu sömürü düzeninin toplum vicdanında yarattığı huzursuzluk şu noktalarda özetlenebilir.

  • Cinsiyette otantik olma, kadın ya da erkek olma ayırdında yatmaktadır. Bu otantik tutumun yozlaşması sömürü aracı olarak kullanılmayı kolaylaştırmaktadır. Üçüncü cinsin varlığı normal bir olguymuş gibi sunulmaktadır. Bu patolojik tutum renkli bir dünya anlayışı olarak sunuluyor. Cinsel tercihin bir insan hakkı olduğu vurgulanmaktadır. Her türlü estetik ve etikten yoksun bu tutum kötü örnek olarak toplum vicdanını sızlatmaktadır. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu normalden sapma toplumun iletişim aracıyla bu denli pervasızca sunulmamaktadır. Kirlilik, kültürde, dilde, ahlakta kol geziyor. Hiçbir toplum kendi ahlak öğretisini bu denli bozmamıştır.
  • Toplumdaki değer sapması ya aşırı örtünme ya da aşırı açılmayla sömürüyü hızlandırmaktadır. Her iki uca kayma toplumun dengesini bozmaktadır. Bir yandan insanlar maddeleştirilirken öbür yandan insanın yaşama biçimiyle bağdaşmayacak bir oluşum sergilenmektedir. Aslında her iki gidişin temelinde çıkar kaygısı yatmaktadır.
  • Bir toplumun moda akımından etkilenmesi sosyolojik bir boyuttur. Ancak toplum yaşayanlarını çıplaklık ve kapalılık adına sömürmek toplumsal cinnet doğurur. Gelenekte kültür birliğini yüzyıllardır sürdüren Türk halkı nişanda, düğünde, bağbozumunda, kirvelikte, delikanlı başı, nedimelik gibi sosyal olgularla kuşaklar boyu kültürel iletişimi ve cinselliği sürdürmüştür. Her türlü cinsel sapmayı da anormal karşılamıştır.

Dünyanın bilinen tarihinde savaşsız günlerin az olduğu dikkate alınırsa, as­lında tarihin bir anlamda zihniyetlerin savaşı olduğu görülebilir.[6] Ortak yaşa­mayı sağlayan ilkelerin başında "toplumsal iklim" gelmektedir. Bu çekişmelerin, çatışmaların, savaşların çıkış nedenlerinin ba­şında "toplumsal iklim" in bozulmasının geldiği söylenebilir. Bunu Göktürk'ün şu şartları daha da belirginleştirmektedir.

"Kurtla kuzu, akla kara, haklıyla haksız, iyi ile kötü, masum ile suçlu, sapla saman, her şey ama her şey birbirine karışıp, aklımızı arapsaçına çeviriyor. Herkes birbirinden şüpheleniyor. Her adımda bir tuzak, her cümlede bir yalan, her köşe başında bir ihanet çöreklenmiş yatıyor.”[7]

Toplumsal iklimin bozulması ile bulanıklaşan bilinç insanların neye inana­caklarını, kime güvenecekleri sorusunu da birlikte getirmektedir. Böyle bir ortam toplumsal olayları yönetenlerin işini daha da zorlaştırmaktadır.

Türk toplumunun yüzyıllar boyunca çeşitli zihniyetlerle karşılaştığını, bunlardan etkilendiğini ve zarar gördüğünü kimse inkâr edemez. Her türlü zihni­yet, temel değer yargıları ve öğreti eksenlerine göre bir yere konabilir. Türk toplumunun gelişim tarihi boyunca bu eksen, olumlu gelişmelere rağmen hep dış kültürel değerlerin etkisinde kalmıştır. Osmanlı Devleti döneminde Arapça ­Farsçanın güdümünde sürdürülen kültür politikası, Tanzimat'tan sonra Fran­sız, Alman, Amerikan kültürünün kıskacında kalmıştır. Toplumsal iklimin ekse­ni Batıdan yakın doğuya doğru gidip gelmiştir. Bir yandan çağdaşlaşma adı­na, diğer yandan inanç sistemi adına oluşturulmaya çalışılan değişik zihniyetlerin yarattığı gerilimler toplumsal barışı bozmuştur.

Günümüzde de yaşanan gerilimin temelinde bu zihniyetlerin çarpması bulunmaktadır. Türk toplumu tercihini çağdaşlaşmadan yana kullanmak durumun­dadır. Toplumsal bilinçlenme ve değişim sonucu toplumun zihniyet olarak geriye' götürülmesinin, aydın bir halka ve yerleşmiş kurumlara sahip Türki­ye'de mümkün olmayacağını varsaymak gerekir. Toplumsal gelişim süreci bunun sayısız örnekleriyle doludur. Toplumsal olaylar yüzyılımızda değişik boyutlarda sürekli artış göstermektedir. Türk toplumu da toplumsal olaylardan nasibini almaktadır. Bunun için yirminci yüzyılın temel karakteristiklerini görmek gerekir. Bu karakteristikleri yapılan araştırmalar doğrultusunda şöyle özetlemek mümkündür.

