Türk Dünyasında Müşterek Tarih Öğretimi ve Niteliği

Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

        Beşeri unsurların birbirleriyle münasebetlerini ve kültürel etkileşimini tetikleyen yegâne unsur, yüzlerce yıldır değişmeden süregelen bir sosyal kaideyi teşkil edercesine; iktisadi unsurlar olmuştur. Bu iktisadi unsurların ortadan kalktığı veya azaldığı ölçüde ise kültürel işbirliği veya alış-veriş ortadan kalkmış veya azalmıştır. Üzerinden geçtiği coğrafya sebebiyle; Türk milleti için önemli bir tarihi varlık olarak arz edilebilecek olan İpek Yolu da aynı kaidenin esaslarını taşımaktadır. Yüzlerce yıl boyunca kültür taşıyıcısı gezginleri ve tüccarları vasıtasıyla aralarında yüzlerce, binlerce kilometre mesafe bulunan; zorlu fiziki coğrafi etkenlerin birbirinden ayırdığı Türk boylarını birbirine bağlayan bir damar ağını andıran bu yol, Türk tarihi açısından yalnızca iktisadi bir unsur değildi. Bunun yanında işlevleri bakımından Türkistan coğrafyası içerisinde hars ve medeniyet bileşenlerini müşterek kılan bir kültür metaforu idi. Nitekim Türkistan coğrafyasındaki genel iktisadi düzenin küresel gelişmelere paralel olarak olumsuz yönde izlediği seyir; Asya’yı Avrupa’ya kıta üzerinden bağlayan ticaret yolunun düzenini değiştirdiği gibi, beraberinde kültürel unsurların da fiziki coğrafi etkenlerin hegemonyasına hapsolmasına vesile olmuş ve bunun bir sonucu olarak da; ilerleyen yüzyıllarda farklı Türk boyları kendi bulundukları mahallerde muhtariyet sergileyen kültürel evrimlerine devam etmiş ve diğer uzuvları ile bağını yitirme noktasına gelmiştir. Bu zaruri düzenin Çarlık Rusya’sı ve ardından Sovyet Rusya’sı dönemlerinde bilinçli asimilasyon ve “Türklüğe yabancılaştırma” misyonu ile desteklenmesi, idari ve kültürel ayrışmanın derinleşmesine sebebiyet vermiştir.

         

                    Türkistan coğrafyasına hâkim olan dış güç, bölgeyi sosyal-kültürel açıdan şekillendirme hususunda, özellikle maarif teşkilatını kullanma konusunda kendi politikaları açısından önemli başarımlar sergilemiştir. Bu durum Türkistan Türkleri açısından ise aynı ölçüde kara günlerin başlangıcıdır. 19. ve 20. yüzyılın muhtelif devirlerinde devletlerarası hukuku hiçe sayan Ruslar, Türkistan topraklarını işgal ederek “böl ve yönet” sistemini uygulamış; bu bölgede yaşayan Türklerin, Türk milletinin bölünmez birer parçası olduğu fikrinden uzaklaşmaları için her türlü idari, eğitimsel ve kültürel baskıyı uygulamıştır. Bu baskılar sonucunda Sovyetler Birliğinde Türk yerine; “Özbek”, “Kazak”, “Kırgız”, “Türkmen”, “Azeri” vb. boy, hanedan, bölge adları ile hitap edilmiş ve kendilerine birbirinden ayrı halklar oldukları ve Türklükle hiçbir alakaları olmadıkları fikri aşılanmıştır.[1] Rusların böl-yönet politikaları o kadar derin yaralar açmıştır ki; bugün bile bazı Türk devletleri arasındaki anlaşmazlıkların varlığını, mümkün kılmıştır.

         

        Tüm olumsuz şartlara ve kötü talihin tecellisine rağmen asırlarca işgal altında kalan Türkistan Türkleri; beş bağımsız devlet kurarak takdire şayan bir zafer kazanmıştır. Türk kağanlıkları döneminin ardından uzun bir müddet sonra Türkistan’da millî bağımsızlık tarihinin başlangıcı, bu olay olmuştur. Türkistan halkının uzun yıllar devam eden baskı, zulüm ve asimilasyon politikalarına karşı varlıklarını korumuş olmaları, her ne kadar istiklallerini kazanmalarında rol oynamışsa da; günümüzde bu bağımsız devletlerin içtimai yaşantıları ve dış politikaları, yüzlerce yıl devam eden Rus saldırılarının ve asimilasyon politikalarının yarattığı bazı olumsuz neticeleri barındırmaktadır. Söz konusu olumsuz etkiler eğitim teşkilatlarında da kendisini hissettirmektedir. Sovyetler Birliği’nin son zamanlarına kadar, hatta bu teşkilatın kendini feshinden sonraki dönemlerde de İlminsky[2]’nin ruhunu yaşatan bir kimliğe sahiptir. Nikolayİlminsky’nin özellikle dil tahribatı ve Türk dilinin farklı lehçelerine, müstakil formlarda Kiril alfabesine sahip birer dil hüviyeti kazandırma politikası şeklinde sistemleştirdiği ve maarifin alet edildiği bu bilinçli saldırı politikası, kısmen günümüzde ve çoğunlukla yakın dönemlerde hem dil hem de tarih bakımından aynı olumsuz işlevini devam ettirmiştir.

         

        Anadolu ve Türkistan coğrafyalarında okutulan tarih, bu durumun delilidir. Ortak tarihe sahip fertlere, aynı tarih farklı perspektiflerden sunulduğunda problem olarak nitelendirilebilecek bazı durumların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu durumu destekleyen bilinçli tahribat da mevcut ise, işte o zaman aynı bünyenin uzuvları birbirine yabancılaşma hususunda “müthiş” bir deneyim sergileyebilir. Bugün ne yazık ki, Anadolu ve Türkistan coğrafyalarında okutulan tarih içerikli dersler, özellikle de Türkistan coğrafyasında okutulan “iftira” ve “kara propaganda” içerikli unsurlar bu duruma hizmet edecek nitelikleri barındırmaktadır. Söz konusu durumu bir örnekle somutlaştırmak gerekirse Türkiye’de ve Kırgızistan’da İstanbul’un fethinin ders kitaplarında nasıl anlatıldığına kısaca değinmek yerinde olacaktır. Türkiye’de okutulan Sosyal Bilgiler 7. Sınıf dersinin “Türk Tarihinde Yolculuk” ünitesinde, İstanbul’un Fethi ile ilgili şu anekdotlara yer verilmiştir:

         

        “Osmanlı ordusu 29 Mayıs 1453’te genel hücum başlattı. Bizans bu büyük hücuma daha fazla dayanamadı. Topların surlarda açtığı gediklerden Türk askeri şehre girdi… Genç padişah İstanbul’un yağmalanmasını istemediği gibi buna teşebbüs edenleri cezalandıracağını duyurdu… Topkapı’dan İstanbul’a giden genç hükümdar doğruca Ayasofya’ya gitti. Ayasofya ağzına kadar kadın, erkek, çocuk Rumlarla doluydu. Bizanslıların hüngür hüngür ağlama ve yalvarmalarıyla oluşan gürültüyü susturarak sükûneti sağladıktan sonra; ‘Kalkınız! Ben Sultan Mehmet Han, bütün ahaliye söylüyorum ki, bugünden itibaren ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız’ hitabında bulundu[3] (s.97-98).

         

        İstanbul’un Fethi, Kırgızistan’da 7. Sınıflara okutulmak üzere hazırlanan “Orta Çağ Tarihi” ders kitabında ise şu ifadelerle sunulmaktadır:

         

        “Sultan, askerleri kamçı ve topuzla döverek savaşa gönderirdi… 1453 tarihinde Bizans İmparatorluğu’nun devri sona ermiştir. Üç gün boyunca Türklerin askerleri şehri yağmalayıp, soygunculuk yaptılar. 60 bin insanı köleliğe satıp, geri kalanını katlettiler…[4].

         

        Tarih, sosyal bilimler içerisinde genelde kendi amaçları doğrultusunda okutulmayan bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Pekâlâ, Kırgızistan’da Türk tarihinin yukarıdakine benzer ifadelerle okutulmasının amacı ne olabilir? Bu durum ne gibi bir sonuca hizmet eder? Son dönemlerde Anadolu ve Türkistan kültürel bütünleşmesine doğru kürek çekilirken; bu ve benzeri sorunların ortadan kaldırılması ehemmiyet kazanmaktadır. 

         

        Türk milleti “yaşlı” bir millettir. Bugün yeryüzüne adeta yap-boz tahtasının parçaları şeklinde yayılmış olan devletlerin ve milletlerin henüz tarih sahnesine çıkma kabiliyetini gösteremediği dönemlerde, farklı coğrafyalarda devletler vücuda getirme konusunda muktedir olunmuştur. Türk milleti zaman içerisine demekân içerisine de yayılmıştır.

         

        Step kuşağına boydan boya hükmeden ulu Türk hakanlıklarının; İran’a, Mezopotamya’ya, Mısır’a, Anadolu’ya, Kuzey Afrika’ya, Balkanlara hükmeden haşmetli Türk devletlerinin anıları bugün hâlâaynı coğrafyalar üzerinde yaşamaktadır. Çağımızın getirdiği siyasi, sosyal, ekonomik ve teknolojik alt yapı; toplumların karakteristiklerini her ne kadar değiştirip Avrupa ve Amerika menşeili standartlaştırma yolunda ilerlese de sağlam coğrafi unsurların muhafaza ettiği bazı kültürler henüz bu standartlaşmaya direnmektedir. Her ne kadar kendisiyle yakın coğrafyayı paylaşan Rusya’nın asimilasyonuna maruz kalsalar da Türkistan Türk devletleri de bu standartlaşmaya direnen son kalelerdendir. Kültür otobanlarının kavşağında yer alan Anadolu’nun ise kendi kültürünü muhafaza edecek “güçlü” coğrafi unsurları bulunmamaktadır; asimilasyondan bahsedilmese bile aksine yaşadığı bölgedeki farklı milletler ile kültürel etkileşim yoluyla önemli ölçüde evrim sergilediği de bir gerçektir. Öyleyse Türkistan ve Anadolu coğrafyalarının birbirinden farklı yönlerde kültürel gelişim göstermiş olmaları yadsınacak bir durum değildir. Bunun yanında eğitim teşkilatı kullanılarak gerçekleştirilen bilinçli kültür tahribatı ve asimilasyon politikaları ile verilen zararlar, yine aynı silah ile eğitim ile ortadan kaldırılabilir. Millet, ortak dil ve ortak tarih kazanımları ile millet bilincine erişmektedir. O hâlde eğitime düşen; yapay bir şekilde bozulmuş olan, tahribata uğramış olan bu kültürel dinamiklerin yeniden tesisini mümkün kılmak olmalıdır. Bunun için ise gerçekleştirilmesi gereken; özellikle “zaman” ve “mekân” kavramlarına ait bilişsel becerilerin göz ardı edilmeden verildiği ortak tarih öğretimi içerikli derslerdir.

         

        Öğretim programları kazanım, içerik, öğretim yöntem-teknikleri ve ölçme-değerlendirme olmak üzere dört ana boyuta sahiptir. Sosyal Bilgiler ders kitapları ve öğretim programı incelendiği takdirde bu dört ana boyuttan, özellikle “içerik” kısmına ağırlık verildiğini görmek için derin araştırmalar yapmaya gerek yoktur. İçeriğe ağırlık vererek, bunun öğrenciye aktarımını gerçekleştirmek, Orta Çağ eğitim teşkilatlarının bir özelliğidir. Bilgi birikiminin her yıl katlanarak arttığı günümüzde “içerik aktarımı” ile uğraşmak, kısa insan ömrü açısından düşündüğümüzde bir varili, iğne ucunda taşıdığımız su damlaları ile doldurmak için çalışmaya benzer. Bu içerik ele alınırken de özellikle uluslararası ilişkiler ile ilgili mevzularda, bir iki konu başlığı hariç Türk Dünyası’nın görmezden gelinmekte veya unutulmakta olduğunu görüyoruz. İçerik boyutunun Türk Dünyası’nı kapsayıcı veya başlangıç olarak en azından hatırlatıcı örnekleri de içerecek şekilde dizaynı, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi gibi bir oluşumun şemsiyesi altında planlanacak olan “tarih ve kültür içerikli” dersler için bir zaruret olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında içerik boyutunun ele alınmasında öğrencilere bilgi yüklemesi yapılması yerine, beceri öğretiminin esas alınması da önem teşkil etmektedir. Özellikle Türk tarihi öğretiminde “zaman” ve “mekân” kavramlarına ait bilişsel beceriler burada ön plana çıkmalıdır. Aksi takdirde Türkistan’ın Doğu bozkırlarında pagoda[5] yaptıran Türk hakanı ile İstanbul’da cami inşa ettiren Türk sultanını,ortaokul sıralarında oturan genç beyinlere anlatamazsınız. Yapacakları tek şey “Türk hakanı” ve “Türk sultanı” kavramlarını ve tarihi-coğrafi terimleri, isimleri ezberlemek olacaktır. Oysa liseden önce bu konuların ele alınması gerekmektedir. Zira eğitim alanındaki araştırmalar bize göstermektedir ki, lise çağına gelmiş bir genç büyük ölçüde kendi yaşadığı devlete ve diğerlerine yönelik bir algı oluşturmuş durumdadır. Zamana ve mekâna yayılmış olan bir tarihi yazmak da öğretmek de öğrenmek de zordur. Öyleyse karanlık yüzyılların ardından tekrardan vücut bulma yolunda iz tutmuş olan Türk işbirliğinin şafağında, ortak Türk tarihi öğretiminde feda edilebilecek veya riske edilebilecek zerre-i miskal kadar bir unsurun kalmadığı şu günlerde, bu mevzunun üzerine eğilmek gerekmektedir. Aksi takdirde Türk ülkeleri arasındaki işbirliği yalnızca maddi ve mekanik bir hâl alacaktır. Maddi ve mekanik olan bir bağ ise yapaydır. Çıkarlara veya daha iyi bir maddi imkâna karşın direnemeyerek kendi kendisini ortadan kaldırabilir. Oysa Türk kültürünün zamk görevini gördüğü topyekûn bir işbirliği, maddi-mekanik bağların yanına maneviyat ve his eklemesi bakımından daha kalıcı ve uzun süreli birliklerin önünü açacaktır. Bunun için ise ortaokul sıralarında oturan genç beyinlere Avrupa-Amerika taklidi yapay programlarla hitap etmek yerine, uluslararası Türk kültür ve uygarlığını ön plana çıkartacak ve zaman-mekân bağlamında ferdin bizzat kendisinin bulunduğu konumu, zihninde işaretleyebilmesini sağlayacak işlevsel öğretim programları geliştirilmelidir. Türk tarihinin, fertlerine yüklediği zamanın görevlerinden birisi de budur.

         

        Bu yazı, "Türkistan'dan Anadolu'ya Setleri Parçalamak" isimli kitabın özeti niteliğindedir. (Ömür Kızıl, Türkistan'dan Anadolu'ya Setleri Parçalamak, Murat Kitabevi, 2013.)

         

        


        


        

        [1] Saray, M. (1999). Yeni Türk Cumhuriyetleri Tarihi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, s.3.


        

        [2]Nikolayİlminsky (1922-1891): Rus Ortodoks misyoner.


        

        [3]Arslan, M.M. (2012). İlköğretim Sosyal Bilgiler Öğretmen Kılavuz Kitabı 7. Ankara: Anıttepe Yayıncılık


        

        [4]AlyimidinKyzy, A. (2012). Kırgızistan’daki Ortaokul, Lise Tarih Ders Kitaplarında Türkiye Tarihinin Okutulması. Uluslar arası Sosyal ve Ekonomik Bilimler Dergisi, 2 (1), s.79-83


        

        [5] Budist mabedi.


Türk Yurdu Ekim 2014
Türk Yurdu Ekim 2014
Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele