Ebülfez Elçi Bey ve Yılan Motifi

Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

Hilmi ÖZDEN / Uğur BİLGE

         

        Ebülfez Bey’in baba tarafı, günümüzde İran sınırları içerisinde kalan Güney Azerbaycan'dandı ve Safevîler devleti zamanında önemli mevkilerde görev yapmışlardı. Onlardan Seyid Şemseddin "Dinin ve devletin güneşi", onun oğlu Seyid Şerafeddin ise "Dinin ve devletin şerefi" resmî devlet nişanı ile mükâfatlandırılmışlardı. Ebülfez Bey’in dedesinin babası olan Mir Ali Hoca (Aliyev soyadı ondan kaynaklanır), çobanlardan derileri toplayarak kurutur, onlardan köyün yoksul çocuklarına çarık, kalpak, dikerek hayrına verirmiş. Bazen kendi çocuklarını da yanına alarak damı uçmuş, hasar görmüş evlerin tamirine yardımcı olurmuş. Mir Ali Hoca, Rus hükümetine vergi vermediği için, Ruslar onu bir ağaca bağlayarak dövdükleri hâlde o, yine de vergi vermeye yanaşmamış, bunu gören köy halkı onun vergisini kendi aralarında toplayarak ödemişler.[1]

         

        Ebülfez Bey’in ana tarafı ise Anadolu'dan idi ve onlara “Kasımlılar” denirdi. Anası Mehrinisa Hanım (1889-1987) Pirdavdan'da doğdu. Ermeni zulmünden kaçıp kardeşiyle birlikte Keleki köyüne gelirken ayaklarına don vurmuş ve kangren olmaya başlamış, bitkilerin dilini iyi bilen Mehrinisa Hanım, ayağının bütün parmaklarını “gemerti” denilen bir bıçakla kesmiş ve hayli zaman sonra yetişen hekim bu olayı duyduğu zaman hayrete düşmüş. Ke-leki’ye gelen Mehrinisa Hanım, burada akrabası olan Bünyad ile evlendi. Ondan, İbrahim ve Murat adında iki oğlu oldu. Bünyad'ın ölümüyle dul kalan Mehrinisa Hanım, amcasının oğlu Medet tarafından Kadirkulu ile evlendirildi. Bu evlilikten ilk önce Almurat dünyaya geldi.

         

        Nahçıvan'da bulunan Keleki köyünün “Halil Yurdu” yaylasında, 24 Haziran 1938 yılında Mehrinisa Hanım’ın Kadirkulu'dan ikinci oğlu dünyaya geldi ve ailesinin bütün fertlerinin razı olduğu bir isim bulunamadığı için kırk günden fazla adsız kaldı. Köy halkının “Baba” diye adlandırdığı Mir Yahya Baba, günler sonra ona Ebülfez adını koydu. Stalin diktatörlüğünün halkı ezdiği, işkencelerin, sürgünlerin, idamların birbirini takip ettiği bir zamanda, hem de seçim gününde doğan bu çocuğun, gelecekte Sovyetlerin yıkılmasında rol oynayacağını ne Stalin ne de başkaları bilebilirdi. Almurat Bey, kardeşiyle alâkalı ilginç bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

         

        “Biz yaylaya çıkardık, o zamanlar ben anamla birlikte koyunlarla meşgul olurdum. Ebülfez'i beşiğine koyup biz kendi işimizle uğraşırdık. Biz ne zaman onun yanından ayrılıp gitsek bir yılan onun beşiği altına gelerek çöreklenirdi. Buna defalarca şahit olduk. Bu meseleyi köyümüzün yaşlılarına söylediğimiz zaman. “O yılana dokunmayın, o. Ebülfez'i koruyor" dediler. Biz de o yılana dokunmadık. Sonraları o ilk okul çağına geldiği zaman dışarıdan yılanları eliyle tutarak anamın yanına gelirdi. Anam da: “Oğlum yazıktır, onu aldığın yere götür” deyince, o da yılanı aldığı yere bırakırdı.” [2]

         

        Yılanın Türk dünyasında derin etkileri vardır. Ebülfez Bey’in çocukluğunda yaşadığı hadisenin birçok örneği Türk kültüründe mevcuttur. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Evin Sahibi” isimli hikâyesinde de kahramanın annesi yılanla benzer bir gizem yaşar. Fakat kahramanın annesinin evlenmesi üzerine yılanın kıskançlığı, felaketler getirir. Hadiseyi “Evin Sahibinin” hikâyesinin yazılmasına vesile olan “Bir hastanede bulunmuş cep defterinden” kurgusu veya çocukluk dönemi ile ilgili olarak Tanpınar’ın eserinden şu satırları okuruz:

         

        “Hakikat şu ki evimizin âdeta küçük ve ehli bir mitolojisi, nüfuz dairesi ailemizi geçmeyen bir nevi hususi dini vardı. Yılan bu dinin tek mabudu idi. Bütün hayatımıza tasarruf eden bu ilahın kendine göre ibadet tarzları, ayinleri, köşe bucaklara akşam oldu mu dökülen şerbetlerden ibaret adak ve kurbanları vardı. Dadım bu acayip dinin bir nevi baş rahibesi, merasimi tanzim ve ona riyaset eden, Hâkim-i Mutlak'ın bütün sırlarına âşinâ olduğu her hareketinden belli olan büyük vâkıfı idi. Dedem, ben ve evin diğer sakinleri onun bu hususta bir dediğini iki etmeyen saf âbidlerdik. Bununla beraber, bu din sadece evimize inhisar etmese gerekti. Çünkü yılda iki, üç defa uzak yerlerden geldiği söylenen şeyhler bizde haftalarca kalırlardı. Bu sırada evimiz, okunmuş sularla baştan aşağı temizlenir, biz de tütsüler üzerinden geçirilirdik. Ayrıca annemin öldüğü söylenen oda açılır ve sadece dedemin gözü önünde temizlenirdi. Fakat bu yapılanların hiçbiri akşam oldu mu, o büyük ve karışık korkunun bütün evi, büyük bir kuş gibi kanatlarının altına almasına mâni olamazdı.[3]

         

        İşin fenası, bütün bunların dayandığı bir taraf, reddedilmez bir hakikat de vardı: Annemi bir yılan öldürmüştü ve bunu yapmadan önce ona bu felâketi, hatta daha büyüklerini haber vermişti. Bu inanılmayacak kadar garip bir hikâye idi. Annem daha henüz küçük bir kız denecek yaşlarda iken odasında her yalnız kalışında büyük, siyah bir yılan, bir türlü bulunmayan bir delikten çıkarak karşısına gelir, gözlerini üzerine dikerek onu seyredermiş. Annem onu görür görmez çığlıklar atar ve yürümeğe dizlerinde takat bulamadığı için olduğu yerde bayılır kalırmış. Bütün ev halkının gayretine rağmen hayvan bir türlü yakalanmamış. Fakat zaman geçtikçe annem de kendisine alışmış ve aralarında bir nevi dostluk teşekkül etmiş, hemen her gün birkaç saati, bu münasebetsiz ve inatçı misafirle geçermiş. Bu suretle dostluğunu anneme kabul ettiren hayvan, yavaş yavaş geceleri rüyalarına da girmeğe başlamış ve bu devam ettikçe annemde inziva merakı, sinirlilik, dalgınlık gibi gayri tabii hâller baş göstermiş. Dedem bu can sıkıcı hâlden kurtulmak için annemi bir müddet dayısı ve annesi ile beraber İstanbul'a göndermiş. Çünkü kendisi mabeyinden izin alamadığı için Musul'dan ayrılamıyormuş. O da bu esnada eski evimizi satmış, yerine benim içinde doğduğum konağı satın almış. Seyahat anneme çok yaramış, gelişmiş, güzelleşmiş, küçük bir çocuk olarak gittiği hâlde âdeta genç bir kız olarak dönmüş. Tabii yılan bu yolculukta onu takip edemediği için görünmez olmuş. Geceleri de rüyalarına girmemiş. Yalnız bir defa, o yazı geçirdikleri Rumelihisarı'ndaki bir akraba yalısında, akşamüstü kapının eşiğinde, eski fikri sabitine benzeyen bir karaltının içeriye kayar gibi olduğunu görmüş ve işin garibi, ertesi sabah evi temizleyen hizmetçiler yerde, tam onun yattığı odanın karşısında bir yılan gömleği bulmuşlar, fakat tembihli oldukları için kendisine hiçbir şey söylememişler. Aradan iki hafta geçer geçmez annemde bir değişiklik başlar, neşesi kaybolur, günlerini bilinmedik bir şey bekler gibi dalgın bir sessizlik içinde mahzun mahzun geçirir. Ne sandal sefalarından, ne araba gezintilerinden, ne de yeni yeni peydahladığı ve çok sevdiği, yaşıtı olan genç kızların sohbetinden lezzet alabilir. Hatta yeni başladığı tamburu bile bırakır; daima bir an evvel Musul'a dönmeleri için yalvarırmış. İlk önce aldırmazlar, fakat yavaş yavaş bu hâlin bir nevi melankoli şeklini aldığını ve genç kızın hakikaten sararıp solduğunu görünce bir, iki doktora giderler, okuturlar, üfletirler ve faydası olmadığını anlayınca ister istemez yola çıkarlar. Garibi şu ki bu yolculuğun daha ilk gününden itibaren her şey değişmiş, genç kız neşelenmiş, sıhhati düzelmiş ve bu hâl, yol boyunca gittikçe artmış. Hele son günü sevinci hakiki bir vecd hâlini almış, öyle ki yüzü saadetten parlıyormuş. Kendilerini bir günlük menzilden, Tellafer'den karşılayan dedem bunu bir sıhhat alâmeti sandığı için son derecede memnun olmuş ve Nebi Yunus'a geldikleri zaman birkaç kurban birden kestirmiş, hülasa dost ve ahbap sevinci içinde, genç kız âdeta bir kraliçe gibi karşılanmış. Annem yeni evi pek beğenmiş ve artık ninem kendisinden ayrılmak istemediği için bir odada yatmağa başlamışlar. Fakat geldiğinin daha haftası geçmeden yılan tekrar meydana çıkmış. Bu bir ikindi saati imiş, annem haremin avlusunda, havuzun yanındaki büyük nar ağacının altında oturmuş, bir şey işliyormuş, birdenbire yılanı karşısında görerek bayılmış, kendisini oracıkta baygın bulan Gülbuy kadın yıllar sonra bu vak'ayı hiç değişmeyen şu cümlelerle anlatırdı:[4]

         

        ‘Sanki boğulmaktan korkuyormuş gibi iki eli boğazında idi. Fakat yüzünde ne bir korku hâli, ne de bayılmalarda görülen o katılık vardı. Ben geldiğim zaman tatlı tatlı, mışıl mışıl uyuyordu. Kör olasıca da karşısına geçmiş, onu seyrediyordu. Sanki dersin bir âşık, öyle gözü gözlerinde...’ Yılan onu görünce hiç telaş göstermeden çekilmiş gitmiş ve biraz sonra genç kız, gerine gerine, âdeta gülümseyerek uykudan uyanmış, gördüğü rüyayı anlatmağa başlamış. O zamana kadar biraz dedemin ve biraz da ninemin basiretiyle kendini tutan çeneler, bu hadiseden itibaren işlemeğe başlar. Vak'a halka mahsus efsanevi tefsirini bulur: Yılan iyi saatte olsunlardandır ve anneme âşıktır ve birdenbire Raif Paşa Hazretlerinin kerimeleri Suphiye Hanım emsalsiz bir masalın kahramanı olur. ‘Hele durun, derler, biraz sonra yılan ona asıl kıyafetiyle de görünür.’ Ve nitekim birkaç gece sonra rüyasında annem bir esmer delikanlı görür. İlk önce divanhanenin kapısı önündeymiş, arkası dönük olduğu için yüzünü göremiyormuş. Kimdir bu yabancı delikanlı diye düşünürken birdenbire geriye dönmüş, o zaman bakışlarını görerek onu tanımış ve uyanmış. Bu rüyayı diğer rüyalar takip eder ve yılan eskisi gibi annemin gündüz ve gece hayatına hâkim olur. Fakat bu sefer sıhhatine o kadar tesir etmez, neşesi, iştahı yerindedir; denebilir ki istisna içinde tabii bir hayat yaşar. Bununla beraber ne de olsa bütün bu olan biten şeyler dedemin rahatını kaçırır. Artık ağzını bıçak açmaz olur. Bu hâlin önüne geçmek için Bağdat'tan, İstanbul'dan doktorlar getirtir. Dostlarıyla konuşur. Bütün fikirler bunun alelade bir isteri vak'ası olduğunda ve önü ancak bir evlendirme ile alınabileceğinde birleşir. O zaman Musul'da bulunan bildik bir ailenin tek oğlu bir memurla annemi nişanlarlar, birkaç ay sonra da nikâh ve düğünün yapılmasına karar verilir. Nişan gecesi Suphiye Hanım'a rüyasında yılan tekrar görünür ve bu nişanı bozmasını, bundan böyle kendisine ait olduğunu, başka herhangi bir adamla birleşemeyeceğini, buna razı olmayacağını, büyük felâketlere sebebiyet vereceğini söyler, hatta nişanın bozulması için üç gün mühlet verir. Genç kız ertesi sabah ve üç gün, üç gece ağlar, yalvarır, yakarır, ‘Bana kıymayın, hayatımla oynuyorsunuz!’ diye sızlanır, fakat kimseye derdini dinletemez. Üçüncü gece yılan tekrar rüyasına girer, fakat bu sefer mahzun bir delikanlı kıyafetindedir; uzun uzadıya onun yüzüne bakar ve ‘Artık beni daha mühim işler olacağı zaman göreceksin.’ diyerek kaybolur.[5]

         

        Ahi Teşkilatı Kurucusu Ahi Evren ve yılan, Türk kültüründeki yılan efsanesinin en çarpıcı örneklerdendir: “Anadolu Selçukluları devrinin en önemli sosyal, kültürel, sınaî, iktisadî ve siyasî kuruluşu olan Ahî Teşkilatı'nın kurucusu Şeyh Nasiruddin Mahmud'un efsanevî adı “Ahî Evren (Evran)”dır. Evren kelimesi bilindiği gibi kâinat, âlem ve yılan, ejder anlamlarını taşımaktadır. Ahî Evren aynı zamanda doktor (hekim) olup, "Letaif-i giyasiyye" eserinde, tıbbî konuları anlatmaktadır. "İlm u't-teşrih" isimli eseri ise, onun bütün bunlara ilaveten cerrah olduğunu göstermektedir. Prof. Dr. Mikâil Bayram'a göre, Ahî Nasiruddin Mahmud'a "Ahî Evren" adının verilmesi hakkında şu efsaneler bulunmaktadır:

         

  1. Ahî Mahmud, Hz. Peygamber zamanında Bedir Harbi'ne katılmış, yılan suretine girip düşmana hücum ettiği için bizzat Hz. Peygamber tarafından kendisine yılan anlamına gelen "Evren" adı verilmiştir. Daha sonra Peygamberimiz tarafından, Ahî üniforması giydirilerek Diyar-ı Rum (Anadolu)’a gönderilmiştir.

         

  1. Bir rivayete göre Ahî Mahmud, Kayseri'deki debbağ (derici) atölyesinin mahzeninde yılan beslediği için, kendisine Evren denmiştir.

         

         

  1. Bir başka rivayete göre Ahi Mahmud Kırşehir'e gelince, halk bir yılanın kendilerine musallat olduğunu, bu yılanın korkusundan çalışmaya gidemediklerini söylemiştir. O da bu yılanı kendisine mutî kılarak halkı korkudan kurtardığı için, Ahî Evren adı verilmiştir.[6]

         

  1. Halk inanışlarına göre, Ahî Evren'in ölümü, bir yılanın don (kıyafet)una girip, bir kayanın altında kaybolmak şeklinde olmuştur. Türbesi de bu kayanın üzerine inşa edilmiş. Menakıbnamelerde onun ejder donuna girdiği sık olarak anlatılmaktadır.

         

         

  1. Ahî Evren, Kayseri'de debbağlık yani ham deriyi işleyerek deri mamuller yaparken, kendisini çekemeyenlerin şikâyetlerine maruz kalmıştır. Şikâyet üzerine dükkânına gelenler, gözlerinden ateşler saçan korkunç bir ejderhanın kendisinin emrinde olduğunu görmüşler, dehşet içinde geri dönüp bunu etrafa anlatmışlardır. Bu hadiseden sonra Ahî Mahmud, "ejderha" anlamına gelen "Evran" (veya Evren) lakabını almıştır. Yukarıda anlatılan birinci ve dördüncü rivayetlerde, eski bir Türk efsanesi olan“bir hayvanın donuna girme” motifinin, Ahî Mahmud'a da uygulandığı görülmektedir.

         

        Diğer üç efsane, Ahî Evren'in"Tabsiretul mübtedî ve tezkiretü'l müntehi" isimli eserindeki yılanla ilgili bir açıklamayı hatırlatmaktadır. Bu eserde cahil ile hakim (bilge kişi= feylesof) arasındaki fark belirtilirken, şöyle bir izah verilmektedir:

         

        “Bilge ve âlim kişi, yılanın zehirini defetmek için gene yılandan istifade eder. İlmin gerektirdiği ölçü ve usulle yılanı avlar, baş ve kuyruk tarafından belli bir miktarını kesip atar, kalan kısımlarını kaynatır, tıb ilminin kaidelerine uygun bir tiryak (Panzehir) imal eder ve bununla yılan zehrinin zararını defedebilir.

         

        Kaba cahil biri bu hekimin yaptığını görse, yılanın nasıl alınacağını ayrıntılı olarak bilmediği, bilge kişinin amacını kavrayamadığı için, yılanın güzel cildine ve renklerine kanar, cahilce elini yılana uzatır, bir anda ısırması ile elini çeker ama hayatını da kaybeder.”

         

        Doktor olanŞeyh Nasırüddin Mahmud hakkında yılanla ilgili efsanelerin ortaya çıkmasının; onun yılan üzerindeki uzmanlığı, gerek ilaç ve panzehir yapımı, gerek yılan derisini debağlama ustalığıyla ilgili olduğu zannedilmektedir. Onun debbağhanesinde yılan beslemesi ve yılanı ilaç yapımında kullanma gibi bir sanat ve becerisinin bulunması halk arasında efsaneye dönüşmüş olmalıdır. Bu sebeplerden dolayı da ona Ahî Evren denmiştir.[7]

         

        Yılanın kırbaç olarak kullanılması motifinin menakıbnamelerde yaygın olarak kullanılması, eskiden beri Türk halkı arasında yılan derisinin debbağlanarak kırbaç imal edildiğini düşündürmektedir. Debbağların “Pîr”leri olarak kabul ettikleri Ahî Evren, kitapları ve hakkında anlatılan efsanelerden anlaşıldığına göre, yılandan kırbaç ve panzehir imal eden bir hekimdir. Yılan zehrinin kendisine zarar vermemesi, bünyesinde onun zehrini tesirsiz hale getiren panzehirin varlığıyla açıklanmış ve çok eski zamanlardan beri yılandan panzehir elde edilmeye çalışılmıştır. Anadolu Selçukluları zamanında da bu yolla panzehir imal edildiği anlaşılmaktadır.

         

        Anadolu'da, yılanın ev ve malın bekçisi olduğu inancı günümüzde hâlâ yaşamaktadır. Onun için evlerde görülen yılanlara angona adı verilir, onlara zarar verilmez, hatta beslenir. Yılanın evi cin, peri ve nazar değmesinden koruduğuna inanılır.

         

        Buna karşılık kara yılan, engerek yılanı, sarı yılan, alacalı yılan, boz yılan gibi yılanlar uğursuz sayılır. Yıldız Sarayı'nın bahçesinde yaşayan bir yılanı Sultan II. Abdülhamid Han'ın öldürtmeyip, her gün bizzat beslediğini tarihçiler kaydetmiştir.[8]

         

        Sonuç olarak Elçibey’in beşiğinin altında çöreklenen yılan ile Türklerin tarih boyu yılana gösterdikleri esrarengiz saygı düşünülürse bunun derin anlamları bulunabilir. Hunlar, Ejder (yılan) yıldız topluluğuna “Kök Luu” (Gök Yılanı) demişlerdir. Yine Uygur kitabelerinde ay ve güneşi ağızlarında tutan yılan figürleri bulunmaktadır. Göktürk ve Uygurlarda Böri (kurt) başlı yılan ongunları(totemleri) tarih boyunca bulunmuştur. Divanü Lugati't-Türk’de “Yılan yılı”, Türklerin on ikili takviminin yıllarından biridir.Yılan motifi ayrıca sadece Türklerde değil, bütün dünyada tıbbı sembolize eder. Yılan; tıp doktorları, farmakolog, toksikolog, veteriner hekim, biyolog ve zoologların da ilgi alanın içinde olan bir canlıdır. Tıp, diş hekimliği, veteriner ve eczacılığın da mesleki ambleminde yine yılan motifi bulunmaktadır. Yılan, yeryüzündeki milletlerin çoğu tarafından sağlığın yanı sıra, uğur, saadet, bereket, gençlik, hatta ölümsüzlük ve sonsuzluk alâmeti olarak kabul edilmektedir.[9] Elçibey’in Azerbaycan bağımsızlığındaki mücadelesi de bebek iken beşiğinin altındaki yılanın sembolize ettiği sonsuzluk gibi ebediyen yaşayacaktır.

         

         


        


        

        [1] Uğur Güler, Elçibey, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2006, s. 15.


        

        [2] Uğur Güler, a. g. e., s.16.


        

        [3] Ahmet Hamdi Tanpınar, Evin sahibi (Hikâyeler), dergah yayınları, İstanbul, 2011, s.112.


        

        [4] Ahmet Hamdi Tanpınar, a. g. e., s.113-114.


        

        [5] Ahmet Hamdi Tanpınar, a. g. e., s.114-115.


        

        [6] Fuat Yöndemli, Hayat Ağacı Ejder Yılan, Nüve Kültür Merkezi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 242.


        

        [7] Fuat Yöndemli, a. g. e., s. 243.


        

        [8] Fuat Yöndemli, a. g. e., s. 244.


        

        [9]  Fuat Yöndemli, a. g. e., s. 23.


Türk Yurdu Ekim 2014
Türk Yurdu Ekim 2014
Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele