Ay Türk Dilim Ay Ana Dilim

Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

        Anadilim, güzel dilim, Türk dilim, benim övmeme ihtiyacı olmayan dilim. Beş bin yıllık medeniyet tarihimi, tarihteki izlerimi yüksünmeden bin yıllar boyu günümüze eriştiren dilim. Sen, o dil bilmez, ne dediğini bilmezlerin sözlerine, alınma ana dilim. Hani diyorlar ya, medeniyet Sumer [bana göre bu: Sumar>Subar> Suvar denklemi içinde aranabilir. Belki aynı alanda yaşarken, olağanüstü bir olay onları etrafa dağıtmıştır. İki ırmak arasına gelip konmadılar mı? Neden iki ırmak arasından kopup gelmiş olmasınlar. Dillerine yabancı mıydılar? Ama geldikleri iki ırmak arasında kendi dillerine benzer dil de yok]. Belki de o yüzden medeniyetleri yıkılmasın diye, gelip o ünlü kapılara, MÖ 2500’lerde yardım istediklerinde Kutlar, Sır ve Amu suları kıyılarından kopup geldiler, Sumar’lara yardım ellerini uzattılar. Devletlerini düzene koydular, düşmanlarını sindirdiler ve 2.500 yıl daha ömür sürmelerini sağladılar. Sumarlar, ana gövdeden, Amu ve Sır suları arasından kopup yine iki ırmak-Dicle ve Fırat- arası bir yerde ömür sürdüler. S/Ş değişimi mümkündür. Türk diline fizik yapısı ile benzer ama Türk dili değilmiş, olabilir. Peki, iki dil arasında benzerlikten dolayı kolayca ödünçleme olmuş olamaz mı, olabilir değil mi? Ama iş Türk dili ile olmuş ise, olmaz. Neden? Zamanın bağcısı sazı almış eline, ben istediğim gibi çalarım, sen dinlersin modunda, medeniyetine kökler yaratıp köksüzlüklerini örtme çabasını sürdürüyor. Aah ana dilim, bırak bizlerin kadim köklerini aramasını, yaşadığımız zamanı bile korumakta acze düşmüş durumdayız.

         

        Benden daha iyi bilirsin ana dilim, MÖ 330 civarında bu yerlerde şu kağan yönetiminde şu Türkleri yaşıyordu. İskender’i karşılamışlardı. Kim bilir İskender gelinceye kadar kaç bin yıl oradaydılar. Güzel evladın Kaşgarlı Mahmud iyi ki bunu kayda geçirmiş. Yoksa kim anlatırdı bize bu gerçeği? Acaba şu bizim Hun diye söylediğimiz Türkler, hani Çin kaynaklarında okunuşu Şungnu -hsiung nu, xiong nu- diye belirlenen ad, bu Şu’lar olmasın? Ne tesadüf değil mi, onlar o tarihlerde doğuya yürümüşlerdi demek ve Çin önünde göründüler ve Tanrı Kutı Bodun -mo-tun- Kağan ortaya çıkıvermişti. Bu gerçekliği kim ortaya çıkarıp tarihi ve zamanı aydınlatır, dersin acaba? Elbet benim hayırlı evlatlarım diyeceksindir. Önce bu gerçekliği bir yabancı âlim, Landsberger söyledi. Bir de evladın, rahmet olsun, Osman N. Tuna çıktı, dil bağı kurdu, ama ölünce, işler öylece durdu. Şumar kavminden kalan izler, dil yadigârları arasında yer alan unvanlar, kağan adları, onca sözcük senden miras. Yazıları da ifade biçimleri de bir biçimde sana benzeş, etrafına yabancı anadilim. Ne dersin, bu yaşadığın süreç, nasıl bir anlatım dili süreciydi. Şimdi bu süreci anlayıp açıklamaktan aciziz. Elin ağzına bakıp ahkâm kesip duruyoruz.

         

        Bütün bunlardan vazgeçtim. Hadi yazılı kaynaklardan söz edelim. Zaman, VI.-VIII. yüzyıllar. Greek ve Roma medeniyetleri dışında Avrupa henüz dünyada “medeniyet” bağlamı içinde yerini bile almamıştır. Torunların olan Onoğur –hun- Türkleri, onları toplayıp düzene koyuyor, örgütlüyor; devlet kurmayı ve yönetmeyi öğrettiği yıllar. Senin torunlarının bengü taşlar üzerine yazıp bıraktığı metinler, alfabeyi Avrupa’ya, Akdeniz’e yaydığı zamanlar. Bizans’ın “Bize Sakalardan Saka yazısı ile mektup geldi.” diye söz ettiği çağdadır. Dünya Türkoloji’sinin yetiştirdiği en büyük âlimlerden biri olan Reşid Rahmeti Arat, bize derslerde, bir dilin bu seviyede ifade kudretine erişmesi için o dilin dört bin beş yüz yıllık bir gelişme evresi geçirmiş olması icap eder, derdi. Bu süreç dikkate alındığında ay ana dilim sen kaç gelişme evresi geçirdin bilmiyoruz, böyle demekten de kendi hesabıma utanıyorum. Bu süreçler hangi zaman dilimleri içinde yer aldı, nasıl bir özelliğe sahiptin her birinde bilen yok. Biz sadece tarihî zamanlar içinde göründüğün hâlini öğrenmeye çalışıyoruz. Bu şekle dönüşünceye kadar geçirdiğin evreleri tasavvur bile edemediğimiz için elin dediklerine inanarak âlim olduğumuzu sanıyoruz.

         

        Bir toplumun devlet aygıtında millî şuur yok ise, o aygıtı yönetenlerin hiçbirinde aranmasına da gerek yoktur. Türk kağanlığının yıkılışları hep böyle olmuştur ve ardından dirilişleri de bunlara sahip çıkan akıllı ve yiğit evlatların sayesinde gerçekleşmiştir. Çünkü şuursuz devletler nereden geldiklerini nereye gittiklerini bilmezler, sadece efendilerin buyruklarına tâbidirler. Yıkılışlarda o zaman Çin vardı, bugün ise başkaları. Aklını, bilincini, yurt sevgisini, ordusunu yitirmiş toplumlarda “devlet aygıtı” buyurgan devletler için oraya tayin edeceği kâhya ve yamaklardan müteşekkil olur. Tayin edilenler, onlar için sadece işleri kolaylaştırma yolunda kullanılan birer araçtan ibarettir. Biz bu cendereye girmedik çok şükür. Ama beyler, Lord Curzon’un sözleri önemlidir. Uyuyan hücreler harekete geçirilince, kendinizi bir Arap ülkesi gibi paramparça edilmiş bulmak zor değildir. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş olunca da geçmiş olsun derler ve gösterirler o efendiler: Aman hainleriniz bunlar, bizden bilmeyin haa, diye de aldatılmışlık yaşayan halka akıl verirler.

         

        Ah anadilim, her şuurlu devlet aygıtı ana dilinin peşine düşer, geçmişini arar, bulur. Neden senin çocukların böyle savruk, bilgiden ve ilimden uzak anlamıyorum. Elin adamı dünyanın dört bir yanında ne bulduysa eski, yeni toplayıp kendine geçmiş yaratmış, şimdi bana böbürlenip duruyor. Biliyor musun, bu gerçeği gören yegâne insan M. Kemâl Atatürk olmuş ama heyhat, onu zerre anlar kimse kalmadı desem bana küsme anadilim. Ne ahmaklar çıktı çağımızda bilemezsin? Elifi görse mertek sanır, derler ya, o hesap bu kişiler; sanırsın orta oyununa çıkıp bilgelik taslayarak âlemin maskaralığına soyunmuşlar.

         

        Ne diyorlar ana dilim biliyor musun, Osmanlıca bir dil imiş. Dilini eşek arısı sokasıca bari doğru dürüst dilini bilse, dil nedir, alfabe nedir bilse insan gam yemez. Allah rızası için söyle, biz bu cehalet bilgeleri ile nereye varırız? Onun bir uydurma ders adı olduğunun farkında bile değiller. Alfabeyi dil sananlar mı ararsın, dili alfabe sananlar mı, tuhaf bir zamana geldik vesselam. Hele eski alfabe ile birlikte bir yere varılsaydı, insan önce bu alfabenin aslı ile amel eden zavallı, pes perişan Arap milletinin bulunduğu yere bakar, düşünür, ar eder, utanır. Osmanlı hanedanlığında Türk dilini bilmeyene devlet hayatında ne zaman yer verilmiştir? Ha, Türk Devleti’nin Selçuklu hanedanlığı ve Konya Selçuklu Beyliği dönemlerinde devlet yazışmaları farsça olmuştur, bu doğru ama Türkler başkaldırınca herkese ders olmuştur. Bunun da nedeni devlet yazışmalarının Fars kâtipler elinde kalmasıdır. Beylikler çağında her yere Türk dili damgasını vurmuştur. Ay dilim, ay ana dilim, cahil, nadan ne bilsin; bilmeyince üfürükten teyyare hepsi.

         

        Yahu, Osmanlı hanedanlığı devlet hayatında Türk dilinde konuşamayan, yazıp kendini ifade etmeyen kimseye bir görev vermemiştir, desek, hepsi kem küm, kem küm eder. Ama cehaletin zirve yaptığı yerlerde insanlar sürü diye idare edilecek ise, model Arap milletinin yönetenlerince düşürüldüğü hâlidir. Her birine efendisine bağlı bir şeyh, bir kral ve benzeri kâhya ve yamaklar yerleştirir, sürüleri güdersin. O da olmadı, bu Arapları birbirine kırdırıp tüketirsin. Şimdi olduğu gibi. O zaman doğru, sürüleştirmenin yolu, alfabe ile dili karıştırıp cehalet çağı rahatça başlatılabilir. Kimse kimseyi anlamaz duruma getirir, eblehleştirme devrimi yapar, âleme şenlik kurabilirsiniz. Ama sorun var yine de neyi nasıl öğreteceksin, dil tekâmül etmiştir. Ne yüz yıllar birbirini tutar, ne metinlerin söz varlığı. Arapça da bilsen, Farsça da bilsen, yetmez; Osmanlı dönemi yüz yıllarına ait metinlere hâkim olmaya filoloji disiplinine mahsus bilgi ve donanım gereklidir. Bu bir alfabe sorunu değil, dilin tekâmülü sorunudur. Eski yazı öğrenmek, anlamaya ve açıklamaya yeter bilgi değildir. Dilin tarih olmuş bir bölümünün incelenmesi sorunu vardır ortada, o kadar. Bu durum, XIX. yüzyılda yaşamışlar için de yirminci yüzyılın ilk çeyreğini idrak etmişler için de böyledir. Dünyanın hemen her yerinde böyledir. Yatıp kalktığında alfabe değişmiştir, ama dil değişmemiştir. Sadeleştirme ise, II. Abdülhamid döneminde okullar imparatorluk üzerinde yaygınlaştırılmaya başlayınca ele alınmış, peder atılmış, baba bırakılmıştır. Alfabe değişiklikleri de düşünülmüştür. Okur-yazar sayısı arttırılmak istenmiştir. Zira imparatorlukta Türk çocukları zır cahil kalmıştır. Bu durum, I. Meşrutiyet sırasında cascavlak ortaya çıkmıştır. İyi ki, Türk dilini tam karşılayan bir alfabe M. Kemal Atatürk sayesinde kazanılmış ve cehalet batağından aydınlığa doğru yürümeye başlanmıştır.

         

        Ruslar ve Sovyetler, bir zaman böyle bir süreci Türklere yaşattılar. Seni orda dilim dilim ettiler, dilimlenen Türklerimin her birine bu senin dilin diye zorla şerle kabul ettirdiler. Ay ana dilim, yaraların hâlâ şarha şarha kanıyor, sarıp sağaltanın yok, utanıyorum. Biliyor musun, Ali Şir Nevaî adlı evladın, yüz yıllar önce “Bir kalemde cümle Türkleri birleştirdim.” diye haklı bir gurur ile övünüyordu, şimdiyse alfabe ile dili karıştırıp duranların zamanına dayandık. Ne dilden anladıkları ne alfabeden bildikleri var.

         

        “Osmanlıca” bir dersin adıdır, dilin adı değildir. Evet, resmî yazışmalarda ve edebî faaliyetlerde İslamiyet’ten dolayı, İslami meşruiyet içinde gördükleri için her türlü edebî modeli Fars ve Arap dillerinden almışlardır; amma kendi dillerinde, Türk dilinde yaratmışlardır. Diplomasi dilinin her ülkede halkın konuştuğu dilden adap ve erkân itibarıyla farklı olduğu açıktır. Edebî yaratıcılıkta da İslami meşruiyet içinde gördükleri Müslüman ülkelerden edebî yaratıcılık modellerini almışlardır. Bu çerçevede faaliyet gösterenlerin bir kısmı, laf paralayacağım diye zaman zaman kantarın topuzunu kaçırmıştır. Türk diline, konuşma diline dün de bugün de yabancı dillerden kelimeler, sözcükler girmektedir. Bugün de diplomasinin dili sokak dilinden farklı bir üsluba sahiptir, öyle olması da kaçınılmazdır. Diplomatik metinlerin sahip olduğu kendilerine özgü bu incelikler o gün için olduğu gibi, bugün de anlamak için derslerde öğretilir. Ve, yabancı dillerden -Arapça, Farsça- dilimize giren kelimelerin sülasi mi, kıyasi mi hangi vezinlerde olduğunu belirleme yanı sıra, yazışmalarda geçen kimi -birkaç adet- yabancı dillerden gelen ödünçleme tamlamalar, bu dil derslerinde öğretilirdi.

         

        Üniversitelerde, bütün bu özellikleri de ne yapıp öğretelim sorunu olarak onları pratik olarak “Osmanlıca” dersi altında öğretmeyi doğurmuştur. Bu bir dil dersi değil, bir dile giren münferit ödünçlemeleri öğrenciye öğretmek üzere tertip edilen bir ödünçlemeler dersinden ibarettir. Filoloji öğrencilerinin eski metinleri kolayca çözümlenmesi için bu ders konmuştur. Türk dilinin bir değişimini değil, içine aldığı ve yazılarda kullandığı kelimeleri kolay anlamak için konmuştur. Ana dilim değişmemiştir. Süreçler içindeki tekâmülü takip edilsin diye bu ders yanlış bir ad ile üniversitelerde tesis edilmiştir. Bugün de bu dersler veriliyor. Ama bu filolojinin esası değil, ödünçlemelerin anlaşılması için konmuş bir derstir. Abartanların cehaletine mi, yoksa yeni bir ticaret ve sömürü kapısı aralamak isteyenlerin kötü niyetine mi sorunu bağlamak gerekir, bilemiyorum. Fakat bu ölçüde cehalet akıllara seza!

         

        Ön Avrasya üzerinde kurulu “Turqia” -Türklerin ülkesi- üzerinde beyliklere ve hanlıklara bölünmüş Türk coğrafyasını yeniden konsolide edip “merkez”i yeniden inşa edip devleti ‘imparatorluk’ seviyesinde örgütleyen Fâtih Sultan Mehmed’dir. O, çağında, doğu ve batı ilimlerine hâkim, zamanın gerçeklerini süzen, devlet aygıtını ve örgütlenmesini, kurum ve kuruluşlarını bu deneyimleri ile kurmuştur. Fatih Sultan Mehmed kalibresinde ve yaratıcılığında çağı ile yarışan ikinci bir şahıs yoktur ve hanedanlıkta ikinci bir benzeri de görünmez. Geri kalanlar ne yazık ki onun arkada bıraktıklarının sadece mirasyedilerdir. Onun bıraktığı bilgi ve teknoloji ambarı ile muazzam işler görülmüş. Eskaza, gelenler bu aydınlığı zihinlerinde geliştirebilseydi, kim bilir bugünkü dünya resmi nasıl olurdu. Bu aydınlığı bir parça II. Abdülhamid kavramış, eğitime önem vermiş sadece.

         

        Ama bilimsel aklın ve teknolojinin bir toplum için olmaz ise olmaz olduğu gerçeğini asıl kavrayan M. Kemâl Atatürk adlı evlâdın olmuş ay ana dilim. O, peygamberin sözüne riayet edip bilim ve teknolojiye sahip olsunlar, diye, Türk gençlerini dört bir yana göndermiştir. Bilim ve akla aykırı hiçbir şey Kur’an’da yoktur sözü de ona aittir. Din baronları bu sözü beğenmediler. Cahil halkımızı kandırıp çıkar çarklarını çevirmeye devam etmek için her türlü tezviratı Allah’tan korkmadan sürdürdüler. Nihayet zamanımızda her biri bir şirketler şeyhine, imamına dönüştüler. Her biri, ötekilerine göre dine daha iyi hizmet ediyormuş. Hırsızlığa, devletin malını talana da efendim İslam devleti değil, yağması helaldir fetvası verenlerin de halk arasında yaygınlaşmıştır. İŞİD’çilerden ne farkları var acaba? Müslümanmış, Müslümanı Müslümanlık uğruna boğazlayınca iş bitiyormuş ay ana dilim. Vehabî fitnesi demişti ecdat, şimdi ne fitneler zuhur etti, başa çıkmak imkânsız görünüyor.

         

        M. Kemal Atatürk, bütün bu tehlikeleri yaşamış, imparatorluğun yıkılışında yıkıcı/işbirlikçi işlevlerini görmüş ve hepsinin çıkar çarkına son vermiştir. Fatih gibi, o da, Doğu’dan ve Batı’dan farklı, bize özgü bir medeniyetin temellerini atmayı başarmış, bağımsızlığımızı korumuş ve Türk milletine emanet edip varsan dönülmez şehrine at sürmüştür. Ay ana dilim, sen bunların hepsine en iyi tanık değil misin? Senin adın Osmanlı hanedanlığın döneminde de Türk dili idi, devlette vazife alacaklardan mutlaka seni bilmeleri ön şart koşulurdu. Bilmem hangi dehre düştük ana dilim, seni kimi başka adla anar oldu, kimi alfabe zannediyor.

         

        Şu dünyanın incisi İstanbul’a bak, uğradığı tahribata bak, kimliğinin yok edilişine bak ve ecdadın adını dillerinden düşürmeyen tahripkârlara bak. Ben bakıyorum, İstanbul ikinci Lâtin istilâsına uğramış sanıyorum. Türk medeniyetinin incisi bir şehri anca onlar harap ederdi. Çok şükür İstanbul o istilâya uğramadı kısa bir süre hariç, gidenler de dokunmadılar şehrin güzelliğine. Cehalet bu kadar kötü, para kazanma hırsı demek bu denli tahripkâr olabilirmiş. Hem de ecdat adına diye diye, ne günlere kaldık ay ana dilim. Bu tahribatı yapanların peşine düşmek varken, âlemin cehaletiyle uğraş dur, belki ulema derler!.. Bu dünyada benim İstanbul’um varken gezip gördüğüm şehirlerden hiç birini kıskanmadım. Dünyanın incisi bir şehrin yanında Türk’ün estetik zevkine göre süslenmiş İstanbul ayarında bir şehir yok iken, onun harabeye çevrilişi yanında, Eski Paris estetiği ile muhafaza edilmiş şehri ve yanında yeni Fransız estetiği ile inşa edilen yeni şehri görünce çok üzülmüştüm. Bugün her şeyin altında ezilip kalmış bir İstanbul harabesine ağlayacak gözyaşım bile kalmadı ay güzel anam, ay ana dilim.

         

        Dedim ya anadilim, zaman zaman Arap’tan, Hint’ten, Yemenden gelmek itibar sayıldığı zamanlar varmış. Türkler arasında da kendini bu yolla beğendirmek derdine düşenler olmuştur, ama bunlar eleğin üstünde kalamamıştır, anlaşılmazlığa boğulup gitmiştir. Ama sen her çağda tarihi yürüyüşünden bir adım geri kalmadın. Geçip gittiğin yollarda bıraktığın eserleri bilim adamları tetkik edip kitap yazıp anlatıyor. Seni seven evlatların bunları okuyup aydınlanıyor. Tarih zamanları içinde yaşadığın gelişme çağlarının özelliklerini, yapısını öğreniyor. Bu işler uzmanlık işleri, bilgi ve donanım işleridir. Bilmeyenler seni bilenlerden öğrense, kimse cehaletten dolayı âleme maskara olmaz değil mi ana dilim, benim beş bin yıllık Türk dilim.

         

        Ay ana dilim, seni seven evlatların her daim olmuştur. Basit, sadece Türkçe akımı yeni değil. Daha XIII. yüzyıldan bu yana süren bir akım. Evet, bir zaman Farsça Selçuklu hanedanlığı sırasında devlet dili olmuş. Edebiyata, çarşı pazara, dergâha kadar uzanmış. Beylikler kurulunca, Türkler yeniden iktidar diliyle, ana dilim ile konuşur olmuş. Halkın konuşma dilinin yazıya daha köklü biçimde yansıtılması Tanzimat ile yeni evreye girer. II. Abdülhamid, imparatorluk toprakları üzerine eğitim okullarını yayınca, İstanbul dukalığının saltanatı sona erdi. Türk dili bu süreçte arındırılmaya başlar. Genç kalemler, Türk Ocaklılar bu yeni akımın içindedir. Ecdat, bugün sahip olduğumuz konuşma ve yazı diline Arapça ve Farsçadan giren gereksiz bilgi furuşluk kelimelerini ve kavramlarını II. Abdülhamid’in başlattığı mektepleşme sürecinde tasfiye etmeye girişir. M. Kemâl Atatürk, bu süreci ilmi zeminlere oturtarak devamını sağlar. Dini, cahil cühela elinden kurtarıp çağın bilgisine ve ilmine vâkıf din adamları yetiştirmek ve halkın dinini doğru ve ilmi usuller ile öğrenmesi için ilahiyat fakülteleri açar. İmam-hatip mekteplerini kurar. Eski alfabe ile okur/yazar sayısı, imparatorluk üzerinde pek azdır. Nispi olarak bu sayı, II. Abdülhamid’in Avrupa tarzında müfredat ile açtığı ve imparatorluğun her yanına yaydığı okullar ile bu nispet artmış ve böylece imparatorluk, İstanbul dukalığının bürokrat saltanatından kurtarılmış, her yerden vatan evladı, devlet hayatında yer bulma şansı yakalamıştır. Ama bunları cahile anlatsan anlamaz, o cahilden öğrenmeyi yeğler. Cehaletin dili karanlıktır, aydınlığa, bilgiye düşmandır. Bugün yine aynı noktaya sürüklenişimiz bir kader mi, bir aymazlık mı, siz karar verin.

         

        Ah ana dilim, sen bu olup bitenleri elbet benden iyi bilirsin, onca çileyi sen çektin. Nice gudubetler zamanı yaşadın, sen yine dimdik ayaktasın. Kaderinde yenilerini yaşamak var ise, elbet yine yüksünmeden biliyorum, onları da göğüsleyecek ve zaman içindeki akışını sürdüreceksin. Biliyorum akıl ve bilgi cüceleri bir gün elbet süpürülüp gidecek ve sen, tarihi yürüyüşünü sürdürürken onlar, dehlizlerde kaybolup gidecek ve arkada sadece melanet izleri kendilerini hatırlatacaktır. Bunları onca zaman içinde çok gördün, çok yaşadın. Ama sen de biliyorsun, evlatların sana sahip çıkan Karamanoğlu Mehmed Beğ’i hatırlar da kimse Konya’yı o hâle sokanları pek hatırlamaz, sanırım hatırlamak da istemez.

         

        Ah güzel ana dilim, sen değil misin Bilge Kağan’a, “Yukarıda mavi gök, aşağıda kara yer delinmedikçe, senin ilini, töreni kim bozabilir.” dedirten. O sözleri yarattığın Türk alfabesi ile sen ölümsüzleştirmedin mi? O sözüne sadakat ile yeni evlatların ortaya çıkmayacak mı? Sen sonsuza dek yaşayacak yetenek ve kapasiteyi beş bin yıldır bünyende koruyorsun, beş bin yıldan beri bunu tarihe kanıtlıyorsun. Sen alfabenin öğrenme aracı, sözü yazma ve geleceklere miras bırakma aracı olduğunu da kanıtladın tarihe. Sayısız alfabe ile yazıp belge bıraktın bizlere. Ne demek istiyordun bu değiştirmeler ile bizlere: araç önemli değil, öğrenmek esastır, bilgi esastır, öyle değil mi? Dil bilmez dudu kuşlarının sözleri her çağda olmuştur, incitmesin seni ana dilim. Ben senin ile öğrendim: “Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak. Ülküm yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.” demeyi. Ana sütü gibi tatlı, içimi ısıtan, vatanıma, varlığıma bağlayan sımsıcak sevgi dolu bir söz. Ne güzel, vatan sevgisiyle dolu öğretmenlerim vardı, hepsine rahmet olsun. Ah ana dilim, sana saygı göstermeyen kimseye saygım yok, sana düşman olanlara dostluğum yok.

         

        Bir evladın vardı, hatırlar mısın? Mehmed Emin Yurdakul adlı. Hani o meşhur 93 Harbi sırasında elbaşa kalmış, çaresizlik her yanı sarmış idi. Çıkıp ortaya, herkese haykırmıştı: “Ben bir Türküm dinim cinsim uludur/Sinem özüm ateş ile doludur/İnsan olan vatanının kuludur/Türk evladı evde durmaz giderim.” Bu ses, karanlığın içinde ışık olup Türklerin yolunu aydınlatmıştı. Ah ana dilim, biliyorum, bu ses senin sesindi. Ama çocukların duydular, vatana, devlete ve Türk milletine sahip çıktılar. O zamanlar aydını yiğit, vatanperver idi. Paşaları paşa idi. İşte Kuvayımilliye, onların eseri. İşte devlet-ebed-müddet sürüyor. Cumhuriyet ile Türk milletinin kaderi kişilere bağlı olmaktan çıkarılmış, devlet aygıtına, onları yönetecek kurumlara devredilerek gelecek güvenlik altına alınmış. Bir kusurları olmuş, tedbir almamışlar ana dilim, o da, yeniden ihanet her yere sirayet ederse diye. Cumhuriyeti emanet ettiklerinden çok emindiler. Ne dersin ana dilim, “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız” diyenlerin efsaneleri tarihte yankılanıyor mu? Bir türküde mi, ağıtta mı, yoksa nerde, belki de Mustafa Yıldızdoğan’ın dizelerinde : “Bir vatan deyince bir vatan daha çıkardı içinden/ Ama gidenler, dönmez, gidenler dönmez.” şeklinde miydi, öyle bir söz kaldı aklımda, yoksa gelecek böyle mi olacak, ay benim güzel ana dilim.

         

        Aah ana dilim, zaman akıp gitti, zaman değişti. Eskiler, devran değişti derlerdi ya öyle işte. Beş bin yıllık bir medeniyet tarihi yaratmışsın, helak olmuşsun yollarda. Biliyorum, senin derdin benimkinden de büyük, kahrını bile yüksünmeden, bağırmadan bağrına taş basıp bastırıyorsun. Benim sabrım, benim dayanma gücüm o denli büyük ve yüce değil. Dayanamıyorum. Eskiden bu göklerde “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız.” diye kükreyerek yürüyen yiğitlerin sesine kulak verir, kıvanç, huzur ve güven içinde baş yastığa değer, uyurdum. Ay ana dilim, şimdi korkuyorum, her gece düşlerime karabasanlar çöküyor, öyle yalnızım ki, anlatamam güzel ana dilim. Türklerin yurdu olan Türkiye, artık Türklerin yurdu değilmiş, yan gelip yatarak karpuz büyütenlerin bekçiliğini edenlerin yurdu imiş. “Çok şükür hepimiz Türk olmaktan kurtulduk.” diyenler mi ararsın, danayı alıp kuyruğu muhataplarına bırakacaklarını söyleyenler mi ararsın, hepsi var. Dün bağrımıza basıp evimizi açtığımız kimi kendini bilmezler esip yağıp gürlüyorlar güzel ana dilim, Türk dilim. Hâsılı anayurdum yağmada be güzel anam, ana dilim.

         

        Kimsesizim, kendi yurdumda garibim, yalnız başıma kalmışım, ayağa kalkacak mecalim de kalmadı, öyle bir süreçteyim. Peygamber’in nasihatini yerine getirebiliyorum sadece, bu yeter mi dersin, bilmiyorum. Ah ana dilim, bu yarana derman olur mu? Bir yol göster, ne dersen onu haykırayım. Belki dağlar, ormanlar, ırmaklar sesimi duyar, birbirine ses verirler, ses verirler, belki o ses ile ölen yiğitler dirilir. Dirilir, derlenip gelir derdine dermanı söyler. Hangi dağ acab daha yüce, baktım aah ana dilim, cümle dağlar çökmüş, her biri hayvan yalağı ya da otlak olmuş. Her biri dağlığını, yüceliğini, güvenilirliğini yitirmiş, çobanların sürüdüğü koyun sürülerine hizmet veriyor. Yüceliklerini, yiğit arkası olmayı unutmuşlar. Irmaklar kurumuş kara kışta, yağmur yağmıyor. Tanrı’nın gazabı mı bütün bunlar, diyorum. Tanrı diyarından kopup gelen seher yeline sorayım diyorum; artık buralara uğramaz olduğundan haber veriyorlar. Aah ana dilim, seni dillerden bir dil diye sayanlara şaşıyorum. Bilmem seni konuşanların aklını ve ruhunu albız mı çalmış. Ay ana dilim, bağımsız dilim, seni konuşan yiğitlerinin hepsi mi akıllarını, ruhlarını çaldırmış, yiğitliklerini toprağa gömmüşler. Kızıp vay toprak onların başlarına diye mi, kargış ediyorsun acaba? Yoo, sen etmezsin, biliyorum. Gönlü yüce, yaşı yüce, sabrı yüce ana dilim, can dilim. Niye böyle susuyorsun, de hele.

         

        Aah ana dilim, bu suskunluğun ile sanki bana diyorsun ki: cahil ile hain ile uğraşma, bir gün çarkları bozulur yıkılıp hepsi gider; sen ileri bak ve yürü. Gecenin karanlığı gün ağarasıya kadardır, doğru. İnsan yaşamı nedir, var ile yok arasında bir “an”, hepsi o kadar. Karun kadar ya da dağ yumrusunca malın olsa ne fayda, söyleyen dillerin söylemez olur, gürleyen sesin gürlemez olur, mahşer günü, hesap günü yalvarmak yakarmak nafile olur. İyi, güzel söylüyorsun güzel ana dilim, ama ben böyle kimsesizlikten, sahipsizlikten, gariplikten bezdim usandım. Sen bana yine sabır diyorsun. Sabırla koruk helva olur, sabrın sonu selamet diyorsun. Görklü Tanrım, ya bana sabır ihsan et ya cümle sabır taşlarını çatlat; çünkü ben bezdim, usandım, ama ana dilim usanmadı, bezmedi çilesinden.


Türk Yurdu Şubat 2015
Türk Yurdu Şubat 2015
Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele