YÜREKLERİ YAKAN YİĞİT KARDEŞİM ÖZÖNDER’E AĞIT

Eylül 2007 - Yıl 96 - Sayı 241

 

Dün konuştuğumuzda, vatan için, bayrak için, ulu Türk milleti için yeni ve büyük mücadele için oturup konuşmamız icap ettiğinden ve bunun için Beytepe’ye geleceğinden söz etmiş, ben de, bekliyorum demiştim. Bugün öğlene doğru, uçmağa vardığın haberi ulaştı, dondum kaldım,inanmadım.İnanamadım, olmaz bu densiz şaka dedim, Sema’ya hal hatır sorayım dedim.Sesinden ve sözünden göğü yırtan haberi duydum, dondum, soluğum kesildi, bir şey diyemedim kardeşim.Böyle apansız, bir anda, vakitsiz erken bir çağda, niye, niye be kardeşim bu acele, niye bu yüreklere ateş düşürmek kuşluk vakti, neydi kendini yurdun ocağına atıp çevirip yakmak, neydi bu çağrı, neydi?!..

Nefesim, nutkum tutuldu, içimden bir cayırtılı söz yükselip boğazımda düğümlenip orada yankılandı ve bütün vücudumu sardı: Vataaaan ağabey, vataaan, şurada garip, yıkılmaya terk edilen vataan! Bu dünyada tek sevdamız Türklüğümüz, tek çileye katlandığımız ve uğruna nefes aldığımız vataaaaaan!..Bu vatan ruhları, akılları, idrakleri çalınmışların vatanına dönmüş ağabey! Makam, mansıp uğruna alınır satılır oldu vatan ağabey, vataaan! Dedi o cayırtılı ses. Ağabey dedin, beni taşırsın diye güvendim, sen şu olan işe bak görklü Tanrım, sen şu olan işe bak! Niye? İçimde cayırtılı ses, o ses, kardeşimin, ülkü yoldaşımın sesi, yankılanıp duruyordu.

Bu cayırtılı sesi, dokuzuncu boğumda yankılanan bu sesi: vataan, vatan tehlikede vataaaan çığlığını duyan var mı? Ordada, burdada adam arıyorum adam, duyan vaaar diye bana ses versin! Onun içimde yankılanan cayırtılı yürek yakan çığlığın karşılıksız olmadığını duymak isterdim!

Evet, içimde yankı yapan o söz, içimden gelip boğazımda düğümlenen o söz, senin sözün olmalıydı, oturup günler boyu yine üstüne konuşmalıydık; ama olmadı, yüreklerimizi yakmayı, gönüllere ateş olup sönmeye yüz tutan vatan aşkının ocaklarını tutuşturmayı tercih ettin ve yaktın; ama sevdiğinin yüreğini, seni sevenlerin yüreğini, aynı aşkın çilesini çekip arkada kalan yoldaşların yüreklerini dağlayıp varsan gelinmez şehrine doğru at saldın be kardeşim!..Atsız’ın deyimi ile, içinde yaşadığımız şu dünya mezellet batağına batmışken ve önümüzde verilecek büyük mücadeleden sen söz ederken, ve bana oturup konuşalım ağabey derken, bir anda ne değişti, ne düşündün birden ve bu ülke için, ve bu milletin geleceği için düşündüğünde her şey o denli umutsuz mu göründü sana; ve bu yüzden mi bir anda, karar verip kimseye danışmadan, ve kimseye söz hakkı tanımadan Tanrı dağı etrafına toplananlar sofrasına katılmaya dolu dizgin at saldın?

Vataaan çığlığı yürekleri yakıyor be kardeşim, yakıyor delicesine, görklü Tanrım bu kadere isyanım var, bağışla!..

Ülke topraklarının tapulanıp satışına mı kızdın kardeşim? Çuval giyenleri seyredenlere mi öfkelendin? Kıbrıs’ı altın tepside ele peşkeş çekmeye girişenlere mi, yoksa at uşağı gibi ecdadının at uşakları olan AB kapılarına bağlanmamıza mı öfkelendin? Görklü Tanrı’nın bağışladığı dini bu zamanda bir tür putperestliğe çevirmeye girişenlerin macerasına mı öfkelendin? Devlet gibi bir devlet olma yoluna girmişken yeni kervanımız, yoldan çıkarılışına mı kızdın?

Mollalar bile bu çağda gururlu ve yaratıcı bir devlet sahibi olmayı becerdiler, biz şu çağda başımızı yerden kaldıramaz olduk diye mi kızdın? İsrail gibi çıkarlarını korumada göz kırpmayan bir devlet sahibi olamayacağız diye mi üzüldün? Bu devlet bu çağda yeniden XIX. yüzyılı yaşamaya mahkûm ettirilmemeliydi diye mi düşünüp umut kestin? Sürekli yaratıcı enerjisi heba edilen Türkiye’mizden, boşa akıtılan ülkemizden ümit mi kestin?

Elin barutu ve elin tüfeği ile vatanın korunamayacağını mı gördün? Yoksa ruhu ve gururu çalınmış bir yığına dönüştürülmüşlerin halini görüp geçmişimize bakıp utandın, dayanamadın mı? Kim kurtaracak vatanı bu sakil zihniyetten, bunca sahipsiz mi gördün be kardeşim! Görklü Tanrı demek bize göstermediği gerçeği sana gösterdi ve bu yüzden çekip gittin, bilemiyorum, anlamıyorum, şu an basiretim bağlandı, geceye sığınıp yalnızlığı içimdeki ses ve çığlık ile paylaşıyorum. Ne diyeyim, ne?

Söz dokuz boğumdur, derler ya, son boğumda düğümlenen bir ses cayırtılı bir gürültü ile içimde yankılandı: Ağabey, ben geri dönülmez bir yola girdim, tehlikede olan ben değil, arkada kalan vataaaan! Vataaaaaan!

Onu ben, İstanbul’dan Ankara’ya geldiğimde tanıdım. Hacettepe’ye 1969 yılında asistan olmuştum. Nasılsa, İstanbul’dan ve bildik ortak bir çevreden birinin Hacettepe’ye geldiğini ve kim olduğumu öğrenmişler, yakın çevreden duymuşlar. Sonradan adının M. Cihat Özönder olduğunu gelip tanıştığında öğrendiğim genç, bana bir grup öğrenci ile birlikte gelmişti. Grubun lideri olduğu belli olan bu genç uzun boylu delikanlı benim ile tanışmak istediklerini, buraya geldiğimi İstanbul’daki gençlerden öğrendiklerini söyledi. Oturduk, konuştuk, tanıdık isimlerden söz ettiler, tanıştık.

Benim ile tanışmağa gelen bu gençlerin hepsi, Hacettepe Üniversitesi’nin çeşitli bölümlerinde öğrenci idiler. Cihat, sosyoloji öğrencisiydi. Ateşli, atılgan, zeki, uzun boylu ve yakışıklı bir delikanlıydı. Meğer o aynı zamanda Türk danslarının da öğrencilere eğiticisi imiş. Bunu daha sonraları öğrenecektim.

Hacettepe Üniversitesi Türk dansları topluluğu danışmanlığı ve sorumluluğu, 1970 yılında bana verilmişti. Hiç bilmediğim bir işi nasıl yürüteceğimi kara kara düşünürken, hocam Şükrü Elçin, merak etme, Cihat diye bir genç öğrencim var, o sana yardımcı olur, dedi. Cihat ile bir kez daha Şükrü Elçin’in odasında yan yana geldik. Türk danslarının öğrencilere öğreticisi olduğunu söyledi ve bu gerçeği de böylece öğrenmiş oldum. Artık, öğrenci ilişkisi arkada kaldı, aynı ülkü yolunda yürüyen iki arkadaş, iki yoldaş, ağabey ve kardeş gibiydik. Galiba birbirimize benzer taraflarımız çok olmalıydı ki kimi zaman kardeş misiniz? Sorularına da muhatap olurduk.

Cihat, dört dörtlük tabir edilen bir öğrenciydi ve benim için ise aynı yolda at koşturan kardeşti, ülkü yolunda yoldaşlardık. Er meydanı denince mangalda kül bırakmayan nice somun erleri tanıdık şu kısa altmışı aşan ömür serencamım içinde, ama o ne sözünü etti er meydanının, ne de somun eri oldu. Ayrışma çağında, Atsız çizgisinden inhiraf etmeyip saldırgan zavallılığa karşı yiğitçe direnenler arasında yerini aldı ve çatışma alanlarında, yoldaşlarını girdaplı kuyulara sürüklenmekten kurtardı ve onlara ağabeyi ile arka oldu, buna yakından tanığım.

İçimde yankılanan cayırtılı ses haykırdı: Vataaaan, ağabey Vataaaaan!..

Cihat, benim öğrencilik yıllarını bildiğim, ailesiyle tanıştığım kardeşim, arkadaşım, ülkü yoldaşım ve meslektaşım idi. Yaşadığımız, içine girip çıktığımız türlü maceralar geçirdik. Benzerliklerimiz, farklarımızdan çok olmalıydı ki bazen erenler meclisinde bana takılırdı: Ağabey, hangimiz siret, hangimiz sûret, ben bazen bu durumu karıştırıyorum, derdi. Ne fark eder, ha sen, ha ben, yol bir, yoldaşlık bir, son ucu Tanrı Dağı değil mi? derdim. Beni yolcu eder diye umar ve beklerken bak şu yaptığı işe, bir ağabeye bu yapılır mı?

Boğazımda düğümlenip yankılanan cayırtılı söz/ses: Vataaaan ağabey, vataaan!..

Dünyayı bu kadar hızlı değiştirenler, bizi biz olmaktan çıkaran kimler? Nereye gidiyor bu sürüleşmiş insan yığınları? Nereye gidiyor, bu geçmişsiz geleceksiz yığınlar? Kimler çalmış geçmişlerini, kimler çalmış geleceklerini? Kimler çalmış ruhlarını, akıllarını, kimler çalmış idraklerini ve izanlarını, kimler?

Ey bu vatan, bu tarih, bu geçmiş, bu ecdat mirası ulu medeniyetin sahipleri ve torunları, acaba şimdi nereye savuşup gitmişler? Gören, bilen var mı? Yangın yerine çevrilmiş, yağmalanmış ve talan edilmiş, ele güne satılmış şu vatan toprakları için kim ayağa kalkacak, bu miras kimin? Yazık, hiç mirasçısı, sahibi yok mu şu garip toprakların? Besbelli yok ki, kime ait olduğu belli değil ki, eline bir bez, bir kağıt parçası geçiren, “benim, benim” diye meydanlarda nara atıyor. Dünya, zavallı, ruhu, aklı, geçmişi ve geleceği çalınıp sürüye dönüştürülmüş bir ulu milletin şaşkınlığını hayretler içinde seyrediyor ve geçmişimden, ecdadımdan, toprağa düşen şehitlerimden utanıyorum, başım yere eğik, çaresizliğime, çaresiz bırakılışıma ağlıyorum. Cihat, eminim bu gerçeği gördü, ve dönülmez viraja girdi ve ardına bakmadan, bir anda çekip gitti.Yüreği bu acıya dayanamadı, atlayıp atına, dosdoğru Tanrı Dağı’na doğru sürdü.

Ben diyorum, o son ateşi yakmak için bunu yaptı, yaktı ve gitti. Müebbet ülkenin müebbet alemine at saldı. Belki uyuyanlar uyanır, canlar tutuşur, bilinçsizler bilinçlenir, ruhsuzlar ruhlanır, yağmaya kalkışanlar utanır, utandıracak yiğitler sahne alır diye, bir yeni Sultan Ahmet Camii mitingi gibi, bir diriliş avlusu gibi, hepimizi bir avluya cem edip hepimizi uyanmaya çağırdı.Uyanın ey uyuyanlar, karın doyurmaya akıl yoranlar, kalkın ayağa ve ecdat mirasına sahip çıkın, diyordu bize.Kulaklar sağır, o gün gözler kör, gerçekten uzak zavallılar, birbirlerine baş sağlığı diliyorlar, içim ağlıyor, yırtılıyor yüreğim, utanıyorum yoldaş, utanıyorum kardaş!..

İçimde doğup yükselen ve son boğumda düğümlenen o cayırtılı ses: Vataaaan ağabey, vataaan tehlikedeeee ağabeeeeeey , vataaaaaaaaaaan !...

Bu sesi duyanlar, eğer duyanlar varsa, ayağa kalksınlar! Yürekleri yakan yiğit, M. Cihat Özönder uçmağa vardı. O,bu vatan için doğdu, bu vatan için nefes aldı, bu vatan için yaşadı ve şanlı tarihi ile bugün garip kalan bu aziz millet uğruna öldü. Bütün yoldaşları gibi, bu vatanı, bu tarihi ve bu milleti, o da karşılıksız, ivazsız gönülden sevdi, çileye talip oldu, yandı, sızlanmadı ve edaniye boyun eğmeden yaşadı. Türk dünyasının bir o yanına, bir bu yanına durmadan at çaptırdı bir ömür ve bir anda, ne olduysa oldu, bizden erken davranıp, yoldaşlarını geride bırakıp atının yönünü Tanrı Dağı’na doğru çevirdi. Yürek yakan yiğit kardeşim, Hakka yürüdü gitti. Başı dik bir devlet istiyordu, ruhu ve yaratıcı iradesi olan, herkes ile eşit ve eşitler arasında en eşit bir devlet görmek istiyordu, umut vardı başlangıçta. Sülükler bunları bir bir çaldılar. Binbir etiket altında gelip programlarını uyguladılar ve uyguluyorlar ve bir fare gibi, uyuttukları ve afyonladıkları toplumu yiyip bitiriyorlar. Uyumayın uyanın, uyanın ey ehl-i vatan, müesses meclisin kurduğu nizam da yıkılıyor, hiç değilse, meşru savunma hakkına davran, ecdadını utandırma, mahşer günü ne hesap vereceksin, mideme bağlıydım, din diye mideme sarıldım mı diyeceksin? Vatan diye, geçmiş diye, Türklüğüm diye mideni mi seçtiğini söyleyeceksin? Hani senin ruhun, hani senin vicdanın, hani senin milletinin geleceği, hani senin vatanın dediklerinde ne cevap vereceksin? Senin o kör midene bağlandığın gibi ecdadın bağlandı mı? Dünyayı düzene koyup bugünü yaratan ecdadına dönüp bakacağına utanmadan, dünün at uşakları ardında düşmüş, onlardan merhamet ve adalet dileniyorsun! Seni yemeğe karar vermiş sırtlanlarda merhamet olsaydı, kapı önün yangın yerine döner miydi? Hiç değilse, düşün bu şerefsizlik dolu insanlık dışı manzaraları, seyrederken gözünü aç biraz düşün, hiç ecdadın buna benzer bir iş yaptı mı? Bunları mı demek istiyordun be kardeşim, deseydin ve keşki çekip gitmeseydin!..

Kim bilir, yürek yakan yiğit kardeşim, belki de son çare diye düşünüp Tanrı Dağı’na at saldı. Tanrı Dağı çevresinde toplanan ecdadı haberdar edip sefere çıkmaya mı çağıracak!..Ey yurdum, sahipsiz yurdum, elin yabanına sofra çekilen yurdum!..Seni dalayan itler, seni dalayan yabanın çakalları ve bu manzaraya bakıp ne şanlı gelecek diye övünen somun pehlivanları, kendini darı tanesine mahkum edip insanım diye yürüyen pislik çuvalları, hepinizi elbet bir gün elleriyle boğacaktır ecdat ruhları. Hepinizi, bu aziz yurt uğruna toprağa düşen yiğitlerin kanı boğacaktır ve bir gün hepiniz, bu kanda yedi sülalenizi ecdat ruhlarının hesaba çektiğini göreceksinizdir!..O ruhlar, bu yurdu miras bırakan ecdadın ruhları, unutmayın, onlar ulu menzillerden kalkıp gelecek ve hepinizden hesap soracaktır!..

Boğazıma gelip düğümlenen söz, içimde yine yankılandı: Vataaaaaaan ağabeeeeeey, Vataaaaaaan!

Ey ruhları, akılları, vicdanları çalınanlar, ey geleceği karartılanlar, sözümü iyi dinle, ünümü anla ve düşün! İnsan ve Türk olmanın yolunu tut, geçmişini öğren ve geleceğini, yüreğimizi yakan yiğidin baş koyduğu yolda ara, bul derim. Bulmaz, aramaz, kim olduğunu, nasıl bir mirasa sahip bulunduğunu öğrenerek geleceğe yürümeyi beceremezsen, sen de mevcut sürüye katılır gider, yer içer yaşarsın! Hayvanlar da yer içer ve bir ahıra girer çıkar! İnsanı hayvandan ayıran aklı, iradesi ve idrakidir. Geçmişini insan bilir ve geleceğini düzenler. Hayvan hayvandır, ne geçmişini, ne geleceğini bilir, bilse giyotine baş uzatır mı? Hayvanın sürü halinde yaşamaktan gayri başka bir hüneri yoktur.

Hayvan gibi yiyip içmek, çayırda gezip salınmak ve sonra ahıra girip yatmak hoşsa, şüphesiz sürüden biri olarak bir gün ölürsün, ama insan sayılmazsın! Ey insan olma ve hayvan kalma arası duran zevat, bu tercih senin tercihindir, haydi durma yap! Bu dünyadan insan kılığında nice hayvandan dûn yaratıklar gelip geçti ve hala geçmektedir. Bunların hepsi el- âlemin ahırında beslenir gider, istedikleri gibi sürülür, istedikleri gibi güdülür, otunu/ etini yer, sürüden biri olur, yaşar gider!

Behey ruhu çalınmış adam, bir nebze insanlık da mı yok sende; ecdadının sana bıraktığı şanlı mirasa bakıp utan, ayağa kalk ve adam olduğunu, insan olduğunu cihana hatırlat!..Yürek yakan yiğit, adam gibi ayağa kalkasın,diye nefes tüketti, biraz utan!..Yoksa boş yere dikilme önüne yarın, bırak, eksik olsun geldiğin, o yer sana göre değil!..

Ah sahipsiz vatan, ah kimsesiz yurdum, diyordun! Bana birisi var desin, sahibi vaaaar desin, göreyim nice yiğitmiş, nerede, hangi köşesinde yaşarmış şu Turanın, görklü Tanrım göster, göster sağ iken bir göreyim!..Bir avuç göz yaşı, bir avuç acı, bu dünyada vatan için bizim de payımıza düşen bu be kardeşim!..

İçimde yankılanan cayırtılı ses yine diyor: Vataaaaan!...Ağabey, vatan tehlikedeeeeee !...

Ne diyeyim be kardeşim! Gelimli gidimli dünya, son ucu ölümlü dünya, bir darı tanesine tutsak olmakta ne fayda!.. Aziz kardeşim, yürek yakan yiğit, ruhun şad, yerin uçmağ olsun, el-fâtiha, amin. Atakent , 26. 7. 2007

 


         

Türk Yurdu Eylül 2007
Türk Yurdu Eylül 2007
Eylül 2007 - Yıl 96 - Sayı 241

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele