CHP’NİN KURUMSAL SİYASET ANLAYIŞI VE 2007 SEÇİMLERİ

Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

 

Türk demokrasi tecrübesi birçok faktörün etkisiyle birlikte, en fazla iki temel eksen üzerinde şekillenmektedir. Bunlardan birincisi, Türk yönetim tarihinde devamlı olagelmiş bulunan üst düzey yönetici kadrolar arasındaki iktidar mücadelesidir. Türk demokrasisini şekillendiren ikinci önemli eksen ise devlet-toplum ilişkilerinden kaynaklanan gerilimlerdir. Demokratik düzenin en temel aktörleri olarak siyasi partiler, en belirleyici eylemi olarak da siyaset süreci, nihayetinde birer davranış biçimleri olarak, içerisinde yer aldıkları kültürün yönetim alışkanlıklarından etkilenirler. Bu çerçevede, Türk yönetim tarihi ile devlet-toplum ilişkileri bakımından en köklü siyasi partinin CHP olduğu açıktır. CHP’nin siyasi hareket ve kültür geçmişinin sadece bir “fırka” olarak kurulduğu tarihten başlatılması da pek uygun düşmez. Gerçekte, CHP’nin ortaya koyduğu siyaset kültürü ile köklü zihniyet yapısı, Osmanlıların son zamanlarına damgasını vuran ve hatta Cumhuriyet döneminde de temel davranış kodlarını devam ettirmiş olan İttihat ve Terakki geleneğine yaslanmaktadır. Bu bağlamda CHP’nin siyaset anlayışının analizinin, bir siyasi parti olarak kuruluş tarihinden önceki bir zamandan başlatılması daha gerçekçi sonuçlar elde edilmesine imkân verecektir.

Osmanlı Devletinin 18.yy.dan itibaren başlayan Batılılaşma hareketlerinin ilk öncüleri, büyük ölçüde saray ve sarayla yakın irtibat halinde bulunan yönetici kadrolar olmuştur. Başta padişahlar olmak üzere üst düzey yöneticiler, devletin, Batı karşısındaki yenilgisini önlemek amacıyla askerî, idarî, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda önemli değişikliklere destek vermişlerdir. Batılılaşma çabalarında, başlangıçta müşterek hareket eden saray ile sarayın yakın çevresindeki üst düzey bürokratik sınıfın, özellikle Tanzimat ile birlikte yolları ayrılmaya başlamıştır. Bürokratik sınıf, Batılılaşma istikametindeki yenilik hareketlerinde sarayı daha yavaş bulmaktadır. Bu çerçevede Osmanlı bürokrasisinin üst düzey yöneticileri, sarayla mücadele etme konusunda “aydınlarla” ciddi bir ittifak oluşturmuşlardır. Bürokrat ve aydınlar ittifakının temel özelliği, Batılılaşma konusunda herhangi bir sınır tanımamaktadır. Bu kesimin Batılılaşma istikametindeki nihai hedefi, Osmanlı-Türk toplumunu, Batılıların kendilerinden rahatsızlık duymayacakları bir şekle ve kalıba sokmaktır. Jön Türkler ile İttihat ve Terakki cemiyetleri bünyesinde toplanan Batıcı bürokrat ve aydın sınıfı, Osmanlı-Türk toplumuna egemen olma maksadıyla sarayı baskı altına alma konusunda, Batılı güçlerle (özellikle İngilizlerle) siyasi ve düşünce bağlamında çok yakın temas halinde olmuşlardır. Ülkenin büyük sorunlarla karşılaştığı ve toplumsal çözülmelerin baş gösterdiği bir zamanda, devletin çatısında meydana gelen bu iktidar mücadelesi diğer sebepler yanında belki de Osmanlı Devletini çöküşe götüren en önemli faktörlerden biri olmuştur. Tanzimat ve Meşrutiyet bürokratı ile bunlarla işbirliği yapan aydınların, padişaha ve padişaha destek olan bir kısım ulema ile halka karşı kullandıkları en kuvvetli silah, “irtica” söylemidir. Batıcı kutsal ittifak böyle bir “irtica” söylemi ile kendilerinin tasarladıkları ölçü ve kalıplardaki Batılılaşma projesini yavaşlatan sarayın ve halkın direnme gücünü kırmaya çalışmışlardır. Osmanlının son zamanlarının bürokrat sınıfı, halkın üzerinde etkili olan geleneksel güçlerin egemenliğini kırmak suretiyle, halkın üzerinde kendi denetimlerini egemen kılma yönünde önemli çaba sarf etmiştir. Bürokrat ve aydın sınıfın devletin çatısında sürdürdüğü iktidar mücadelesinde, yapılan her şeyin “halk” için yapıldığı iddiası ve bu iddianın halkın “irticadan” kurtarılması söylemiyle sunulması, Türk yönetim tarihinin o günlerinden kalan en “klasik” sloganlarından biri olmuştur. Bu bağlamda, Türk yönetim tarihinde bürokratik ve temel uğraş, “devleti kurtarmak” misyonu üzerine odaklanmıştır.

Türk yönetim tarihinin en son halkasını oluşturan Cumhuriyet dönemi, Türk Milletinin topyekûn katılımıyla kuruluşu gerçekleşen TBMM’nin idare ettiği bir kurtuluş savaşı sonrasındaki millî devletin yönetim tarzıdır. TBMM’nin yani millî iradenin yönettiği Cumhuriyet bürokrasisi, insan gücü malzemesi bakımından aslında, Osmanlı bürokrasisinin uzantısı şeklindedir. Ancak Osmanlı döneminde iktidar kavgalarının hırsıyla hareket eden bu bürokratik zümrenin başında, kurtuluş savaşının önderi ve Cumhuriyet rejiminin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK bulunmaktadır. Atatürk, kurtuluş savaşı sırasındaki halkla ilişkilerini ve yakınlığını, millî devlet olma yolundaki yeni rejimin yönetim ilişkilerinde de etkili bir şekilde devam ettirmiştir. Meselâ, uzun bir süredir bürokrat-aydın kesimin Batılılaştırma politikaları çerçevesinde “halktan uzak kalma” tercihine inat, sürekli “halk” ile beraber olmuştur. Atatürk’ün sağlığı bozulduğu zamana kadar geçen süredeki fotoğrafların ve sözlerinin içeriğine bakıldığı vakit “halk” ile ne kadar iç içe yaşadığı görülür. Ancak Atatürk’ün vefatından sonraki dönemde Cumhuriyet bürokrasisi, olanca ağırlığı ve baskısı ile Türk Milletinin üzerine çullanmıştır. Adeta, Atatürk, sağlığında, Batıcı bürokrat zümre ile halk arasında bir tür kalkan rolü oynamış olmalı ki ölümünden sonra bu kalkanın ortadan kalkmasıyla beraber, iktidar kavgalarıyla ünlü İttihat ve Terakki zihniyetli bürokrasi, Türk Milletini “modernleştirme”  ya da “çağdaşlaştırma” söylemlerinin perde arkasında radikal bir batılılaştırma tahakkümü altına almıştır. Aslında, Atatürk’ün sağlığında CHP,  “modernleşme” yönünde ne yapılacaksa halkın ikna edilerek yapılması ve halkın bu doğrultuda desteğinin alınması şeklindeki bir siyaseti gütmek amacıyla kurulmuştur. Ancak 1938’den sonraki Atatürk’ün başında olmadığı bir yönetim makinesi, nasıl Türk halkına yönelik bir tahakküm aracına dönüşmüş ise aynı içsel dönüşüm belki de daha fazlasıyla CHP içerisindeki siyaset anlayışında yaşanmıştır. Atatürk’ün karizmasının fiilen bulunmadığı zaman içersinde CHP, adındaki “halk” ile hiçbir irtibatı olmayacak şekilde, sadece yönetici ve egemen sınıfın bir partisi hüviyetine dönüşmüştür. Çok partili döneme geçildiği zamandan bu güne, Türk demokrasisine karşı yapılan ihtilal, darbe, muhtıra, süreç, e-bildiri şeklindeki her türlü “müdahalelerin” hemen hemen hepsinin içinde (kışkırtıcı, tertipleyici, destekleyici olarak ve en azından bütün bunlardan memnuniyet duyma tavrıyla) tek partili dönemdeki CHP’nin bürokratik zihniyeti yer almıştır. Türk demokrasi tarihinde, Anadolu insanının beklenti ve eğilimlerini, değerlerini bir şekilde temsil etmeye çalışan (zaman zaman bu değerler üzerinde ciddi istismar ve aldatmalar olsa bile) sağ iktidarlara karşı siyasi muhalefet yapma konusunda her sorun yaşandığında, CHP’nin imdadına, tipik bir İttihat ve Terakki yöntemi olan “siyasi ve toplumsal mühendislik” yaklaşımı devreye girmiştir. CHP, Türk demokrasi hayatında, geniş halk kesimlerini arkasına alarak siyaset yapmak yerine çoğunlukla ülkedeki bürokrat, TÜSİAD ve diğer egemen güçlerin desteğini alarak siyaset yapma geleneği oluşturmuştur. Bir anlamda Türk demokrasisinin uğradığı her kesinti aslında, CHP’nin arkasına “halkı” alarak meşru ve toplumsal bir muhalefet yapmakta zorlandığı yıllar olarak dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, CHP “halktan kopuk” olarak “halka sırtını dönerek”, “halkın değerlerini horlayarak” ya da “yasaklatarak”, sivil bir siyasi parti olmaktan çok, “halkı” halka rağmen, kendi dünya görüşü istikametinde “dönüştürmeye” ve “denetlemeye” çalışan bir resmî kurum gibi rol üstlenmiştir. Bugünlerde, “Ordu”, “Anayasa Mahkemesi”, “YÖK” gibi çoğunlukla işleri gereği doğrudan doğruya halk ile ilişkileri bulunmayan etkili resmî kuruluşlar ile sermaye ve imkânlarını büyük ölçüde “devlete” eklemlenmekten alan (şimdilerde de küresel güçlere göz kırpan) “TÜSİAD” gibi yarı resmî egemen güçler CHP’nin adının birlikte anıldığı sosyal sınıf ve gruplar olarak gözükmektedir. CHP’nin seçimlerde oy aldığı kesim yaşam biçimleri itibarıyla yüksek gelir sahibi ve statü sahibi, aristokrat kent kökenli, rahat ve kolay bir hayat yaşayan kesim ile bu nitelikteki “mümtaz güçlerin” etkisi altında kalan sınıf atlama heyecanına ve özlemine sahip olan orta tabakaya mensup “okumuşlar”dan ibarettir. CHP’nin siyasi tabanını oluşturan bürokrasi, TÜSİAD ve aristokrat kent kökenlilerin, ülkenin doğrudan doğruya üretim gücüne katkıda bulunmamalarına rağmen, bir şekilde ekonominin sağladığı imkânların paylaşımında, dağıtımında, son derece şanslı ve avantajlı konumlarda bulundukları açıktır. Türk ekonomisinin dışarıya açılma olgusu, doğrudan üretim süreçlerine katılmayan kesimlerin millî gelirden aldıkları paylar üzerinde, giderek bir baskı oluşturmaya başlamıştır. Bu durumda, CHP’nin bir siyasi parti olarak tabanını oluşturan kesimlerin, toplam nüfus içersinde egemenlik ve güçleri hâlâ devam ediyor olsa bile sayıları giderek azalmaktadır. Bu bağlamda, demokrasi “seçim” demekse, “seçim de” sayı ve miktar anlamına gelmektedir. CHP’nin siyasi tarih içersindeki kurumsallaşmış siyaset anlayışı, refah düzeyi yüksek bürokrasi ve aristokrat kent kökenli bir zümre ile kendileri de yönetici ve egemen sınıflar (meselâ, bürokrat ve devlete yaslanarak refah ve lüks içersinde yaşayanlar) gibi rahat yaşamak isteyen geniş halk kesimleri arasında sıkışmış bir durumdadır. CHP’nin, siyasi taban olarak, dar gelirli ve düşük tahsilli halka dayanmayıp, tam tersine millî gelire katkıda bulunmaktan çok, halkın yarattığı millî gelirden konumları ve işleri gereği çok büyük paylar alan yönetici ve egemen bir zümreye dayanıyor olması, ortaya koyduğu “solculuk” söylemlerini de boşlukta bırakmaktadır. CHP, daha önceki zamanlarda etkilediği bir kısım alt sınıf mensupları (meselâ Ecevit dönemindeki işçiler) ile kapalı bir devlet ekonomisi bağlamında varlıklı çiftçi, esnaf ve tüccar grubu gibi orta sınıf üzerinde de etkili olamamaktadır. CHP’nin aslında “sol söylemi” de, 1960’lı yılların sonlarında bütün dünyada, dolayısıyla ülkemizde esmeye başlayan “sol politikalar” üzerinden bir popülizmden ibaret olmuştur. Çünkü CHP özellikle işçi, çiftçi ve küçük sanayici gibi üretim güçleri ile kalıcı ve sürekli etkileşim içerisinde bulunmamış hatta bu sınıfların değerlerini ve yaşam biçimlerini inkâr etmiş ve aşağılamıştır. 22 Temmuz 2007 seçimleri sırasındaki seçim kampanyalarında belki de siyasi tarihinde ilk defa KOBİ’lerle ilgili bir söylem geliştiren CHP’nin, bu konuda da KOBİ’lerin sahipleri ile onlarla ortak kaderi paylaşan bütün KOBİ çalışanlarının siyasi kanaat ve oy davranışları üzerinde yine pek inandırıcı ve etkili olmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki CHP’nin KOBİ’ler hakkındaki ilgisinin genelde sahip olduğu devletçi, seçkinci ve TÜSİAD’cı ideolojik yapısıyla çelişiyor olması nedeni ile Türk seçmeni tarafından siyasi rekabete yönelik bir seçim propagandası şeklinde görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, CHP’nin seçimlerdeki en büyük rakibi AKP’nin KOBİ’ler konusunda son derece kuvvetli bir arka planının olmasına (meselâ, MÜSİAD bir KOBİ’ler kuruluşu gibidir) karşılık, CHP’nin KOBİ’ler ve benzeri üretim güçleriyle inandırıcı ve etkileyici bir siyasi iletişim kuramaması, onun siyasi başarısına büyük bir engel teşkil etmiştir.

CHP’nin siyasi tarih içerisinde ve yakın zamanlarda “alamet-i farikası” sayılan en kalıcı ve sürekli söylemi, “Atatürkçülük”, “Cumhuriyetçilik” ve  “Laiklik” gibi düzenin ve devletin temel esasları üzerinde odaklanmaktadır. Toplumun ve devletin temel esaslarını oluşturan bu kavram ve değerlerin, CHP’nin yaygın ve kurumsallaşmış bürokratik-seçkinci zihniyeti tarafından, aslından ve mahiyetinden koparılarak ideolojik bir anlam ve içeriğe kavuşturulması, CHP’nin Türk demokrasisi tarihine vurduğu en belirgin siyasi damgalardan biridir. Yeni bir rejim değişikliğine rağmen cumhuriyetimizin Atatürklü yıllarında, dışarının açık kışkırtmasıyla ilgili bazı olayların dışında, geniş halk kesimi üzerinde başta Atatürkçülük ve Cumhuriyet değerleriyle ilgili herhangi bir gerilim söz konusu olmamıştır. Ancak Atatürk’ün vefatıyla beraber Atatürk’ün mirası üzerine oturan CHP’nin seçkinci ve bürokratik zihniyeti, Atatürk’ü bütün Türk Milletinin önderi olmak sıfatından adeta çıkararak, belirli bir egemen ve yönetici sınıfın toplum üzerinde bir siyasi mühendislik gerekçesi haline getirmiştir. Ayrıca, şimdiye kadar fiilen yapılan hareket ve tavırlar izlendiği vakit, CHP’nin cumhuriyet yaklaşımında da belirli bir seçkincilik ve tek taraflı yönetici egemenliği vurgusu dikkat çekmektedir. CHP’nin siyasetteki en belirgin söylem ve yaklaşımlarından bir diğeri olan “laiklik” kavramı da bilinen asıl anlamından (yani devletin işleyiş esaslarının dinî kurallara dayanmaması; buna karşılık devletin de dinî yaşantılara karışmaması) kopartılarak, toplumdaki din olgusunun seçkinci ve bürokratik bir yönetici sınıfın belirlediği geniş bir kamusal alan bağlamında dar bir inanç alanına (meselâ özel hayata) indirgenmesi, bu kavramı siyasi bir ideoloji haline dönüştürmüştür. CHP’nin şimdiye kadar ortaya koyduğu “Atatürkçülük” ve “laiklik” kavramlarına dair söylem ve tavırlar, bu olguların bütün toplum kesimlerini içine alacak rasyonel ve bilimsel anlamlarından çıkarılarak, daha dar bir kesimin (çoğunlukla da egemen ve yönetici sınıfın zihniyet ve yaşam biçiminin) dünya görüşüne ve tercihine indirgenmesi, CHP’nin özellikle 1960 ihtilalinden bu yana giderek geniş toplum kesimleriyle ilişkilerinde açık ya da örtülü derin gerilimler yaratmıştır. Bu durum gelişmiş dünyayı artık daha iyi tanıyan ve kendi yaşam biçimini rahat bir şekilde ortaya koymak isteyen geniş halk kesimleri tarafından, CHP’nin zihniyet dünyasında ve programlarında kendi yaşamak istedikleri hayatın özgürlük ve nispî serbestliğini göremedikleri ölçüde bu partiden uzaklaşmalarına sebep olmuştur. Meselâ yeni kentli genç nüfusun oyları, özgürlükleri engelleyen otoriteye karşı gelmek adına, CHP’ye yönelmemiştir. Bu bağlamda, daha önceleri de kısmen olmakla birlikte, 1980’li yıllardan sonra giderek daha fazla dışa vurmaya başlayan devlet-toplum ilişkilerindeki gerilimlerde, CHP’nin sürekli “devletin” yanında olurken, belki de farkına varmadan “toplumun” karşısında duran tavrı bu partiyi sürekli geniş halk kesiminin değerleriyle karşı karşıya getirmiştir. Hatta bu tavrın son zamanlarda yaşanılan gerilimlerde aktif rol oynamış olması, CHP üzerindeki seçkinci-devletçi imajı daha bir açığa çıkarmıştır.

CHP’nin siyasi ve ideolojik tavrında çok önemli bir arka plan oluşturan İttihat ve Terakki bürokrasisi ile Batıcı aydınlar arasındaki geleneksel ittifak da, 1990’lardan sonra bütün az gelişmiş ülke toplumlarında yaşanan toplumsal yabancılaşma yönündeki “aydın sendromu” kapsamında bozulmaya başlamıştır. CHP, siyasi geçmişi içerisinde belki de ilk defa bu kadar “aydınlar” tarafından büyük ölçüde yalnız bırakılmıştır. Bu durum, biraz da CHP’nin siyasi geçmişinde var olan bir ayrılık hikâyesinin yeni zamanlardaki versiyonudur. Osmanlı Devletinin son zamanlarında bürokrasi ve aydınlar, padişahların yenilikçiliğini  (aslında Batıcılığını) yeterli görmeyip, onlardan yolunu ayırıp “gerici padişah” ve “gerici halka” karşı zengin ülkelerin siyaset ve düşünce merkezlerine daha yakın olmaya çalışmışlardı. O zamanlardan bu yeni zamanlara kadar, Batıcı bürokrasi ve Batıcı aydınlar, Türk halkına karşı açık bir muhalefet yapmada son derece sıkı müttefik olarak toplumsal mühendisliğe soyunmuşlardı. Ancak çok açık bir şekilde 1990’lı yıllardan itibaren özellikle de Türk demokrasisinin AKP’li yılları sırasında Batıcı kutsal ittifak bozularak, bu defa da daha Batıcı aydınlar (kendilerini her türü ile “liberaller” diye tanıtanlar), Türkiye’deki mevcut bürokrasiyi ve bu bürokrasinin siyasi kurumu gibi çalışan CHP’yi hızla terk etmektedirler. Hatta Batıcı “aydınlar”, günümüzdeki CHP yandaşlığından yeterince doyum bulamamaktadırlar. Onlara göre, CHP giderek içe kapanmaktadır. Oysa CHP hep böyleydi, fakat kendileri daha “dışarıya” bağlı hâle geldikleri için Batıcı CHP, daha Batıcı aydınlar tarafından neredeyse “gericilik” suçlaması ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum, 22 Temmuz 2007 seçim kampanyasında CHP’nin alışkın olduğu aydın desteğini yeterince görememe sonucunu doğurdu. Türkiye’deki aydın tipi, çoğunlukla Batı siyaset ve düşünce merkezlerine odaklı sömürgeci bir özellik taşımaktadır. Bu çerçevede CHP, izlediği ve kurumsallaştırdığı siyaset anlayışı ile bir yandan geniş halk kesimine açılamaz iken, diğer yandan en önemli müttefiki olan aydınları kaybetmiş bulunuyor. Bu kayıpta ikinci sırayı muhtemelen TÜSİAD alacaktır. Çünkü, TÜSİAD, devlet ekonomisinden rant sağlamada CHP zihniyetini bir aracı kurum gibi kullanıyordu. Artık, CHP zihniyeti ve seçkinci bürokrasi ekonomik ve sosyal kaynaklardan uzaklaştığı ölçüde, TÜSİAD ile arasındaki görünmeyen göbek bağı da kopmaya başlayacaktır.

Sonuç olarak CHP, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde alabileceği maksimum oyu (yaklaşık % 21) almıştır. Bu oranlara çıkmasında, kısmen DSP ile seçim ittifakı yapmış olmasının yanında, bir de CHP zihniyetine yakın duran bazı resmi kurum ve kuruluşların, cumhuriyet değerleri hakkında çok önemli bir duyarlılığı bulunan vatandaşlar üzerinde dolaylı ya da imalı bir şekilde etkili olması durumu vardır. Meselâ seçim öncesi CHP’ ye büyük bir doping sağlayan “cumhuriyet mitinglerine”, bazı üniversitelerin yöneticileri katılım sağlama yönünde çaba göstermişlerdir. CHP’nin ülkenin otoriter yönetici ve egemen gruplarıyla ilişkisi açığa çıktıkça, geniş toplum kesimleri üzerindeki etkisi de giderek zayıflamaktadır. Çünkü hâlihazırdaki resimde, üretim güçlerine dayanmayan ve toplumun değerlerine sırtını dönen ve insanların daha rahat yaşaması yönünde özlemlerine cevap veremeyen politikaların, yeni zamanların siyaset piyasasında pek de yer alamadığı görülmektedir.


Türk Yurdu Ağustos 2007
Türk Yurdu Ağustos 2007
Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele