LİBERALİZM EKSENİNDE DİNDARIN VE DİN ANLAYIŞININ DÖNÜŞÜMÜ

Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

 

Bu yazıda din denilirken pek tabii olarak İslam kastedilmektedir.

İslam’ın doğuşu ve tebliği, insanlık tarihi açısından en önemli dönüm noktalarından birisini oluşturdu. Mekke’de sınırlı bir ticaret hayatının hâkim olduğu bir ortamda doğan İslam, elli yıl gibi bir süre zarfında cihanşümul bir din haline geldi; dünya tarihinin akışını değiştirdi, dünyanın kaderini belirledi ve hâlâ belirlemeye devam etmektedir.

Dünya tarihinin akışı bakımından bir diğer dönüm noktası, Türklerin Müslüman olmasıdır. Türkler, herkesin bildiği gibi bin yıldan bu yana Müslüman’dır ve İslam tarihinden bahsetmek, Türkler olmadan mümkün olamamaktadır. Kaldı ki İslam Tarihinin son bin yılı tamamen Türk-İslam tarihidir. Ayrıca dünyada geniş anlamda Türk Milletini (Turan) oluşturan toplulukların neredeyse tamamına yakını da Müslüman’dır.

İslam, geride bırakılan yaklaşık bu bin yıllık süreç içerisinde Türk insanının zihin haritasını oluşturmuş, değerler skalasını tanzim etmiştir. Bu etki Türkleri tarihin her döneminde, bulundukları coğrafyanın ve dönemin hemen her zaman faili kılmıştır. Türk milletini Türkiye bağlamında konuştuğumuzda da aynı sonucu alırız. Küçük Asya’daki Türkler de hayatı anlama, hayata anlam (değer) biçme, hayatla temas kurma ve onu yaşama tarzlarında daima bu dinin ölçü ve kıstasları ile hareket etmişler, varoluşsal sorularının cevaplarını bu dinde bulmuşlar, dünya ve ahret perspektiflerini bu dinin ilahi ölçüleriyle oluşturmuşlardır.

10’ncu yüzyılın başlarından 18’nci yüzyılın başlarına gelinceye kadar dünya Türklerden sorulmuştur. Bu güç tabiatıyla Türklerin kabul ve temsil ettiği tüm değerleri de itibarlı ve geçerli kılmıştır.

İslam’ın Türkler tarafından anlaşılma ve yaşanma biçimi, Türklerde var olan cihangirlik ruhunu, Allah’ın rızasına dayalı bir fütuhat düşüncesiyle takviye etmiştir. Türklerin devletleri, Türk ve Müslüman bir devlet otoritesi altında, toplumdaki tüm farklılıkları koruyan ve yaşatan, dünya perspektifi olarak da tüm dünyayı, Allah’ın otoritesi altında adaletle yönetmeyi amaçlayan bir devlet modeline dayanmıştır. Bu modelin bir diğer adı bilindiği gibi Nizam-ı Âlem olmuştur.

İnsanlık tarihinde Rönesans ve Reform’la başlayan, Sanayi devrimi ile devam eden süreç şimdilerde liberalizmin zaferini ilan ettiği bir noktaya gelmiş bulunuyor. Bu noktada her değer “ insan hak ve özgürlükleri” bağlamında anlam kazanıyor. Tek başına birey, tüm toplumsal oluşumların merkezinde ama oluşumdan daha fazla ve öncelikli olarak “itibar” görüyor; aile, gurup, cemaat, cemiyet ve millet gibi toplumsal olgular insana nazaran değerini yitiriyor, itibardan düşüyor. İlk bakışta bu gelişme, asla fark edilemiyor. Tersine sivil toplum öne çıkıyor veya etkili oluyormuş zannına neden olan sanal bir algılama yaşanıyor ama aslında tek tek insanlar, hem değerleniyor, hem yalnızlaşıyor hem de çok ustaca işletilen mütehakkim piyasalar ve firmalar karşısında, sadece tüketici yanları öne çıkartılmış bir şekilde köleleştiriliyorlar. İnsanoğlunun her bilimsel fütuhatı onu bir miktar daha “tanrı”laştırıyor. Veya insanoğlu her yeni bilimsel fütuhatıyla Tanrı’ya daha az ihtiyaç duyar hale geliyor. Felsefe en hafif haliyle, agnostik bir temele dayalı olarak dinlerin yerine oynamaya çalışıyor. Bu dönüşme normal olarak bilim, sanat ve felsefe adamlarında daha net gözleniyor. Siyasal otoriteler tarafından tabii olarak dinlere daha yakın olan geniş kitlelere ise içi boşaltılmış, kaynağının ruhundan uzaklaştırılmış; üretilmiş dini anlayışlar sunuluyor ve insanlar bu “prodüktif” dinlerle ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar.  Özellikle ABD siyasi otoritesi ve bu ülkedeki hâkim kültür, din ve din kaynaklı tüm kutsalları insanlarına “…mış gibi” takdim ediyor. Yani insanlar “din varmış gibi” zannediyorlar fakat aslında ellerindeki, içi boşaltılmış şeylerden ibaret, ama bunu fark edemiyorlar.  ABD kendi toplumunu biçimlendirdiği tüm bu “…miş gibi” şeylerle başta Müslüman dünya olmak üzeri tüm insanlığı dönüştürmek istiyor.  Bir başka şekilde söylemek gerekirse, ABD siyasal otoritesi (ABD Derin Devleti) kendi toplumuna “…miş gibi” sunduğu tüm bu değerleri, dünya toplumlarına da yaymak, tüm kültürleri ve dinleri içlerini boşaltarak ve sadece kişiye özel tercihler haline sokmaya çalışıyor; bunu yaparak din ve kutsalların toplum/millet inşa etme potansiyelini yok etmeyi hedefliyor. Ve tüm bunları insanın özgürleşmesi anlamına geldiğini iddia etiği liberal değerler adına yapıyor.

Türkiye’deki Müslümanlar da bu gelişmelerden uzak kalamıyorlar, kalamayacak gibi görünüyorlar. Oysa istatistikler ve kamuoyu araştırmaları Türk toplumunda hala güçlü ve canlı bir dindarlığın var olduğunu gösteriyor. Fakat Türk toplumunda var olduğu görülen bu dindarlığın, aslında dinin içten içe ve ciddi manâda bir dönüşüme uğramakta olduğu gerçeğini perdelediği fark edilemiyor. Bir başka şekilde, semboller düzeyinde oldukça güçlü olarak görünen dindarlığın, aslında öz olarak liberalizmin “hak ve özgürlükler” bağlamında basit birer kişisel tercihe indirgendiği ve bu düşüncenin zihinlere ustaca enjekte edildiği gözlerden kaçıyor.

Tabiatıyla bu sürecin ustalıklı teknikleri sonucu Türkiye’de ve tüm dünyada İslam, “anlam kaybı”na uğruyor. Örneğin dinin aynı zamanda emri de olan başörtüsü, toplumsal ve siyasal anlamda küresel liberal değerler tarafından, sadece ve salt “insan hak ve özgürlükleri” bağlamında bir hak olarak tanınıp koruma görürken, dinî (ameli) boyutundan tecrit ediliyor; başörtüsü mücadelesi veren kesim ya da kişilere “Siz kendi farklı tercih ve taleplerinizi liberalizmin bir gereği olarak pek tabii ki isteyeceksiniz ve alacaksınız ama bunun bir fiyatı var ve bu fiyat, sizin dışınızda ne kadar farklı ve marjinal guruplar ve talepler varsa bunların da hakkını tanımak ve hatta korumaktan geçiyor” deniyor. Dolayısıyla bu durumda başörtüsü talebi ile eşcinsel evlilik ve yaşama hakkı aynı kategoride yer almış oluyor. Açıktır ki bu, Kur’anı Kerim’in asla kabul edemeyeceği bir durumdur ama Müslümanlar Kur’an’ın bu hükümlerin ne hikmetse artık göz ardı ediyorlar; görmezden gelecek biçimde evrimleştiriliyorlar.

Küresel hâkim güçler, liberal değerler ekseninde bir dünya inşa etmek isterken tüm ekonomik, askeri, teknolojik, kültürel dinamikleri bu yönde seferber ediyor. Önce zihinler teslim alınıyor, dirençler yok ediliyor. Bunun için ekonomik krizler yaratılıyor, tüketim kışkırtılıyor, ülkelere refah zerk ediliyor, borç veriliyor, kültür ve değer ihraç ediliyor. Geleceğin toplumunun liberal değerler etrafında bir refah toplumu olacağı propaganda ediliyor. Böyle bir geleceğin ancak, toplumsal ve siyasal alanda mutlak bir liberalizmin hâkimiyeti ile özgürlüğün,  barışın ve hayatın mümkün olacağı vurgulanıyor. Hak ve özgürlük lafları herkesin hoşuna gidiyor. Dirençler ortadan kalkıyor.

Böyle bir dünya, Türkiye’deki dindar/Müslüman ahaliye bir şekilde önderlik eden kişi ve kurumlarca, siyasal partilerce de makbul ve meşru görünüyor olmalı ki bu kişi ve kuruluşlar, böyle bir dünyanın oluşum sürecine taş taşımakta bir sakınca görmüyorlar. Bu nedenle olsa gerek bu kesimlerin basın yayın organlarında, seminer ve panellerinde bir ateistle bir dindarın, bir bölücü ile bir masonun ilginç bir “uzlaşı” içerisinde fikir ve eylem birliği yapmaları mümkün olabiliyor. Bu işbirliğinin müminler açısından esasen bir “içtihada” dayanması da gerekiyor.  Öyle görünüyor ki Hz. Peygamberin sünnetine ve Kur’anı Kerimin açık hükümlerine rağmen bu kesimler, bu içtihadı yapmış bulunuyorlar.

Tüm bu kişi ve kesimler liberal değerler ve dünya için, “ortak kötü” olarak gördükleri devlete karşı ortak tavırlar geliştiriyorlar. Çünkü bunlar açısından devlet, hem dindarın, hem bölücünün hem de diğer tüm farklı taleplerin gerçekleşmesinin önündeki engeli oluşturuyor. Dolayısıyla devletin yıpratılması ve geriletilmesi bu kesimler açısından statüko’nun yıpratılması ve geriletilmesi anlamına geliyor; buna da zihinlerinde cevaz verebiliyorlar.

Devleti dönüştürmenin yolu ekonomi ve siyasetten geçtiği için bu kesimler tüm mesailerini bu alanda sarf ediyorlar. Ekonomik alanda, küresel baskıların ve ekonomik gerçekçiliğin dayatması sonucu uygulanan özelleştirmeler, devletin ekonomik boyutunu ortadan kaldırırken bundan daha önemlisi siyaset yoluyla gerçekleştiriliyor. Siyaset tüm muhalif kesimler için devleti dönüştürmenin en etkili aracı olarak görülüyor. Sivil siyaset neredeyse kutsal bir alana dönüşüyor. Liberalizmin etkisi ve desteğiyle sivil siyaset alanın tanımlayan demokrasi, insan hakları, özgürlükler birer kutsal değer muamelesi görüyorlar. Geleceğin özgür ve refah toplumunu inşa edeceğine inanılan liberalizm neredeyse yeni din olarak takdis ediliyor. Türkiye’deki Müslümanlar artık liberalizme iman ediyorlar. Yukarıda bu pozisyonun alınabilmesi için mutlaka bir “içtihad”a zaruret bulunduğunu söylemiştik. Öyle görünüyor ki Türkiye’deki Müslümanlar, liberalizmin sunduğu/vaat ettiği bu özgürlük ortamında en azından “tebliğ”in canlı kalabileceğini, buradan hareketle geleceğe İslam’ın evrensel mesajının taşınabileceğini ve yine buradan hareketle geleceğin dünyasında evrensel boyutta “yeni bir Asr-ı saadet”in mümkün olacağını düşünüyorlar ve bu öngörü (ya da müjde) lere binaen içtihat ediyorlar. Yani başka bir anlatımla, despotik yönetimlerin hilafına salt bireysel alanda yaşanan ve sıkışan bir dini özgürlük de olsa liberal dünyanın sunduğu(sunacağı) bu özgürlük ortamında, “tebliği”in yapılabilmesinin mümkün olabileceğini, bununla da dünyayı İslam için tohumlayabileceklerini umut ediyorlar.

Bu içtihat muhtemelen Türkiye’deki Müslümanları,  ABD öncülüğündeki küresel liberal operatörlerin politikalarına yakın ve yatkın hale getiriyor. Dolayısıyla tam burada liberalizmin dayatma ve öngörülerine bağlı olarak itibardan düşürülmek istenen devlet ve millet gibi kavramlar da Türkiye’deki Müslümanlar nezdinde önemsizleşiyor. Tek tek Müslüman ve mümin olmak yeterli görülüyor. Bunların sonucu olarak millet ve milliyetçilik, Türk Müslümanlar tarafından artık karşılık bulmuyor. Hatta bu kesimler “ulus-devlet” ve “ulusalcılığa” daha yakın durabiliyorlar. Çünkü şunu biliyorlar; “ulus-devlet” dediğinizde son tahlilde, vatandaşlık bağı ile birbirine yaslanmış( bağlı değil), bir sözleşmeye dayalı toplumdan bahsetmiş oluyorsunuz ki bu toplum, milletten başka bir şeydir. Çünkü böyle bir toplumu ortak inanç, değer, ülkü ve hedefler değil sadece bir sözleşme(anayasa) birbirine bağlıyor. Hâlbuki milli devlet; kültür, fikir ve inanç birliğine dayalı güçlü, mütecanis bir toplum ve onun siyasal teşkilatını ifade ediyor. Ve böyle bir yapı aynı zamanda küresel operasyonların karşısında ortak bir duruş ve tavır anlamına da geliyor. İşte bu nedenden dolayı küresel liberal bir dünya inşa süreci, kendisine ayakbağı olacak bu tür yapıları çözmeden, “insanları özgürleştirmeden” sonuca ulaşmaya muktedir olamayacağını gördüğü için, öncelikli stratejik hedef olarak devlet ve milleti alıyor. Bunu yaparken,  her toplumun bir şekilde rahatsız kesimlerinden işe başlayarak, bu kesimlere özgürlüğün ancak liberal bir dünyada mümkün olacağını empoze eden başarılı bir “toplum mühendisliği” yürütüyor. Kitlelerin zihni bu yönde dönüştürülüyor.  Özellikle bu mühendislik İslam coğrafyasında bir taraftan Müslümanların özgürleştirilmesi, öte yandan da etnik farklılıkların kışkırtılması üzerinden gerçekleştiriliyor.

Türkiye bağlamında baktığımızda bu süreç o kadar başarılı işletiliyor ki etnik bölücü ile dindar, her biri kendi özgürlüğünü elde etmek maksadıyla, özgürlüklerinin önünde engel olarak gördükleri devlet’e karşı fikir ve eylem birliği yapmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. 22 Temmuz seçimlerinde ortaya çıkan sonucu, öncelikle bu açılardan tahlil etmek gerekiyor.

Önümüzdeki süreçte Türkiye, Atlantik ötesinden planlanan, kurgulanan ve yürütülen bu başarılı “toplum mühendisliği” marifetiyle, bölgesel güç olma hedefi mucibince yeni pozisyonlara sevk edilecek; içinde bulunduğu bölgenin dininin ve kültürünün dönüştürülmesi ya da yumuşatılması amacıyla yeni açılımlara zorlanacak gibi görünüyor. Belki de Türkiye ustalıklı bir manevra ile eyalet modellerini tartışmaya götürülecek, aslında tarihen bugünkü vilayet sistemimizden pek de farkı olmayan Osmanlı Eyalet sistemi, tarih çarpıtılarak, tasarladıkları federal modelin meşrulaştırıcı argümanı olarak gösterilecek. Bununla da yetinilmeyip, biz Türk Milliyetçilerinin Misakımillî hedefi de bir başka meşrulaştırıcı araç olarak işlenecek.   

Görüldüğü gibi, Türk milliyetçilerinin önünde çok ciddi sorun alanları ve üzerinde düşünmeyi ve konuşmayı gerektirecek olan çık sayıda konusu var.     

 


Türk Yurdu Ağustos 2007
Türk Yurdu Ağustos 2007
Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele