GELENEKSEL KABULLER VE CEVAPSIZ SORULAR

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242

 

Siyasal tasarımlar bütünü olarak bir fikir sisteminin amacı, bireyin ve toplumun bugünde ve gelecekte belli değer ve ilkelerle donanmış olarak varlığını sürdürmesine zemin hazırlamaktır. Bu türden tasarımların en temeline indiğimizde insanı bulmalıyız. Bu insan liberalizmin kutsadığı “bireysel varlık olarak insan” da olabilir, “yaratılan varlık olarak insan” da… Bu insana tahsis ettiğimiz varoluş kategorisi temel kabullerimize bağlıdır; sonuçta aynı varlık için tasarımlar geliştirmiş oluruz. Aslında insan ve toplum bu bilinçli kurgular olmadan da varlığını sürdürür. Yüksek düzeyli bilinçlilik, bu insanın tesadüfi etkilerle değil, arzu edilen etkiler altında şekillenmesi talebini içerir. Bu talep, dilek ve temenni olabileceği gibi, icra ortamına dökülecek projeler de içerebilir. Diğer taraftan toplumsal alan ve bu alana ilişkin fikirlerle tasarımlar tam ve mükemmel de değildir.  Sosyal alan çokluk ve çeşitlilikler alanıdır; bu yüzden de bu tasarımların tüm zamanlar için geçerlilik taşıması söz konusu olmaz. Her fikir sistemi belli ölçüde eksiklik taşır ve geliştirilmeyi bekler. Hatta gelişen toplumsal ortamda yeni filizlenen sorunlar, ortaya konduğu zaman eksiksiz gibi görünen bu tasarımların gittikçe eksik kurgular haline gelmesine yol açar. Bu tablo, sözü edilen tasarım sahiplerinin yeni sorunlara yeni çözümler üretmesini gerekli kılar. Bu zorunluluk fikirlerin dinamizmini teşkil eder.

Bir fikir sisteminin yeni sorunlar karşısında kendi çözümlerini üretemeyişi, onun donmuşluğunu ifade eder. Orada çözüm adına aynı şeyler tekrarlanır durur. Mesela yüksek kültürde, edebiyat ve düşünce tarihinde yeni üretimlerin yolu olarak kendini gösteren, ama pek de özgün üretim sağlamayan şerh geleneği tam da buna bir örnektir.  Ortada bir sorun var demektir. Sorun, hangi alanda ortaya çıkmışsa, o alanda yolunda gitmeyen bir şeyi, gerçekte dolması gereken ama bir türlü doldurulamayan boşluğu anlatır. Fikir sistemleri yeni sorunlara yol açmak için değil, mevcut veya mevcut olması muhtemel sorunları çözmek için de vardır.

Donmuş fikir sistemleri geleneksel teşhis ve çözümlemelere takılıp kalmıştır. Bu fikir sisteminde geleneğe “doğru yer”i verilememiş, gelenek yeni çözümlerin ruhunu oluşturma fonksiyonunu terk etmiş ve çözümün kendisi olmuş demektir. Bu tabloda bazı sorularımız cevaplanır, bazıları cevapsız kalır. Eğer geleneksel kabuller her zaman sorunları kavramaya, onlara çözüm üretmeye yetseydi, yeni arayışlar içine girmeye ihtiyaç duymazdık. Tabii cevapsız sorular da kalmazdı.

Bir fikir sistemindeki sorun, sistemin kendi iç tutarlılığından değil, onun tezlerinin olgularla örtüşüp örtüşmemesinden kaynaklanır. Esas itibarıyla olgusal alanda bir problem çıkmıştır; fikir sistemi de o problemlerin çözüm yolunu gösterememektedir. Orada bir yerde devam eden problem, çözülmeyi beklemektedir. Onun mevcudiyeti, ona bakış açısıyla bağlantılı değildir. Bakış açılarımıza bağlı olan şey, çözüm yoludur. Yani sorunun mevcudiyeti ayrı şey, ona çözüm üretmek ayrı şeydir. En uygun çözüm ise, çeşitli bakış açılarının sağladığı verilerden hareket etmektir.

Her bakış açısı, olguyu bir yerinden yakalar ve sorunlara çözüm yolunda bir veri sunar. Mesela Marks, üstyapıyı (kültürü) maddi ilişkilere dayandırmıştır. Diğer yandan, acaba kültürel doku tamamen üretim ilişkilerine mi bağlıdır? Peki kültürel yapıyla ekonomik faaliyetin ilişkisiz olduğunu iddia edebilir miyiz? Eğer Marks tüm kültürü materyalist bir temele dayandırmak yerine, devletler arası siyaseti ekonomiye dayandırsaydı, hakikati tam olarak dile getirmiş olurdu. Marks da gerçeği bir yerinden yakalamıştır. Fakat onun, gerçekliğin tümünü dile getirdiği de söylenemez.

Somut örneklerle devam edelim… Günümüz siyaset felsefesinde en yoğun tartışma konularından biri “devlet”tir. Tartışmalar da önceki yüzyıllardan farklı olarak devletin gerekli olup olmadığı sorusu etrafında değil, devletin yapısı, görevi ve birey-devlet ilişkisinin nasıl olması gerektiği çerçevesinde cereyan etmektedir. Bu bağlamdaki yaklaşımların, özellikle temel hak ve özgürlükler sorununun Batı düşüncesinde ortaya çıktığını ve zamanla bu soruna liberalist çizgide çözümler üretildiğini görmekteyiz. Günümüze gelindikçe, özgürlükçü yaklaşımın liberalist yaklaşımla neredeyse özdeşleştirildiği de bir vakıadır. Bu özdeşleştirme hiç de zorunlu değildir; ama böyle sunulmaktadır. Sormak zorundayız; acaba bu sorun bugünün dünyasına yapay bir sorun olarak mı sokulmuştur, yoksa nesnel bir temeli var mıdır? Bunu başka bir soruyla açalım… Devlet otoritesi devasa bir güç olduğuna ve devlet denilen organizasyonun yetkilerini o makamlarda oturan bireyler kullandığına göre, bu bireyler o gücü arkasına almış demektir. Güç bakımından neredeyse “hiç” konumunda olan tek başına bir birey zulme maruz kaldığında veya haksızlığa uğradığında ne yapacaktır? Bu konunun gerçekten tartışılması ve çözüm üzerinde uzlaşılması gerekmektedir.

Görüldüğü gibi, birey-devlet ilişkilerindeki problemlilik bir kurgu değildir; ortada gerçekten sorunlar vardır. Başka bir deyişle, birey-devlet ilişkileri hep yeni sorunlar doğurmaya adaydır. Özellikle geleneksel egemenlik biçimlerinin ortadan kalkması ve demokrasinin yerleşmesi sonucu halkın siyasete katılımının yaygınlaşmasıyla, devlet gücünü elinde tutanlarla o güç merkezinde etkin olmak isteyenler arasında gerilimler yaşanmaya başlanmıştır. Devletin yönetim biçiminden bireysel hak ve özgürlük sınırlarına kadar her şey sorgulanmaya başlanmış; özgürlük taleplerindeki genişleme bu gerilime ivme kazandırmıştır. Bu tabloya ister liberalist, ister modernist isterse geleneksel bakış açısından bakalım; bir gerilim ve sorunun olduğu ortadadır. Bir fikir hareketinin mensuplarına düşen de, “bu sorun şu veya bu bakış açısının ürünüdür” diyerek problemin üzerini örtmek değil, onu kendi temel değerlerine uygun biçimde çözümlemeyi amaçlayan tasarımlar geliştirmektir.

Türk Yurdu dergisinde devlet konusunu ele alan bazı yazarlarımızın, birey-devlet ilişkisini, devletin anlam ve önemini açıklamak için tarihsel olaylara atıf yaptığını görmekteyiz. (T. Yurdu, sayı 238, sayfa 17-18) Bu bağlamda mesela Dündar Taşer’den yapılan bir alıntıya göre, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın idam fermanını getiren bostancılara kayıtsız şartsız teslim olduğu, kadim geleneğimizde devlete sadakatin Allah’a sadakatle eşdeğer tutulduğu, devlet Rıza-ı İlahi için bir aracı olduğundan, “şeriatın (devletin) kestiği parmağın acımadığı” anlayışının geçerli olduğu ifade edilmektedir.

Bu yaklaşım acaba yukarıda sorduğumuz sorunun cevabını vermekte midir? Devlet büyüklerinin hikmetinden sual olunmaz icraatları karşısında, Ömer Seyfettin’in Ferman’ında tasvir ettiği tavrı takınmak problemin çözümü olarak görülüyorsa, çağımızda ulaşılan bireysel hak ve özgürlükler gibi kavramları tümüyle reddetme gereği doğar. Mesela devlet bir grubun, bir oligarşinin elindeyse, birey o zaman da uğradığı haksızlık karşısında “şeriatın/hukukun kestiği parmak acımaz” diyerek avunacak mıdır? Ya devlet parmağı yanlış bir karar sonucu kestiyse… Şeriatın kestiği parmak gerçekten acımamalı mı? İnsan devlet için kendini kurban etmeyi bekleyen, bu yolda kurban olmayı hayatının amacı sayan bir varlık mı olmalı? “Devletin kılıcının altına tam bir uysal nesne olarak kellesini uzatan devlet adamı” tipi birey-devlet ilişkisinin örnek modeli mi olacaktır?

Dündar Taşer’in devlet tasarımı bitmiştir. Böyle bir tasarım, günümüzde doğan birey-devlet ilişkisi bağlamındaki sorunlara çözüm bulamaz; ancak ceberut devletler üretir. Merzifonlu idam fermanını reddetseydi, bu, basitçe can korkusu olurdu. Ancak Merzifonlu “hangi yasaya göre idamının istendiğini” sorabilmeliydi.

Devlete sadakat, devletin yanlışına boyun eğme değildir. Bu geleneğin İslam inancında herhangi bir temeli yoktur. Devlete sadakat duygusunun Allah rızasına bağlanması dinin siyasal alanda pratik amaçlarla kullanımından başka hiçbir şey değildir. Bunun hakikatinin ne olduğunu anlamak için dinin kendisine ve en kristalize biçimde yaşandığı dönemlere bakmak gerekir. İdare edilenlere, devleti idare eden makamın yanlışına önce ikaz, sonra ise kılıçla müdahale hakkını veren bir anlayışın, devlet denilen organizasyonun her icraatına gözü kapalı destek vermeyi onaylayamayacağı apaçıktır. İslam indirilince, kendinden önceki tüm anlayışları ortadan kaldırmıştır. “Yalnızca sana kulluk eder, yalnızca senden yardım dileriz” ayeti, dünyevi otoriteler karşısında tam bir özgürlük manifestosudur. Devlet de uhrevi değil dünyevi bir organizasyondur.  

Devletin toplumsal sözleşmeye dayandırılmasının kadim devlet anlayışına zarar verdiğini iddia eden bazı aydınlarımız, devlet yetkisini kullanan kişinin bireye uyguladığı zulüm karşısında bir çözüm yolu önermekten ziyade, devlet düşüncesinin bu kabulle aşındırılmaya çalışıldığını öne sürmektedir. Mevcut yada muhtemel zulmü ve haksızlığı önlemek için devletin sözleşme masasına oturtması talebi devlet düşüncesini niçin tahrip etsin? Liberalistlerin “hadim devlet” tanımlaması elbette devleti bir şirket konumuna indirmektedir. Bu, devletin değerini ve değerliliğini zedeler. Peki devleti kutsal bir nesne olarak algılamak onu yüceltir mi? Devlet kendi vatandaşına hizmet etmeyecekse, kime hizmet edecektir? Devletin hem ontolojik olarak “en değerli varlık” sayılması  hem insanına hizmet etmeyi amaçlayan bir organizasyon haline getirilmesi kendi sentezimiz olamaz mı? Devlet ister sözleşmeye dayansın, ister geleneksel kabullere; sorunun çözümü, devletin tam bir hukuk devleti olmasında yatmaktadır. Liberalistler de aynı şeyi önerdiler diye, hukuk devleti ideali ve talebinden vazgeçmek mi gerekir?

Bu türden sorunlar karşısında, her fikir hareketi gibi liberalizm yada modernizm kendi çözümlerini üretir ve üretmiştir. Bu çözümler tümüyle yanlış olmayabileceği gibi, onları en doğru çözümler olarak görüp aynen kabul etme gereği de yoktur. Sorun, modernist-postmodernist yada liberalist-kapitalist tasarımlar altında devlet tasarımının aşınması değildir. Sorun, toplum için, insanın erdemli varoluşu için  iyi olanın ne olduğudur. İnsan hayatı değerlidir. Ama bu, bireyciliğin yüceltilmesi olarak anlaşılmamalıdır. Değer kuran, değer varlığı olarak insandan söz ediyoruz.

Halkın başına zulüm kılıcını asmış bir ulus-devlet olmaz. Devlet, vazgeçilmezliğini kullanarak halkını zorla dönüştürmeye yeltenemez. Devlet devlet olmakla her şeyi yapmaya hakkı olan bir organizasyon değildir. Devlet üzerine düşünmek, eleştirmek, devleti “ideal devlet” kılacak tasarımlar geliştirmek devlet düşüncesinin yıpratılması ve aşındırılması olarak değil, bir tekamül hamlesi olarak değerlendirilmelidir. Aksi bir anlayış statükoculuktan başka hiçbir şey değildir. Bugün ulus-devletleri bekleyen problemlerin sorumlusu olarak küreselleşmeyi ve küreselcileri gösteremeyiz. Devlet hakikaten adalet cumhuriyeti haline getirildiği zaman, küreselci etkilere kimse kulak asmayacaktır. Küreselcilerin ulus-devleti düşman görmeleri, ulus-devletin mevcut biçiminin iyi olduğu anlamına gelmez.

Sorunları tarihsel örnekler ışığında çözme çabasına gelince; geçmişten beslenmekle geçmişin kalıplarını aynen bugüne taşımayı birbirinden ayırmak gerekir. Tarihin derinliklerinde saklı, kendi dönemlerinde doğruluk değeri taşıyan kalıplar sadece en temeldeki ruh yada kaynaktır. Bugünün yaşama dünyası için önem taşıyan ise, davranış biçimlerinin tarihten bugüne aynen taşınması değil, temeldeki ruha uygun yeni ilke ve değerler üretmektir. Tarihte olup bittiği rivayet edilen ve putlaştırırcasına örnek model olarak sunulan davranış kalıplarını yeniden diriltmek sorunları çözmez; mesela “nasıl bir devlet”, “nasıl bir birey-devlet ilişkisi” soruları gündemden kalkmaz. Bunlara cevap arayışında tarihe gidip oradan hazır ilişki kalıpları devşirerek “ideal olan budur” diyemeyiz. Soruları, geçmişten aldığımız örnekleri süzerek, onlardan milli-insani ilkeler türeterek bugünün deneyimleriyle yorumlayarak cevaplandırabiliriz. Geçmişin kalıpları bugünün çalkantılı dünyasında bizi sükûnete götürmez. Ama tarihsel deneyim, geçmişten bugüne uzanan ruh bize bir pusula verebilir.


Türk Yurdu Ekim 2007
Türk Yurdu Ekim 2007
Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242