Doç. Dr. Erol GÖKA: SOSYOPSIKOLOJIK ORTAM VE ULUSLARARASI KONJONKTÜR AKP’YI ÖNE ÇIKARTTI

Eylül 2007 - Yıl 96 - Sayı 241

        1959 yılında Denizli'de doğan Erol GÖKA, 1989 yılında “Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı” oldu ve  1992 yılında “Doçent" olmaya hak kazandı. 1998’den bu yana Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi olan Göka, aynı zamanda Arjantin Felsefe Okulu’nda hocalık ve TRT-1’de yayınlanan “Konuşu-yorum” adlı programın sunuculuğunu da yapıyor. Çok sayıda makalesi ve kitabı bulunan Erol Göka, “Türk Grup Davranışı” adlı kitabı ile, Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2006 "Yılın Fikir Adamı" ödülünü almaya layık görüldü. Doç.Dr.Erol Göka ile 22 Temmuz seçim sonuçları ve Türk seçmen davranışı üzerine konuştuk.

 

- 22 Temmuz sonuçlarını genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

- Bir önceki seçimlerden bu yana olup bitenleri dikkatle incelediğimizde, 22 Temmuz 2007 seçim sonuçlarının tartışmasız galibinin zaten AKP olacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Zira görülecektir ki hem milletimizin ruh halini ve tercihlerini belirleyen sosyopsikolojik ortam, hem de bu ortamı dikkatle izleyen, desteklerini ona gore belirleyen uluslararası konjonktürün baş aktörleri, yeniden tek başına AKP iktidarını değiştirilmesi imkansız bir biçimde dayatmaktadır. Bu “imkansız”lığa AKP’nin kuruluş zamanlarından itibaren başlayan ve artan bir ivmeyle süren, siyasal tarihimizde eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaşan medya desteğini ve Türk ekonomisinin geçim derdine düşmüş tabandaki kitlesel aktörleri ile en üstteki zenginlerinin varlıklarını ve geleceklerini garantiye alabilmek için güven ve istikrara, yani yeniden tek başına AKP iktidarına duydukları ihtiyacı eklersek, onu “vazgeçilemez” hale getiririz. Eğer “vazgeçilemez” olana, Irak işgalinden beri olup bitenleri kaygıyla izleyen, geleceğinden ciddi biçimde endişe eden, Irak’ın Kuzey’indeki Kürt oluşumlarının işbirlikçilerinin ve ülkemizde dökülen kanın suçluluğunu vicdanlarında her geçen gün daha şiddetle hisseden Müslüman-Kürt vatandaşlarımızın motivasyonlarını da dahil edersek, “vazgeçilemez” olan yeniden tek başına AKP iktidarı, ülkenin büyük çoğunluğu için “hayat kurtarıcı” hale dönüşür. Öyle olmuş, insanımız adeta bir can simidi gibi “hayat kurtarıcı” bir misyon atfettiği, yeniden tek başına AKP iktidarını sandıktan çıkarmıştır.

“Hayat kurtarma” gibi müthiş bir fonksiyonu üstlenmesi, can simidini, dev bir kurtarma gemisi haline getirmez. Can simidi, can kurtarır ama eninde sonunda yalnızca can simididir. Can simidinin sağlamış olduğu yaşamaya devam etme imkanı, elbette bir umudu da beraberinde getirir ama var kalabilmenin dolaysız biçimde sağladığı umut, icraattan elde edilen gerçek bir güvenin umudu değildir. Pekala can simidine tutunmuş birisi de “Durmak yok, yola devam” diyebilir, hatta demek zorundadır, başka çaresi yoktur. 

 

- “Can simidi” rolünü biçtiğiniz AKP’nin % 46,5 düzeyinde oy almasında AKP Hükümeti’nin “başarısının” payı nedir?

 

- 22 Temmuz 2007 seçimlerindeki AKP galibiyetinde, geçmiş AKP Hükümeti’nin başarısının payı çok azdır. Zira yaşam koşulları ve kalitesi anlamında hükümet icraatlarından yurttaşlarımızın dünyalarına yansıyan belirgin bir gelişme olmamıştır. İnsanlar sandıklara fevkalade güzel hayatlarının devamı için değil, “Hiç değilse AKP, dünyanın desteğini alarak hükümet etmeyi biliyor. AKP, tek başına hükümet olursa en azından bugünümüzü aramayız!” diye gitmişlerdir. “Hiç değilse…” diye başlayan bir tercih cümlesi, “can simidi” benzetmesiyle birebir örtüşmektedir. AKP Hükümeti’nin olumlu icraatları, halkın belleğinde, “duble” yollar, bazı hastanelerde kuyrukların kalkması ve “halkın dilediği hastaneye gidebilme ihtimalinin belirmesi”, TOKİ evleri ve YTL’nin ortaya çıkması olarak yer etmiştir.  Enflasyon düşmüştür düşmüş olmasına ama geniş halk kitleleri de girişimci de bu düşüşten pek de bir şey anlamamıştır. Ortada iyi rakamlar vardır ama ekonomi iyi mi, kötü mü kimse emin değildir. Bu saydığımız icraatların da olumlu olup olmadıkları tartışılabilir, bizim söz konusu etmek istediğimiz bu değil; bu icraatların şöyle ya da böyle toplumsal bellekte olumlu bir yer etmiş olduğudur. Herkes kabul eder ki bu olumlu izler dışındaki hükümet icraatları, kim olsa, kim gelse aynısını ya da benzerlerini yapabileceği türdendir. Hükümet süreci boyunca yapılan icraat hataları, imaj zedeleyici gaflar da hiç de azımsanmayacak, en azından diğer hükümetleri aratmayacak düzeydedir. Şu halde ortada, icraattan kaynaklanan ve gelecek için insanların heves ve umutlarının tetiklediği bir coşkulu ruh hali yoktur. Zaten bu durgunluk seçim süreci ve sonrasında da açık biçimde kendisini belli etmiştir. Seçim sonrasında neredeyse her iki kişiden birisi, aralarından kimin AKP’e oy verdiğini arayan bir şüphe ve tedirginlik içindedir. Coşkulu bir umuttan eser bile görülmemektedir.

 

- Cumhuriyet mitinglerinde ve Cumhurbaşkanı seçim sürecinde yaşananlar seçimleri nasıl etkiledi?

 

- Bu sayılanların payı, bir önceki AKP icraatlarının payı kadar bile değildir, çok ama çok azdır. Belki yalnızca “merkez”de olduğunu ileri süren DP (eski DYP) seçmeninden bir kısmı bu nedenle AKP’e yönelmiş olabilir.  Zira iktidarın son ayları içinde gündeme gelen olgulardan çok daha once, çok daha güçlü bir biçimde insanların tercihlerini belirleyen süreçler işlemeye başlamıştır. Zaten seçim sonuçlarını neredeyse tıpkısının aynı şeklinde tahmin eden anketin sahibi şirket, tüm bunlardan once de AKP oylarının hemen hemen aynı yükseklikte olduğunu bildirmektedir. Yıllardır Türk Grup Davranışı üzerine çalışan birisi olarak “Ben oyumu, CHP’ye, Bağımsız Kürt adaylara, Saadet Partisi’ne, Genç Parti’ye  verecektim. Ama Cumhuriyet mitingleri ve Cumhurbaşkanlığı sürecinde AKP’ye yapılan haksızlıklar ve dayatmalar nedeniyle, inadına AKP’e oy verdim” diyen bir insan tipinin bu ülkede yaşadığına inanmıyorum. Bunlar okuryazarların fantastik uydurmalarıdır. Elbette merkez seçmeni, askerin hükümet işlerine karışmasını istemez ama ordusuna karşı “demokratik” bile olsa muhtıra vermeye de kalkmaz, sabrın ve tahammülün halkı gibi davranır. Askerin siyasete müdahalesi geçmişte seçmen tavrını belirleyecek düzeyde şiddetli olduğunda, seçmen sivil siyaset isteğini seçimlerde beyan etmiştir. Askerin komuta kademesi bu hatalardan dersler çıkardığını gösteren tutumlar içindeyken, hâlâ her kesimin rahatça tartışabildiği bir e-muhtıra, neden seçmenin tavrını belirlesin? Halk, e-muhtıranın belirlediği bir ruh hali içinde sandığa gitmiş olsaydı, bu kadar ciddi(!) darbe ihtimali nedeniyle hiç değilse AKP’e oy vermeyi düşünenlerin yarısının tam tersi bir tutum içine girmesi gerekmez miydi? Velhasılı Türk halkı ordusunun kıymetinin farkındadır, demokrasiyi tercih ettiğini zaten sandığa giderek belirtmektedir. Askerin komuta kademesi de e-muhtırayı sahiplenmek ve dozunu artırmak yerine sandığa gidilmesine hiç ses çıkarmayarak, hatta bizzat sandığa giderek, Başbakan’la görüşme sonrası dostluk pozları vererek demokrasiden yana tavrını belli etmiştir. Asker-halk gerilimi, bu kez asla sandıktan neyin çıkacağını belirleyecek boyutlara varmamıştır.

 

- Muhalafet partileri, başka türlü bir yol izlemiş olsalardı, durum değişmez miydi?

 

- İnsanımızı “Hiç değilse…” diye AKP’ye can simidi gibi yapışmaya zorlayan gerçek nedenlerden birisi de iktidara alternatif olabilecek nitelikte bir muhalefetin olmamasıdır. Bu yüzden yıllardır ne bir iktidar projesi ne bir karizmatik lider çıkartamamış olan CHP’nin AKP’nin seçim başarısının nedenlerine yönelik bir analiz çabası içine girmesi saçmadır. Kendisi bizatihi baş nedenlerden birisi olan CHP’nin AKP’nin seçim başarısının nedenleri üzerine kafa yormasında bir mantık hatası vardır. CHP, soldan merkeze doğru bir iktidar projesi sunmak, bu projenin timsali olan bir karizmatik liderlik oluşturmak gibi temel vazifelerini yapamamıştır. Seçimler sırasında da seçimler sonrasında da böyle bir mecali olmadığını göstermiş, bir süredir sürdürdüğü “Laiklik elden gidiyor!” kampanyasına, Cumhuriyet mitinglerinin de etkisiyle  “Cumhuriyet de elden gidiyor!” temasını eklemekten, insanların dikili ağaçlarını sallayıp korkutarak düşen meyveleri toplamaktan medet ummuştur. Büyük kitleler, korkularını yatıştırmak için oy vermez. Korku siyaseti yaparak merkez partisi olunmaz. MHP, “ulusalcı” diye ifade edilegelen ama bugün daha çok dünyada, Irak’ta, ülkemizde olup bitenlerden dolayı kırılan gururumuzun oluşturduğu öfke hissiyatı olduğu daha iyi anlaşılan tepkilerden bir pay almıştır. Ama kırılan gururların öfkesinden de büyük kitleleri yönetecek bir merkez iradesi, bir gövde siyaseti çıkmaz. CHP’nin “korku”suna, MHP’nin “öfke”sini ekleseniz de çıkmaz. Liderinin sükuneti ile büyük bir takdir toplayan MHP, öfkeye değil sükunete dayanmalı, merkez partisi olmak için büyük bir çaba içinde olduğunu göstermeli, uzun bir mücadelenin, kavramsal ve zihinsel dönüşümün işaretlerini şimdiden vermeye başlamalıdır.

Gövde siyaseti için yüksek umut veren ve son dönemece kadar oldukça iyi bir performans sergileyen yegane parti Mehmet Ağar’ın DYP’si idi. Son dönemeçte, Sayın Ağar’ın liderlik becerisini tartışmalı hale getiren, kişiliğindeki karizmatik potansiyeli tamamen ortadan kaldıran hatalar olmasaydı, ANAP ile birleşme süreci başarıyla tamamlanmış, kitlelelerin karşısına iktidar için güven veren kadrolarla çıkılabilmiş olsaydı, büyük ihtimalle seçimin sonucu böyle olmayacaktı. Birilerinin CHP-MHP Hükümeti senaryosuna karşı yine büyük ihtimalle AKP-DP Hükümeti çoğunluğu elde edecekti. Bunlar olmadı. Olmamış olan bir şeyin ardından ağıt yakmak için söylemiyorum tüm bunları. Bence artık nedenler üzerinde bile kafa yormak gereksizdir. Bir saptamam var, muradım, onu dile getirmek: Artık “merkezin, tarihsel olarak merkez partileri diye bilen partiler ve kadrolar tarafından restore edilmesi” ihtimali kalmamıştır. Bu maceradan vazgeçilmelidir. Merkez kitlenin olduğu yerdir; kitleler, kıyametten önce ölülerin dirileceğine inanmaz. Burası Türkiye’dir; küllerinden doğan kuşlar burada yaşamaz.  

 

- Uluslararası konjonktürün etkileri yönünden seçimleri değerlendirir misiniz?

 

- Seçimler, AB’nin ülkemiz ve kendisi için parlak bir gelecek vaad eden bir birlik olmadığının daha net görüldüğü, Irak işgalinin müsebbibi ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin sahibi olan Cumhuriyetçi Neocon’ların ciddi biçimde güç kaybettiği bir ortamda yapılmıştır. Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de, Afganistan’da yaşanan ve neredeyse kanıksamaya başladığımız kan ve vahşete rağmen, Büyük Ortadoğu Projesi’nin en dehşetengiz uygulaması henüz sahneye konmamıştır ve yakın gelecekte konma ihtimali yüksektir. Bu dehşet senaryosu, Neoconların İran’a saldırısına dayanmaktadır. Eğer dünya demokratik kamuoyu ve ABD’li demokratlar bu dehşet senaryosunu durdurmazlarsa ve daha korkuncu eğer ülkemizde bu senaryoya destek veren tutumlar ortaya çıkarsa biz, dünyadaki ve (bu seçimler üzerine söylediklerimiz dahil) ülkemizdeki siyasal durumu bütünüyle yeniden düşüneceğiz.

 

- AKP’nin bu seçimlerin ardından “merkez”e oturduğu doğru mu? Size göre Türkiye’de toplumsal merkez neyi ifade ediyor?

 

- Uzun zamandır üzerinde durduğumuz, “Türkiye Vardır” kitabımızın ana temasını oluşturan değerler analizine dayalı toplumsal merkez formülasyonumuzu tekrar edecek olursak; “Türklük”, ırk çağrışımlarından sıyrılarak Cumhuriyet’in tüm vatandaşlarına verilen bir sıfat; İslamiyet, hukuki anlamlarından sıyrılarak vatandaş çoğunluğunu bir arada tutan ve ritüelleriyle tarihsel belleğini yineleyen manevi bir atmosfer, “Batı”, ise yönelinmesi ve hatta aşılması gereken çağdaş uygarlık düzeyi haline dönüşen temel değer kaynaklarıdır.”  

Bu formülasyon, hala toplumsal merkezin ana mayası olmayı sürdürmektedir. Ama süren bir başka olgu da toplumsal merkezin oluşturucu değerlerinin siyasal merkeze yansıyamaması, siyasette uzunca bir zamandır dağınık, saçılmış bir değerler manzumesinin var olmasıdır. Hatta Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinden beri olup bitenler, AKP ve CHP’nin seçim kampanyası boyunca değerler kutuplaşmasını artırıcı berbat bir politika izlemeleri bu dağınıklığı korkutucu bir hale getirmiş, siyasetteki değerler parçalanmasının topluma da yansıma tehlikesi belirmiştir. Toplumsal merkezin siyasette kendisini göstermesi açısından bugünün dünden “daha iyi” görünen tek farkı, AKP’ye verilen oylarda kendini açığa vuran toplumsal merkezin “Ben buradayım. Birlik ve beraberlik istiyorum!” nidasıdır. Kendisine uygun bir siyasal söylem ve oluşum bulamayan toplumsal merkez, kavga ve kutuplaşma istemediğini, dünya ile bütünlük içinde bir sivil siyasetten yana olduğunu, kendisine dayatılana gitmekten başka çaresi kalmadığını, oylarını AKP’de birleştirerek dile getirmiştir. Bu dile getirişte, AKP’den başka yönetme iradesi gösterebilecek bir siyasal kadronun ortaya çıkmayışının ve AKP liderinin toplumsal merkezin cazibesini toplayan ülkemizdeki tek karizmatik siyasal aktör oluşunun da payı çok büyüktür.

 

  • Önümüzdeki dönemde Türk siyasetinin nasıl şekilleneceğini düşünüyorsunuz?

 

- Recep Tayyip Erdoğan’ın yüksek karizması, Türk siyasal hayatının yönünü belirleyecek en önemli faktördür. Bu sayede toplumsal merkezin ibresi AKP’ye dönmüştür. Ancak tek başına yüksek karizmatik bir liderlik toplumsal merkezin siyasete taşınması için asla yeterli değildir. Bırakın toplumsal merkezi ifade eden bir siyasal parti olmayı, yalnızca liderin karizmasına dayalı olarak yol almayı sürdürürse AKP’nin geleceği bile karanlık olabilir. Recep Tayyip Erdoğan bir biçimde partinin başından giderse, Özal ANAP’ından aşina olduğumuz geri sayım günleri AKP için de başlarsa şaşırılmamalıdır. Türkiye, eğitimden sağlığa, tarımdan turizme, adaletten asayişe çok büyük bir dert yumağı tarafından dört bir tarafından sarılmıştır. Toplumsal merkezin siyasal ifadesi için hem Sağ’dan hem Sol’dan yeni alternatifler her zaman çıkabilir. Dert yumağının böylesine bizi sarıp sarmaladığı zamanlarda Sol alternatifler her zaman daha şanslıdır. Merkez sağ oluşumlar, ülkemizde “kendiliğinden örgütlü sosyolojiler” adını verebileceğimiz tarikat, dinsel cemaat ve aşiret yapılarını incitmemeye çalışmıştır. ANAP ve AKP dönemlerinde bu hassasiyet, eski zamandaki dengeli çizgisinden taşmış adeta bu partilerin iktidarlarını “kendiliğinden örgütlü sosyolojiler”in egemenliği haline dönüştürmüş, bu görünümden dinsel ve toplumsal değerlerini birey olma konumunda yaşamaya çalışan insanımızı zedelemiştir. “Kendiliğinden örgütlü sosyolojiler”in haksız biçimde toplumda egemen olmasından kaynaklanan adaletsizlik görünümü, AKP Hükümeti’nin başarısızlığı ve toplumda genel adaletsizliğin artması durumunda çok bariz hale gelecek ve tepkilerin Sol’a yönelmesine neden olacaktır. Yani AKP’nin toplumsal merkezin siyasal oluşumu olmayı başaramaması ve/veya icraatlarının başarısız olması halinde Türkiye Sol bir kabarmaya hazır olmalıdır.

 

-  Sizce bu seçimlerde seçmen tercihlerini hangi faktörler belirledi? Genel olarak Türk seçmen davranışını analiz eder misiniz?

 

- Ülkemizde seçmenin tavrını belirleyen genel bir etmenden bahsetmek çok zor, bu çok duruma özgü nitelikler taşıyor. Şimdiye kadarki seçim sonuçlarını iyi analiz ettiğimizde, “iki eli kanda olsa” yine de o partiye oy verecek düzeyde fanatik seçmenin bile aslında ne kadar az olduğu ortaya çıkıyor. Yani halkımız siyasi bilinç açısından oldukça gelişmiş bir düzeyde, oyunun kıymetini dünyanın başka yerinde pek rastlanmayacak ölçüde iyi biliyor. Bu seçmenlik bilinci, oy vermeye gitmeyenlerde dahi çok yüksek oranlarda. Oyuyla dünyayı değil ama ülkesinin ve kendi kaderinin belli ölçülerde değişebileceğini hesaba katan, medyadan ve manipülatif girişimlerden etkilenmeyen ya da tam tersine tuzakları fark ederek ona göre tepki veren bilinçli bir seçmen kitlesiyle karşı karşıyayız. Bu bilinçlilik, insanımızın devletiyle ilişkisini hayatının vazgeçilmez bir parçası haline getirmesiyle ilgili olsa gerek. Bu yüzden halkımız, her zaman devletini oyuyla istediği kıvama getirebilen tercihler yapmasını biliyor.

Bu söylediklerimize rağmen yine de seçmenlerin tavrını belirleyen bazı hususlardan bahsedebiliriz. Bu hususların başında, “lider yönelimli” bir seçmene sahip olduğumuz gelir. En sevdiği ve/veya güvendiği siyasi liderin kim olduğu sorusunun cevabı, kabaca seçmenin hangi partiye yöneleceğini belirlemektedir. Partilerin vaadleri, seçim beyannameleri ancak “hangi lider?” sorusuna cevap ararken önem kazanır ya da bir başka deyişle ikinci planda kalır. İnsanımız liderin programını sunuş biçimini, programın kendisinden daha fazla önemser. Liderin kim olduğunu bir kez belirlemişse, ne yapar eder o liderin söylediklerini, hatta o liderin kişilik zaafiyetlerini bir biçimde meşrulaştırır.

 

- Türk seçmeninin lider yönelimli olduğunu söylüyorsunuz. Türk insanı için iyi bir liderde ne görmek istiyor?

 

- Tek bir cevabı var bunun: Kendi ihtiyaçlarını ve ideallerini temsil eden birisini lider yapar toplum. “Karizma”nın topluluk psikolojisi açısından analizinin sonucunda bu basit cevaba ulaşıveriyoruz. Karizma, topluluğun ihtiyaç ve ideallerini kendi bireysel psikolojisinin önüne alabilmiş ve kendi kişiliğini buna göre oluşturmuş insan demektir. O konuştuğunda adeta toplum konuşur, toplumsal tin adeta onunla birlikte nefes alır verir. Bu bakışım sayesinde, yıllar önce, henüz Refah Partisi oyları ilk kez yükselmeye başladığında, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün Türk siyasetinin en parlayan yıldızları olmaya doğru gittiklerini söyleyebilmiştim.

Elbette toplumların ihtiyaçları ve idealleri de sürekli bir değişim halindedir. O halde şimdi sorulması gereken soru şudur: Türk toplumunun ihtiyaçları ve idealleri, 15 yıl öncesine göre aynı mıdır? Ben şimdiye kadar bu soruyu soran ve doğru dürüst cevap veren bir düşünceye rastlamadım. Henüz aydınlarda bile Türk toplumunun ihtiyaçları ve ideallerinin değiştiği konusunda –ki bence çok ama çok değişmiştir- bir fikre rastlanmıyorsa, henüz toplum, bizatihi kendisinin yaşadığı bu değişimi fark etmemiştir. Psikolojiyi bilenler, bazen fark edişin değişimin kendisinden çok sonra geldiğini bilirler. 

 

- Bu seçimlerde, çok sayıda genç nüfus da ilk kez oy kullandı. Türkiye’de gençler nasıl bir psikoloji ile sandık başına gidiyor?

 

- Gençler tarafını daha kolay belli eder, ancak gençler tarafını kolay belli ettiği kadar çok rahat biçimde de bu kararından vazgeçebilir. Mesela ben, seçimlerden önce “milliyetçi oylarda yükselme” denilen durumun, aslında dünya olayları ve özellikle AB karşısında yaşanan gurur kırıklığı ve artan terör olayları nedeniyle, genç seçmenin her an değişebilecek tepkisinden ibaret olduğunu düşünmüştüm. Gençler için bu duygusal örselenmeler çok önemlidir, özellikle gençlik gruplarındaki konuşma temaları bu örselenmelere göre şekillenir. Ama gençlerin önemli bir bölümü, sandığa gitmeden önce evindeki babası, okuldaki sözüne güvendiği öğretmeni gibi kanaat önderlerine kulak vermiş; “negatif kimlik” yolunu seçmiş, kendisinin asla ciddiye alınmadığına inanan çok az bir kısmı marjinal tercihlerde bulunmuştur. Bu sözlerimin bir başka tarzda ifadesi şudur: Bakmayın siz seçimden  kararlı görünen gençlere, onların tercihlerini de büyük ölçüde seçimden önce kararsız olan erişkinler tarafından belirlenmiştir.

 

  • Terörün hergün bir-iki can aldığı bir dönemde yapılan seçimlerde, terörle mücadelede acz gösterdiği bilinen hükümet partisi ezici bir çoğunluk sağladı. Türk toplumu terörü, şehit cenazelerini kanıksıyor mu?

 

- Hayır hayır. Dünyada siyasi bilinci çok yüksek halklardan birisi olan halkımız terörü kanıksamıyor. İleride de asla böyle bir şey söz konusu olamaz. Şehit cenazeleri her zaman insanımızın yüreğini yakacak güçtedir. Ve fakat, terör için artık birşeyler yapılması gerekliliği ve şehit cenazelerinin yürek dağlaması, tek başına seçim kazandırmaya yetmez ki! Hatta tam tersi bile olabilir. İktidara talip olanlar, teröre karşı terörle mücadele ediyorum diye gözü kapalı savaşçı yollara başvuracak kadar öfkeli olurlarsa, toplumumuz, onların yönetme iradesinden emin olmaz, öfkeyle kalkan zararla oturur diye onlara oy vermekten kaçınabilir. Bu, özellikle sükunetiyle tanınan Sayın Bahçeli’nin ipli Erzurum mitinginden sonra, oldukça yüksek bir ihtimaldir.

 

  • Seçimlerden sonra, AKP’ye verilen oylar adeta "sahipsiz kaldı." Pişmanlık ya da mahcubiyet mi sözkonusu? AKP’ye oy veren seçmenin, seçimlerden sonraki psikolojisini değerlendirir misiniz?

 

- Tek cümleyle söylemek gerekirse, fanatik AKP seçmeninin dışında bu partiye oy verenler, "başka çarem yoktu!" demiştir. Keskin kulaklar, bu fısıltıyı işitmişlerdir.

 

  • Seçim sonuçlarını, Anadolu insanının "baskıcı devlete karşı meydan okuması" şeklinde yorumlayanlara rastlıyoruz. AKP’ye oy veren insanların böyle bir  bilinçle, hınçla hareket ettiği düşünülebilir mi?

 

- Halkımızın asla devletine bir hıncı yoktur. Ama “Halkın devlete hıncı olsun, Cumhuriyet’in karşısına dikilsin" diye yıllardır çaba gösterenler pek çoktur. Hâlâ insanımız devlete bir zeval gelmesin diye dua etmekte, Yaratıcısına yakarmaktadır. Siz hiç çocuğu askere giderken, üzülen, laik komutanlar yavrumu heder edecek diye döğünen birisini gördünüz mü!

 

  • "AKP’ye yapılan haksızlığa tepki" düşüncesinin seçmen tercihlerinde çok da belirleyici olmadığını söylediniz ama "mağduriyet edebiyatı"ndan medet umulduğu ve Türk insanının da "mazlum bildiğinden" yana bir tavrı olduğu muhakkak. Sizce Türk insanının bu özelliği nereden geliyor?

 

  • Türk insanı mazlumdan yanadır, çünkü kendisi mazlumdur, sürekli olarak ak-budunun iteklemelerine, kötü muamelesine maruz kalmaktadır. Ama bu yalnızca Cumhuriyet döneminde böyle değildi ki; Osmanlı’da da böyleydi, Göktürklerde de. İnsanımız bunu bilir. Merkez-perifer ayrımı, tarih boyunca Türklerin en büyük dertlerinden birisi olmuştur. Ak-budun ve kara-budun ayrımı her zaman gerilim kaynağıdır. Kara-budun her zaman ak-buduna haddini bildirmek ister. Had bildireceğim diye de devlet yıkmaya kalkmaz. İsyanını devlete zeval vermeden yapmanın ayarını iyi bilmesinin haricinde, halkımızın tarihsel psikolojisine sinmiş bilgeliklerinden birisi de mazlumu gözlerinden tanıması, dünün mazlumunun bugünün zalimi olabileceğini bilmesidir.

 

  • Teşekkürler hocam.

Türk Yurdu Eylül 2007
Türk Yurdu Eylül 2007
Eylül 2007 - Yıl 96 - Sayı 241

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele