ÖZ TÜRKÇECİLİĞİN ÖZÜ

Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

 

        “Dili bir çıkmaza saplamışızdır.  Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır.  Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız.”

Mustafa Kemal Atatürk

 

       Salih Kürşad DOLUNAY

     Veli Savaş YELOK                                                           

                Ulu önder Atatürk, Cumhuriyetimizi kurduktan sonra yenilikçi karakterine uygun olarak kafasında tasarladığı inkılâplarını birçok alanda uygulamaya koymuştur. Siyasî, sosyal ve kültürel alandaki bu inkılâplar sayesinde toplumumuz âdeta yeni bir hayata başlamıştır.  

Atatürk’ün dil alanında yaptığı inkılâplardan ilki harf inkılâbıdır. Atatürk, dil inkılâbının ilk adımını 1 Kasım 1928’de Lâtin harflerini kabul ederek atmıştır. O, harf inkılâbından bir müddet sonra dil konusuna tekrar eğilmiş ve 1932–1936 yılları arasında özleştirmeciliği denemiştir (Ercilasun, 1993: 59–63). Ancak bunun dilimizi bir çıkmaza soktuğunu gören Atatürk, daha sonra bu tutumundan vazgeçmiştir. 1936–1938 yılları arasındaki bu devre, “tasfiyecilik hareketini ret ve yaşayan dile dönüş devresi” şeklinde adlandırılabilir (Korkmaz, 1995: 835). Atatürk’ün bu dönemdeki temel dayanağı “Güneş-Dil Teorisi” olmuştur. Bu teorinin ortaya atılmasındaki amaçlardan birisi, “dünyadaki bütün dillerin Türkçeden doğduğu fikrini bir sisteme bağlamak” ve diğeri de “dildeki özleştirmeciliği durdurmak”tı (Ercilasun, 1993: 244). Ancak Atatürk yaşarken dilde özleştirmeciliği bırakmasına ve Güneş-Dil Teorisini uygulamaya koymasına rağmen, sanki bunlar hiç olmamış gibi o öldükten sonra ülkemizde dili özleştirme ve Öz Türkçecilik anlayışına devam edenler olmuştur. Bu durum, hiç şüphesiz ki Türkçeye büyük zarar vermiştir.

Ülkemizde tasfiyeciliğin, özleştirmeciliğin, Öz Türkçeciliğin dilimize birçok bakımdan zararı olduğunu ifade edenler ve bunu zaman zaman dile getirenler olmuştur. Bunlardan birisi şair Can Yücel’dir. Can Yücel, Cumhuriyet döneminde 1938–1946 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapmış olan Hasan Âlî Yücel’in oğludur. O, dil konusunda babasından farklı düşündüğünü, dilde özleştirmeciliğe karşı olduğunu, “Ben, dili babamın da dâhil olduğu Dil Kurumu planında görmedim.” (Oral, 1990: 126) diyerek ifade etmiştir.  Can Yücel, dil konusunda takip edilen yolun yanlış olduğunu şu şekilde belirtmektedir: “Goethe der ya: Dil orman gibidir. Ağaçlar çürür, orman kalır. Bizde ağaçları kesmeye kalktılar. Biz de katıldık buna. Hâlâ kahroluyorum. Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi, o bütünlüğün içinde sözcükleri, tümceleri nereye oturttuğunun hesabını vermek meselesidir.” (Oral, 1990:130)  

Özleştirme çalışmaları, dilin yoksullaşmasına sebep olmuş, bu da tabiatıyla edebiyata yansımıştır. Esas malzemesi dil olan edebiyat, dildeki bu yoksullaşma sebebiyle kendini tam olarak ifade edemez hâle gelmiştir. Can Yücel, kendisiyle yapılan başka bir mülâkatta, bu konu üzerinde durur. Yücel’e göre, Türkçe üzerinde yapılan özleştirme hareketi özellikle şiirde kelime hazinesinin azalmasına yol açmıştır. Çünkü kelimeler şiirin kuruluşunda çok önemli bir yere sahiptir. Yani şiir, anlamın yoğun olduğu, az kelimeyle çok şeyin anlatıldığı bir faaliyettir (Kabaklı, 1991: 69–70). Bu bakımdan Türkçedeki özleştirme hareketi, birtakım kelimeleri atıp yerlerine yeni kelimeler koyarak kelimeler arasındaki nüansları ortadan kaldırmış ve şiire zarar vermiştir.

Attilâ İlhan, 2004 yılının kasım ayında yayımlanan “Yarın” dergisindeki mülâkatında dil inkılâbı hakkındaki görüşlerini ilgi çekici tespitlerde bulunarak anlatmaktadır. İlhan’a göre “Dil meselesi Gazi’nin yanlış yaptığı iki işten biridir.” Attilâ İlhan, sözlerinin devamında Atatürk’ün, dildeki özleştirme hareketinin iyiye doğru gitmediğini görünce bu yanlışta ısrarcı olmadığını, ancak ondan sonra gelenlerin Atatürk bu işten vazgeçmemiş gibi özleştirmeciliğe devam ettiğini ifade etmektedir (İlhan, 2004).

Dile kültür dairesi çerçevesinde bakan Attilâ İlhan, Batı-Hristiyan kültür dairesindeki bütün dillerin Yunan-Lâtin temeli üzerine oturduğunu ve bütün Avrupa dillerinin Yunan-Lâtin kelimeleriyle dolu olduğunu söyler. Buna karşılık, bir de Doğu-İslâm kültür dairesi bulunduğunu ve bu dairenin içinde de Afganistan’dan Boşnaklara kadar bütün dillerin İslâm dininin kökenini oluşturan Arapça ve Farsça kelimeler üzerine kurulmuş olduğunu ifade eder. Dolayısıyla Attilâ İlhan, biz Doğu-İslâm kültürüne mensup olduğumuz için dilimizde Arapça ve Farsça kelimelerin bulunmasını tabiî karşılamak gerektiğini ve bu kelimelerin dilden atılmaya çalışılmasının çok büyük bir yanlış olduğunu vurgulamaktadır (İlhan, 2004).

Attilâ İlhan, dildeki bu yanlış hareketin kültürümüz üzerinde açtığı yaraya temas ederken kendisini örnek göstermekte ve bu durumdan kurtulmanın çaresini de şu şekilde belirtmektedir: “Batılı çocuklar kendi dillerinden 16. yüzyılda yazılmış bir eseri okuyup anlıyor, ben bile 16. yüzyılda yazılmış Fransızca bir eseri okuyup anlıyorum. Ama kendi dilimden divan edebiyatını anlayamıyorum. Millî Eğitim Bakanlığından gelip 'Tedrisatta ne yapmak lâzım?' diye sordular. Onlara da söyledim. Osmanlıca bütün liselerde mecburî ders olarak okutulmalı. Arapça ve Farsça da ihtiyarî (seçmeli) olarak okutulmalı. Eğer bu yapılmazsa 20 yıl sonra Türkler geçmişlerinden hiçbir şey okuyamayacak hâle gelecekler. (…)” (İlhan, 2004). Attilâ İlhan bu tespitlerinde son derece haklıdır. Onun, dil konusunda ciddî tedbirler alınmadığı takdirde “geçmişimizden bir şey okuyamayacak hâle geleceğimiz” şeklindeki tespiti maalesef bugün gerçekleşmiş bulunmaktadır.

Dilde özleştirmeciliğin millî kültürümüzü tahrip ettiği bir gerçektir. Öz olmadığı düşünülen birtakım kelimelerin dilden atılması, kültürü oluşturan birçok unsuru göz ardı etmek mânâsına gelir. Meselâ, dilimizdeki binlerce yıldır kullandığımız atasözleri, deyimler, kültürümüzün önemli yapıtaşlarından olan şarkılar, türküler özleştirmeciliğe kurban edilemeyecek kadar bizimdir, bizimle bütünleşmiştir. Bunları nasıl özleştirebiliriz? Dildeki özleştirmeciliğin yanlış olduğunu düşünenlerden Taha Akyol (Milliyet, 27 Eylül 2004), “Dil Bayramı, Türkçenin Dramı” adlı yazısında bu konu üzerinde durur. Akyol, Kelime ırkçılığının bir kültür kıyımı olduğunu gören Atatürk, artık kelime ayıklayıp kelime uydurmayı bırakarak, doğru bir kararla, 'terimler' üzerinde çalışmaya başlamıştı. Ama Atatürk'ü tarih içinde tecrübelerinin bütünlüğüyle değil, seçilmiş sözlerinden örülü bir 'dogmatizm' olarak anlayanlar, onun 1930'ların ilk yarısındaki konuşmalarına dayanarak ‘tasfiyeciliği’ sürdürdüler; hem de TDK'yı 'kullanmak' suretiyle!” diyerek temelde Attilâ İlhan’la aynı görüşte olduğunu belirtmektedir.

Dildeki özleştirme bize hakikaten pahalıya mal olmuştur. Meselâ, bugün Türkiye’de Atatürk’ün Nutuk’unu orijinalinden okuyan kaç kişi bulabiliriz? İşte bu vasfa sahip okuyucu kitlesinin, neredeyse neslinin tükenmiş olması, yayınevlerinin Nutuk ve diğer klâsik eserlerimizi bugünkü dille, sadeleştirilmiş olarak yayımlamalarına sebep olmaktadır. Bir eseri orijinalinden okumakla bugünkü dile aktarılmış şeklini okumak bir midir? Diline müdahale edilmemiş bir eseri okumak, eserin yazarıyla birebir iletişim kurmak gibidir. Zira, kullanılan üslûp, dil ve ifade bizzat o yazara aittir. Sadeleştirilmiş veya günümüz Türkçesine aktarılmış eserler de göstermektedir ki bugün dilimizin en büyük problemlerinden birisi sadece “dilde yabancılaşma” değildir; “dilimize yabancılaşma” da ayrı bir problem olarak önümüzde durmaktadır.  

Dildeki özleştirme çalışmaları, dilimizin kelime hazinesinin daralmasına da yol açmıştır. Bu sebeple düşünce dünyamızın da sığlaştığını söylemek mümkündür. Wittgenstein’nın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” sözü de bunu ifade etmektedir. Bir dilin kelime hazinesi ne kadar zengin, ne kadar derin, ne kadar geniş olursa, o dille verilen eserler de o kadar güzel olur.

Bizdeki özleştirmecilik, diğer Türk şive ve lehçeleriyle, dolayısıyla da Türk dünyasıyla olan müşterek kelimelerimizin azalmasına yol açmıştır. Türk dünyasıyla olan müştereklerimizi artırmak yerine azaltmaya çalışmak anlaşılır bir tutum değildir. Bu konudaki en güzel örneği, bir Azerbaycan Türk’ü ile bir Türkiye Türk’ünü karşılaştırarak yine Taha Akyol vermektedir (Milliyet, 22 Ocak 2005): “Her Azeri'nin çok rahat anladığı Mehmet Akif'in "Çanakkale Şehitleri"nin, hatta ‘İstiklâl Marşı’nın diline biz yabancılaşıyoruz! Ondan sonra da şaşıyoruz: Lise çağındaki Avrupalı çocuklar şu kadar bin kelime ile, bizimkiler şu kadar yüz kelime ile konuşuyor diye! Dilini bizim gibi katleden bir millet var mı?!”

Prof. Dr. Vural Ülkü’nün de dilde özleştirmeciliği tasvip etmediği görülüyor. Alman dili ve edebiyatı alanında uzman olan Ülkü, Alman dil bilimci Von Polenz’in ifadesini kullanarak ‘kelimelere pasaport sorulması’nın, dolayısıyla dilde ırkçı ve nasyonalist yaklaşımın artık geride kaldığını vurgulamaktadır. Ülkü’ye göre dilde esas kriter, kelimelerin toplumdaki kullanımıdır ve bir dili oluşturan kelime hazinesinin sadece o dilin kendi öz kaynaklarından karşılanabileceği şeklindeki düşünce kesinlikle gerçekçi değildir. Çünkü diller kelime hazinelerini ilk olarak “kelime yapımı”, ikinci olarak kelimelere “yeni anlamlar yükleme” ve son olarak da “alıntılar” yoluyla oluşturmaktadır (Ülkü, 2005: 125). Ülkü’nün bu açıklamaları, onun dil konusunda son derece şuurlu olduğunu göstermektedir. Çünkü Vural Ülkü, Almanca üzerinde bir zamanlar yapılan özleştirme çalışmalarını, bu konuda Almanya’da kaleme alınmış eserleri ve yapılmış tartışmaları iyi bilmektedir. Onun bu özelliği, Türkiye’deki özleştirmecilik hareketi ve anlayışını daha sağlıklı değerlendirmesine imkân vermiştir.

 “Bir dilin gücü, yabancı olanı reddetmesinde değil, özümsemesinde görülür.” (Ülkü, 2005: 127) diyen Alman şair, yazar ve düşünürü Goethe, bu sözüyle aslında Türkçe, İngilizce ve Fransızca gibi büyük dillerin sahip oldukları önemli bir özelliğe dikkat çekmektedir. Elbette ki burada kastedilen şey, başka bir dilden rastgele, sınırsız ve aşırı bir biçimde kelime alınması değildir. Böyle bir şeyi hiçbir dil bilimci kabul edemez. Bir dile başka bir dilden girmiş olan kelimeler, artık belli bir kullanım alanına girdikten ve yayıldıktan sonra o dilin malı sayılmalıdır. Bugün Türkçedeki “radyo, televizyon, telefon, tren, kalorifer, vestiyer vs.” gibi yüzlerce Batı kökenli kelimeyi dilimizden söküp atabilir miyiz? Peki, “saat, zaman, şahit, hayal, şikâyet vs.” gibi yüzlerce Arapça kökenli kelimeyi Türkçeden atmak mümkün müdür?  Bu elbette mümkün değildir.

 “Başka bir dilin çok daha güçlü ve çok daha ince bir ifade sağlayan bir kelimesini kullanmaya karşı çıkan olumsuz özleştirmeciliği lânetlediğini” (Ülkü, 2005: 127) söyleyen Goethe, özleştirmecilerin, dildeki yerli ve yabancı kelimelerin mânâ bakımından kazandıkları nüansları dikkate almadıklarını belirtmektedir. Dildeki her kelimenin belli bir anlam dünyası ve kullanım alanı vardır. Özleştirmecilerin dikkate almadıkları nokta budur. Goethe, dilde özleştirmecilik konusundaki görüşlerine şöyle devam eder: “Ana dili aynı zamanda hem özleştirmek hem zenginleştirmek -bu, ancak büyük insanların işidir. Zenginleştirmeden özleştirme, çoğu kere ruhsuzluk olarak kendini gösterir; çünkü, bir kelimenin içeriğini bırakıp sadece dış yapısına bakmaktan daha kolay bir şey yoktur. Ruh ve bilgi sahibi insan, ne gibi unsurlardan oluştuğu ile fazla ilgilenmeden, kelime malzemesini yoğurur ve biçimlendirir. Ruhsuz insanın söyleyeceği fazla bir şey olmadığından, kolayca arı dille konuşup yazabilir. Önemli bir kelimenin sözde karşılığı olarak ne kadar cılız ve kavruk bir kelime ileri sürdüğünü, - o önemli kelime kendisi için asla canlı olmadığı, onu kullanırken hiçbir şey düşünmediği için, - nasıl hissedebilir ki? (…)” (Ülkü, 2005: 127) Goethe, bu ifadelerinde “ruh ve bilgi sahibi insan” ile “ruhsuz insan”ı karşılaştırmaktadır. Bu karşılaştırmadan çıkarılabilecek netice şudur: Özleştirmeciler, kelimeleri sadece köken ve şekil itibarıyla değerlendirmektedirler. Oysa kelimelerin de bir ruhu vardır. Bu ruhu yok farz etmek onları büyük bir hataya sevk etmektedir.   

Türkçe üzerindeki özleştirme çalışmaları ve bunun neticeleri, tabiatıyla Batılı âlimlerin de dikkatini çekmiştir. Onlardan birisi olan İngiliz Türkolog Geoffrey Lewis, Türkçeye de çevrilen “Trajik Başarı / Türk Dil Reformu” adlı çalışmasında bu konuyu ele almıştır. Eserinin giriş bölümünde, dilde özleştirme çalışmalarının muhtelif zamanlarda Almanlar, İsveçliler, Macarlar, Finler ve Arnavutlar tarafından da denendiğini ifade eden Lewis’e (2007: 2-3) göre özleştirmecilik hareketi sadece Türkiye’de bu kadar uzun sürmüş ve bu kadar etkili olmuştur. Hakikaten bugün ülkemizde yazılan eserlere bakıldığında özleştirmecilik çalışmalarının, dilin tahrip edilmesindeki trajik başarısını görmek mümkündür. Maalesef ülkemizde Atatürk’ün, Mehmet Akif’in, Ömer Seyfeddin’in, Reşat Nuri’nin, Refik Halit’in, Halide Edib’in, Peyami Safa’nın dilini anlamaktan âciz bir nesil yetiştirildi. Artık bu büyük dil ustalarının eserlerini orijinalinden okuyan kişiler parmakla gösterilecek kadar azdır. İşte bizim için trajik olan da budur.

Ülkemizdeki özleştirmecilik hareketi artık eski canlılığını kaybetse de bugün bazı kesimler hâlâ özleştirmeciliği devam ettirme gayreti içindedirler. İnsanı şaşırtan husus, bahsettiğimiz kesim içinde dilcilerin, dil bilimcilerin ve Türkologların da olmasıdır. Bu kişiler, içlerinde taşıdıkları özleştirmecilik aşkını, ilmî gerçekleri görmezden gelerek konuşmalarında ve yazdıkları eserlerde gidermeye çalışmaktadırlar. Oysa dilimize mal olmuş kelimelerin, hangi kökenden gelirse gelsin, Türkçeyi geniş bir ifade imkânına kavuşturduğunu bilmeliyiz. Burada vurgulanması gereken en önemli nokta, yabancı kökenli bir kelimenin artık dilden atılamayacak kadar kendine yer edinebilmiş olmasıdır. Yoksa yabancı kelimelerin bir dile akın akın gelmesi elbette ki kabul edilemez.

KAYNAKLAR

        Akyol, Taha, Dil Bayramı, Türkçenin Dramı”, Milliyet, 27 Eylül 2004.

        Akyol, Taha, Türkçe, Türkiye, Azerbaycan”, Milliyet, 22 Ocak 2005.

        Atay, Falih Rıfkı, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2004, s. 519.

        Ercilasun, Ahmet B., Dilde Birlik, İlâveli 2. Baskı, Ecdad Yayınları, Ankara, 1993.

        İlhan, Attilâ, “Maarif, Ekonomi ve Savunma Millîleştirilmeli”, Yarın, Kasım 2004.

Kabaklı, Ahmet, Türk Edebiyatı, IV. Cilt, 8. Baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 1991.

Korkmaz, Zeynep, “Dil İnkılâbının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, 1. Cilt, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s. 818-843.

Lewis, Geoffrey, Trajik Başarı / Türk Dil Reformu, (Çeviren: Mehmet Fatih Uslu), 1. Basım, Paradigma Yayıncılık, İstanbul, 2007.

        Oral, Zeynep, Sözden Söze (Söyleşiler), Cem Yayınevi, İstanbul, 1990.

Ülkü, Vural, “Cumhuriyetten Günümüze Türk Dilinin Dünü, Bugünü ve Geleceği”, V. Türk Kültürü Kongresi, Cumhuriyetten Günümüze Türk Kültürünün Dünü, Bugünü ve Geleceği (17-21 Aralık 2002, Ankara), Dil, (Yayına Hazırlayan: Azize Aktaş Yasa), Cilt: 1, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2005, s. 115-132.

         


Türk Yurdu Ağustos 2007
Türk Yurdu Ağustos 2007
Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele