OSMANLICA KELİMESİ ÜZERİNE

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242

         

 

V. Savaş YELOK                                            S. Kürşad DOLUNAY                               

               

                Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi, 16. yüzyılın başlarından 20. yüzyılın başlarına kadar dört asırlık bir dönemde kullanılmış olan Türk yazı dilidir. Osmanlıca teriminin ifade ve işaret ettiği anlamla ilgili olarak birtakım yanlış anlama ve anlamlandırmalar olduğu için, araştırmacılarımız Osmanlı coğrafyasında kullanılan bu yazı dilinin adı üzerinde de durmuşlardır. Bazı bilim adamlarımızdan aşağıya aldığımız görüşlere dikkat edilecek olursa hepsinin de aynı görüşleri paylaştığı görülür. Buna göre Osmanlıca terimi, aslında doğru olmamakla birlikte yaygın olarak kullanılmaktadır. Osmanlıca teriminden maksat, Osmanlı döneminde kullanılan Türkçe, yani Osmanlı Türkçesidir. Osmanlıca diye ayrı bir dil yoktur ve olamaz.

                Şimdi konuyla ilgili olarak araştırıcıların yaptığı değerlendirmelere bir göz atabiliriz:

                Faruk Kadri Timurtaş’a (1996: 3-4) göre “…yerleşmiş olmasına rağmen, ‘Osmanlıca’ tabiri isabetli ve ilmî değildir. Bunun yerine ‘Osmanlı Türkçesi’ demek icap etmektedir. Yakın zamanlarda ortaya çıkmış olan Osmanlıca kelimesi ile ‘Osmanlı Türklerinin umumî olarak yazı ve konuşma dili’, ‘Osmanlı Türklerinin Arap harfleriyle yazılmış metinlerden meydana gelen yazı dili’, ‘Osmanlı aydınlarınca kullanılmış, halk dilinden uzak, anlaşılması güç, Arapça ve Farsça unsurlarla dolu yazı dili’ olmak üzere üç ayrı mana ifade edilmektedir. Üniversite öğretiminde ve Türk dili araştırmalarında ikinci mana göz önünde tutuluyor. Yani, Osmanlıca kelimesinden Osmanlı Türklerinin tarihî yazı dili, İslâmî-Türk harfleriyle yazılmış metinler anlaşılmaktadır.”

                Timurtaş’ın (1980: 94-95), Osmanlı Türkçesi ile ilgili olarak bir başka yazısında yaptığı şu açıklamalar yukarıdaki görüşlerinin devamı ve tamamlayıcısı mahiyetindedir: “Osmanlı Türkçesini bugünkü Türkçenin dışında ve ondan ayrı telakki etmek mümkün değildir. Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesinin bir devamıdır. Bu isimler, Türk milletinin dilinin uzun bir tarih içerisinde geniş bir coğrafî sahaya yayılması dolayısıyle çeşitli lehçelere ayrılmasından doğmuştur. Osmanlı Türkçesini (Osmanlıcayı), Türkiye Türkçesinden, yani bugünkü dilimizden ayrı gibi düşünmek ve göstermek kasıtlı ve hatalı bir görüştür. Osmanlı kelimesi devletin ismidir ve devleti kuran zatın adından gelmektedir. Milletin adı ise Türk’tür ve onun konuştuğu dil Türkçedir (lehçe olarak Osmanlı Türkçesidir). Osmanlı Türkçesini, Osmanlıcayı Türkçeden başka bir dil gibi kabul etmek istemek, ilme ve millî kültüre aykırı bir harekettir.”  Görüldüğü gibi Timurtaş, Osmanlıca terimi ile ilgili olarak özellikle Türkçe ve Türk kelimelerini vurgulamakta ve Osmanlıca kelimesini Türkçeden farklı algılamamak gerektiğini ifade etmektedir.

                Ercilasun’un (2005: 470), Osmanlı Türkçesi hakkındaki açıklamalarında Timurtaş’tan farklı düşünmediği görülmektedir: “Osmanlıca terimini sadece ağdalı dil için kullananlar varsa da Türkoloji literatüründe 16. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına dek Osmanlı coğrafyasında kullanılan Türkçe, ‘Osmanlıca’ veya ‘Osmanlı Türkçesi’ olarak adlandırılır. Esasen ‘Osmanlıca’ anlamındaki ‘Osmanî’ veya ‘Lisân-ı Osmanî’  gibi terimler Tanzimatta ortaya çıkmıştır. Osmanlılar kendi kullandıkları dile ‘Türkçe, Türkî, zebân-ı Türkî, lisân-ı Türkî’ demişlerdir. (…) 1876 anayasasında da dilimizin adı ‘Türkçe’ olarak geçer. 19. yüzyılın Bianchi, Zenker, Redhouse gibi Batılı sözlükçüleri de dilimizi Türkçe (Turc, Turkish) olarak adlandırırlar. O hâlde ‘Osmanlıca’, dili kullananların kendi dillerine verdikleri ad değildir. Komşu milletlerin verdiği ad da değildir. Bu kelime ancak Tanzimat döneminde bazı yazarlarca bir süre kullanılmış; daha sonra da Türkçenin belli bir coğrafyadaki belli bir dönemini ifade etmek üzere terimleşmiştir. Bugün bilim dilinde ‘Osmanlıca’ veya ‘Osmanlı Türkçesi’ terimi, 16. yüzyıl başından 20. yüzyıl başlarına dek Osmanlı topraklarında yayılan Türkçe için kullanılır. Gerek divan gerek halk dili olarak sade ve ağır örnekleriyle bu dil; edebî, ilmî ve resmî alanlarda kullanılmış büyük bir imparatorluk dilidir.”   

                “Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi terimlerinden hangisi doğrudur veya bu terimlerden hangisi kullanılmalıdır?” sorusuna, bir edebiyat araştırmacısı olan Nihad Sâmi Banarlı’nın şu kısa açıklaması da çok net bir şekilde cevap oluşturmaktadır (Banarlı, 1975: 219): “Esasen Osmanlıca tabiri, ancak, Osmanlı devri Türkçesi veya Osmanlı Türkçesi adının bir kısaltması olduğu zaman biraz doğru sayılabilir. Bunun dışında Osmanlıca diye Türkçeden ayrı bir dil düşünmek tamamıyla yanlıştır.” Bu açıklamalar, Timurtaş, Ercilasun ve Banarlı’nın aynı paralelde düşündüğünü göstermektedir.

Şemseddin Sâmi ise Türkçenin en güzel sözlüklerinden biri olan ve 1901’de yayımladığı Kâmûs-ı Türkî’ye yazdığı ön sözde, dilimize neden Osmanlıca değil de Türkçe denilmesi gerektiğini bir asır önce şu şekilde açıklamıştır: “Bizce kullanılan Arapça ve Farsça kelimeleri içine aldığı hâlde bu kitaba “Kâmûs-ı Türkî” (Türkçe Sözlük) adı verilmesine belki karşı çıkanlar bulunur; ancak dilimiz Türk dilidir, bu dil için yazılmış bir sözlüğe de başka isim düşünmek yersizdir. Dilimizde kullanılan kelimelerin hepsi de hangi dilden alınmış olursa olsun, gerçekten kullanılmak ve bilinmek şartı ile Türkçe sayılır.” (Sâmi, 1991: XXV) Şemseddin Sâmi’nin bu açıklamaları bir asır önce yapması Türk dili ve kültürü açısından çok anlamlıdır. Onun bu konudaki görüşleri, günümüzde Osmanlıcayı, Osmanlı Türkçesini ayrı bir dilmiş gibi görenlere verilebilecek akademik bir cevaptır.

Büyük dil âlimlerimizden Şemseddin Sâmi’nin 1897 yılında yayımladığı “Lisan ve Edebiyatımız” adlı makalesinde dile getirdiği görüşler de yine bir dil gerçeğini ortaya koymaktadır. Buna göre Osmanlıcayı üç dilden oluşan bir dil olarak görmek tamamıyla yanlıştır. Dünyada saf dil, arı dil, öz dil aramak beyhudedir. Şemseddin Sâmi, Osmanlı Türkçesi hakkındaki görüşlerini ifade ederken kendisinden yıllar sonra ortaya çıkacak olan öz Türkçecilere de aslında yıllar öncesinden gerçekleri görebilen bir dil bilimci gibi cevap vermektedir (Banarlı, 1975: 287-288): “Osmanlı lisanı, üç dilden, yani Arapça, Farsça ve Türkçeden mürekkeptir demek âdet olmuştur. İlahî âdete ve tabiata aykırı olan bu tabir, ekseriya dil ve edebiyat kitaplarında söylenip duruyor. Ne kadar yanlış, ne büyük hata! Üç dilden mürekkep bir dil, dünyada görülmemiş şey!..

Hayır! Hiç de öyle değildir. Her lisan bir lisandır. Kavimler ve ümmetler arasında olduğu gibi, diller arasında da yakınlık ve münasebet olup her birkaç lisan bir zümre teşkil eder. Bizim söylediğimiz lisan, Turan dilleri zümresine mensup Türk lisanıdır.”

Yağmur Atsız’ın (2005: 186) verdiği bir bilgiye göre de “Tunuslu Hacı Muhammed, 1559 yılında bitirdiği ve Şarkiyat bakımından hâlâ önemli bir kaynak olarak addedilen meşhur Coğrafya Kitabına ‘Bu eseri Türk Dilinde yazdım; zira bu dil, bugün dünyaya hükmeder.’ ifadesiyle başlar.”  Sadece bu açıklama dahi Osmanlıca teriminin yanlış olduğunu göstermeye yetecek kadar önemlidir ve tarihî bir gerçeği vurgulamaktadır.

                Görüldüğü gibi yaygın olarak kullanılan Osmanlıca terimi, aslında pek de doğru bir terim değildir. Ancak yaygınlaştığı için sık sık kullanılmaktadır. Böyle olunca da konuya yabancı olanlar Osmanlıcayı, Osmanlı Türkçesini başka bir dil olarak görebilmektedirler. Nitekim bir sohbet esnasında bize yöneltilen “Osmanlı döneminde hangi dil konuşuluyordu?” şeklindeki soru da bunu doğrulamaktadır. Bu soruyu soran kişinin dil, kültür ve edebiyatla ilgisi olmaması, bu sorunun tebessümle karşılanmasına sebep olabilir. Ancak 2005 yılında yapılan akademik bir toplantıda kullandığımız “Osmanlı Türkçesi” teriminden son derece rahatsız olan bir Türk dili akademisyeniyle karşılaşmak da bizi çok şaşırtmıştır. Bu zihniyetteki bir insanın Türk dili akademisyeni olması ve “Osmanlı” ile “Türkçe” kelimelerinin yan yana getirilmesinden rahatsızlık duyması, kanaatimizce, Türk dili ve kültürü bakımından bir talihsizliktir. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi Osmanlıca, binlerce yıllık geçmişi olan Türkçenin sadece belli bir dönemine verilen isimdir. Aynen Köktürkçe, Uygur Türkçesi, Karahanlı Türkçesi, Harezm Türkçesi, Eski Anadolu (Türkiye) Türkçesi ve bugünkü Türkiye Türkçesi gibi. Buna göre Osmanlı döneminde yaşayan insanlar da elbette ki Türkçe konuşuyordu, başka bir dil değil.

                Yeri gelmişken Osmanlı Türkçesi ile ilgili olarak anlatacağımız şu olay da sosyal bilimler alanında çalışan ve profesör unvanı taşıyan bir akademisyenin kendi dili ve kültürü hakkındaki cehaletini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. Bu akademisyen, masamızda Osmanlı Türkçesiyle yazılmış bir metin gördüğünde şu soruyu sormuştu: “Sizin Arapçayla ne işiniz var?”

Bir akademisyenin sorduğu bu soruya siz olsaydınız ne cevap verirdiniz? Çünkü soru yanlış. Bir defa Osmanlı Türkçesi Arap harfleriyle yazılan bir Türkçedir; Arapça değildir. Arap harfleri kullanıldığı için o dil, Arapça mı sayılmalı? Biz bugün konuştuğumuz Türkçeyi yazarken Latin kökenli alfabeyi kullanmıyor muyuz? Bu mantıkla hareket edersek biz bugün Türkçe değil, Latince konuşuyoruz, demektir. Kaldı ki Türk milleti, tarihin değişik devirlerinde farklı alfabeler kullanmıştır. Tarih boyunca Türkler tarafından yaygın bir şekilde kullanılan beş alfabe vardır: Köktürk alfabesi, Uygur alfabesi, Arap harfli alfabe, Latin harfli alfabe ve Kiril alfabesi. Bunların yanı sıra Türklerin diğer beş alfabeye göre kısa bir müddet ve sınırlı alanlarda kullandığı diğer alfabeler ise Soğd alfabesi, Mani alfabesi, Brahmi alfabesi, Süryani alfabesi, Tibet yazısı, İbrani alfabesi ve Grek alfabesidir (Ergin, 1981: 2; User, 2006: 26-27). Hemen ilave edelim ki Türkçenin ihtiyaçlarına cevap veremeyen Arap harfli alfabeyi bırakarak 1 Kasım 1928’de Latin alfabesini kabul etmemiz son derece isabetli olmuştur. Tarih boyunca atalarımızın kullandığı bu alfabeler ve bugün Türkiye Türklerinin kullandığı Latin alfabesi de göstermektedir ki biz Türkçeyi değişik alfabeler vasıtasıyla yazıya geçirebilmişiz. Bu bakımdan kullanılan alfabeyle konuşulan dilin birbirine yapışık olduğunu zannetmek yanlıştır. Alfabe ile dil birbirine yapışık değildir. Çünkü harfler kullandığımız seslerin yazıdaki işaretleridir, yani bir araçtır. Nitekim tarihin farklı devirlerinde farklı alfabelerle kaleme alınmış olan Türkçe eserler ve belgeler de bunu doğrulamaktadır.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Osmanlıca terimini yanlış anlamak insanları birtakım yanlış değerlendirmelere götürebilmektedir. Osmanlıca demek Osmanlı Türkçesi demektir. Osmanlıcayı ayrı bir dil gibi görmek, bilgi eksikliğinin yanı sıra milletinin tarihini inkâr etmek ve ideolojik davranmaktan başka bir şey değildir.

         

KAYNAKLAR

Atsız, Yağmur, Meçhûl Genç Gazeteciye Mektublar, 2. Baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 2005.

Banarlı, Nihad Sâmi, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 1975.

Ercilasun, Ahmet B., Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, 2. Baskı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2005.

Ergin, Muharrem, Osmanlıca Dersleri, 5. Baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1981.

Sâmi, Şemseddin, Temel Türkçe Sözlük (Kâmûs-ı Türkî’nin Sadeleştirilmiş ve Genişletilmiş Basımı), C. 1, Tercüman Genel Kültür Yayınları, İstanbul, 1991.

Sâmi, Şemseddin, Kâmûs-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1978.

Timurtaş, Faruk K., Türkçemiz ve Uydurmacılık, 2. Baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1980.

Timurtaş, Faruk K., Osmanlı Türkçesi Metinleri II, 6. Baskı, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1996.

User, Hatice Şirin, Başlangıcından Günümüze Türk Yazı Sistemleri, 1. Baskı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2006.


Türk Yurdu Ekim 2007
Türk Yurdu Ekim 2007
Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242