  • Yirminci yüzyıl totaliter hareketlerin yüzyılıdır.
  • Yirminci yüzyılda izlenen politikalar "örgütlü deliliğin" politikaları olarak tanımlanmaktadır.
  • Totaliter deneylerin başarısızlığı insanoğlunun küresel politik uyanışı ile aynı zamana rastlamıştır.
  • Yirminci yüzyıl çelişkiler yüzyılıdır. "Baştan çıkarıcı bolluk" ile "açlık" dünyanın değişik yörelerinde aynı zamanda görülmüştür.
  • Bu yüzyılda, insanların kendi ihtiyaçlarını giderme güdüsüne öncelik ta­nınıp, insanoğlunun kendisini genetik ve diğer bilimsel yöntemleri kullanarak değiştirme arzusu ile birleşince ve konulara herhangi bir ahlaki kısıtlama uy­gulanmayınca, kişilerin tüketim dinamiği ve kendilerini yenileme güdüleri üzerinde pek az kendini kontrol etme olanağı kalmıştır.
  • Batı toplumları dışındaki insanların temel düşüncesi tüketimden ziyade, hayatını idame ettirebilmektir.
  • Bu çelişkiler küresel bir uzlaşmanın oluşmasını engelliyor. Küresel ayrış­manın tehlikelerini fazlalaştırıyor. Aynı kaygı her toplumun bir iç sorunu ola­rak normalden sapmanın gerekçesi olarak sunulabiliyor.
  • Baştan çıkaran bolluk beraberinde zayıflıklar da getirmektedir. Ahlaki öl­çütlerin oluşturulmaması halinde Amerikan toplumunun bile egemenliğinin uzun süre devam etmeyeceği varsayılıyor[8].

        Bu yüzyılda tarihi olayların ivmesi, dünyayı biçimlemede kullanılan yete­neklerin sınırı, giderek artan maddi ihtiyaçları ve ahlaki belirsizlikler arasında­ki etkileşimler denetlenemiyor. Herkes geleceğe doğru bir yarış içinde ama geleceği belirleyen kişisel istekler değil, giderek artmakta olan değişimlerin hızıdır. Bu hızın yönünü kestirrnek mümkün olmuyor.

        Yirminci yüzyıl bir umut yüzyılı olarak başlamıştır. Başlangıçta "Mantık çağı"nın başlangıcı olarak ilan ediliyordu. Bu mantık aracılığı ile dünya daha yaşanır hale gelecek, sağlık, beslenme ve iletişim araçları ile insanlar daha mutlu kılınacaklardır. İnsanlar kısmen mutlu da oldular.

        Ancak tüm beklentilerin aksine, yirminci yüzyıl insanlığın yaşadığı en kanlı ve nefret dolu yüzyılı olmuştur. Bu yüzyıla "Mega Ölümler Yüzyılı" denmiştir. Politik mücadeleler sonucu bu yüzyıla "Kanlı Yüzyıl" da denilebilir. Bu sıfatlara "Ölümler Yüzyılı" adı da verilebilir.

        Bu kanlı yüzyılda etkilenen Türk toplumu 1.Dünya Savaşın­da, Çanakkale'de, İstiklâl Savaşında ve Kore'de şehit vermiştir. Bugün ise ülkesinin dirlik ve birliğini sağlamak uğru­na şehitler vermektedir

Dünyada en gelişmiş ülkelerde bir tür totalitarizm yaşanmaktadır. Türk toplumunda da demokrasiye rağmen toplumun büyük kesimi totaliter bir lidere göndermeler yapmaktadır: “Kral”, “hükümdar”, “imparator”, “prens” gibi. Görsel ve yazınsal basında bu tür liderler yaratılıp güçlendirilmektedir. Tekliğe giden yolda, yeni düzene ya da “yeni din”e hizmet güdüsü bütün hızıyla devam etmektedir. Çelebi (2007), Yeni Dünya Düzeninde insan davranışlarıyla ilgili olarak şu belirlemeleri yapmaktadır:

  • Son 200 yılda, dünya elitleri “liberalizm” sayesinde sömürgeyi öylesine bilimselleştirdiler ve o kadar acımasızca uyguladılar ki bunun sonucunda Firavunları aratan bir zengin kitle ortaya çıktı.
  • Bu zenginler ilk bakışta ideoloji şeklinde ortaya çıkan liberalizmi kendi amaçları için kullanmaya başladılar.

· Sonunda “Neoliberalizm” denilen adeta yeni bir “Din” icat ettiler ve kendilerini de “Tanrı” ilan ederek, bütün dünyayı kendi tapınakları haline dönüştürmeye başladılar.

  • İşte şu anda dünyamızı yöneten bu yeni din her şeyin sorumlusu, planlayıcısı, uygulayıcısı ve denetleyicisidir.
  • Bu yeni din, bütün diğer dinlerin içini boşaltarak, onların hepsini etkisiz hale getirerek, gözden düşürerek, insanla Tanrıyı eşleştiren, yeni tarikatlarla bolca beslenip, hem de Tanrılar üstü kavramlarla insan eyleminin yanı sıra doğrudan insan beyninin yönetimine talip gibi görünmektedir.
  • Akılcılıktan uzak ve günü kurtarma amaçlı bu yeni din çok tanrılıdır.
  • Dünya çapında oluşturulan bu yeni markalar bu yeni dinin tapılan totemleridir. Belli sektörlerdeki markaların toplamı o sektörün tanrısıdır:  Tekstil Tanrısı, Nükleer Tanrısı, Uçak Tanrısı, Uzay Tanrısı, İnşaat Tanrısı, Su Tanrısı gibi binlerce Tanrı mevcuttur.
  • Bu din, yeni totemler, yeni putlar, yeni markalarla her geçen gün pazara daha güçlü hakim olmakta, mürit sayısını ve devşirmelerini mantar gibi artırmaktadır.
  • Ülkemizde bu dinin bilinçli ya da bilinçsiz taraftarları, bu yeni dinin totemlerini, “Sahte Tanrılarını” adeta kutsuyor ve “Bizim de başarmamız için bu modeli almamız gerek, uygarlık bu, ileri olmak bu” diyorlar.
  • Elbette farkında olmadan kendi zavallılıklarını başkalarına aşılamak istiyor.
  • Bunlar yeni dinin misyonerlerinden başkaları olamazdı.
  • Yeni dinin papazlarının, elitlerinin en büyük öncelikleri gizli hayalleri, tarım ve sanayi işçi ve emekçilerini yok etmektir.
  • Bunları önce siyasetten, daha sonra topyekûn ekonomik yaşamdan tümüyle kaldırmaya yeminlidirler.
  • Yeni dinde gariban olmakla günahkâr olmak aynı anlamdadır.
  • Bu adamlar yok etmek için yaşam boyu eğitim propagandası ile eğitimi ticarileştirdiler ve işe giriş kriterlerini yükselttiler, böylece garibanları da saf dışı bırakmayı başardılar[9].  

Bu dinin en büyük silahı bütün dünyanın kutsadığı bilgi çağıdır. Bu çağ, en akıllı olanın en çok para ettiği bir çağdır. Demokratik sistemde “totaliter”  lider işi daha kolay şekilde sürdürülür. Tekelleşen medya liderin sesi soluğu durumuna getirilebilir.  Yurttaş müritleştirilip fanatikleştirildikçe düşünme kırıntıları da yok edilir. İster bir kargaşa ortamı olsun, ister bulanıklaşan toplumsal iklim olsun şiddetin yükselişinin habercisi durumundadır.

Ülkemizde işlenen son cinayetler ve 2004 Nisanında Amerikalı askerlerin Ebu Garip’teki Iraklı tutuklulara yönelik insanlık dışı davranışları hiçbir “tekil” özellik taşımıyor. Bunlar bir “çevre” veya “örgüt” içinde toplanmış kişilerin toplu karıştığı olaylardır.  

Toplumun çoğunluğunu oluşturan insanlar belli yöntemlerle cani olabiliyor ve canavarlaştırılabiliyor. Ebu Garip’te işkence yapan kişi Amerika toplumunun örnek insan tipini betimlerken savaş ortamında bir caniye dönüşmüştür. Aynı şekilde Malatya’da Trabzon’da cinayet işleyen canilerin doğuştan adam öldürmeye eğilimli oldukları söylenemez.

Yukarıda sözü edilen zengin elitler görkemli yaşamaları için çok sayıda garibana gereksinim duymaktadırlar. Garibanların düşünce, ekonomik ve cinsel açlıkları sürdükçe daha çok şiddet rüzgârları eseceğe benziyor.


         

[1] Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi Ansiklopedisi, Cilt 3, Sayı 23, İstanbul 1975, s. 563

[2] A.g..e. 563

[3] A.g..e. 564

[4] A.g..e. 564

[5] A.g..e. 564

[6] Ali Güler, “Zihniyet Düşünce Hoşgörü” 2 Haziran 1995, Abant İzzet Baysal Üniversitesi 1995 Yılı Kültürel Etkinlikleri, s.130

[7] Gülay Göktürk, “Maskeli Balo” Yeni Yüzyıl 28 Eylül 1996

[8] Zbıgniew Brezenski, Kontrolden Çıkmış Dünya (Çev: Haluk Menemencioğlu) İş Bankası Kültür Yayını, 1996, s.X-XII 18

[9] Ömer Faruk Çelebi, “Neoliberalizm İnsanı” “Ara Mal” Olarak Görüyor, Emperyalizmin İnsan Sömürüsü, Cumhuriyet Strateji, 12 Şubat 2007.


Türk Yurdu Ekim 2007
Türk Yurdu Ekim 2007
Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242